16 Ekim 2017 Pazartesi

Phaselis Antik Kenti Ve Plajı - 04.09.2017


Epey geç kalmış yazılardan biri ile yeni haftaya merhaba. Tüm mutluluklarıyla ve verimliliği ile sarmalar umarım bizleri... :)


Antalya'da 10 günlük Kurban Bayramı sırasında gezmeyi sürdürdüğümüz zamanların 3. gününe geldik, 4 Eylül 2017'de Phaselis Antik Kenti'nin Ören Yeri ve plajında idik..."Mehmet Dayım, Hatice Yengem, kuzenim İncim, Tolga, Meryem, Mustafa Dayım, Yurdagül yengem, kuzenim Gizem ve Annem ile ben..."  

Diğer iki gezi günlerimiz yazılarından; Köprülü Kanyon yazısını burada, Aktur Lunapark yazısı da burada bulabilirsiniz...

Phaselis; Antalya'nın Kemer ilçesi Tekirova köyü yakınlarında bulunan ve eski bir Likya Antik kent bölgesi olan Ören Yeri. Perge ve Aspendos'tan sonra, benim gittiğim üçüncü antik kentti. Ama bu sefer şahsen gezemesem de oranın mistik havasını orada bulunarak tatma fırsatım oldu sadece... :)


Phaselis, plajını içinde bulunduran bir turistik yer. Bu sebeple girişi ücretli ve çıkışı belirlenen saatlere bağlı. Saat 19.00'a kadar kalabiliyormuşuz mesela, o saate doğru anonslar ile bizi plajı ve antik kenti terk etmemiz gerektiğinin anonsunu yaptılar... Biz Antik kente de iki araba gittik, ama bu sefer Saniye kivram ile Kamil amca yoktu yanımızda. Onlar akrabalarına ziyarete gitmişlerdi o gün...


Saat 2'ye doğru idi Phaselis Antik Kenti'nin içinde idik. Beni arabaları park ettiğimiz yerin önüne, gölgesine sığındığımız ağacın karşısına kamp sandalyesine oturttular. Ablamın mp3'ünün tek kulaklığını kulağıma takıp, yarı orada yarı hayal aleminde takıldım. Ortam güzeldi yanımdakilerle; her ne kadar her yerden böcek çıkabilir hissiyatında olsam da ara sıra, güzel bir gün başladı Phaselis Antik Kentinde...


Ben plajı gözümle görmedim; Hatice Yengem, Mehmet Dayım, İncim, Tolga, Mustafa dayım plaja indikten sonra, annemle Yurdagül yengem de Antik kenti gezmeye çıktıklarında çekmişler şu üstteki resimleri... Ben o esnada kendi bölgemizde Gizoş ve Mero ile oturmuş ortamı sessiz veya sesli yaşatma çabasında idim. Her ne kadar olabildiğince sohbet etme çabası içerisinde de olsam, yer yer atmosferin getirdiği dinginlikten mi bilmem pek konuşma hali içinde de değildi bizim hanımlar yine o gün... :)



Bir yanı deniz, bir yanı antik kent, bir yanı da orman Phaselis'in... Doğa ile iç içe, denizi dahi göremediğim bir yerde sıkılabileceğimi düşünmedim bile, sıkılmadım da. Sessizlik canımı sıkmaya başladığı an müziğimi açtım, biraz sonrasında da Merom benim fotoğraf çekinme isteğime yanıt vermeye başladı da gün devam etti Phaselis'te... Üstteki resimler tüm doğallığı ile ilk seferinde çekilip Phaselis hatırası olarak kaldı böylece...

Phaselis Antik kentinin tarihçesine gelirsek biraz; Milattan Önce 7. yy.'a dayanan geçmişinde, Büyük İskender'in altın taçla karşılanmasını, Likya Birliğine üye olmayı, Roma egemenliğinin altında yeniden yapılandırılmayı ve Selçuklu kuşatmasından sonra gerek depremler gerekse de yağmalanmalar sebebiyle işlevselliğini kaybetmesiyle 13. yy'ın başlarından itibaren tamamen terkedilmesi ile şu andaki halini kısmen de olsa almış... Çoğunlukla Roma ve Bizans kalıntıları bulunan bir antik kent kategorisinde epey birikimi saklayan bir doğa ürünü olarak ziyaretçilerini ve yazlıkçıları bekleyen bir plaj konumunda şimdilerde. Daha fazla ayrıntılı bilgi için buraya bakabilirsiniz...

Henüz Olympos'u gözlerimle görmedim ama tv'de gördüğüm kadarıyla kardeş kent gibi bir şey, zira Olympos'da dizilerden gördüğüm kadarıyla Phaselis gibi deniz kıyısında ama yapılarının daha çok denize yakın olduğu bir plaj idi... Belki ileride Olympos'a da gitmek kısmet olur... Hayırlısı. :)


Sanırım 1 saatten fazla süre oturduk orada, annemler gezer iken ve dayımlar da denize girerken biz kızlar... Antalya tayfasına Gemlik tayfasından Mustafa dayımı verdik denize girmesi üzerine, denize girmeyen Antalya'lı tayfadan da Meromu aldık yanımıza. :) Denize girenler ve girmeyenler böylece adaletli olarak belirlendi o gün... Tabii ki tesadüfi idi, ayarlanmadı böyle bir şey ama bilirsiniz işte tesadüf yoktur derler bu hayatta. Komik bir durum oluştu, bir Gemlik'li denize girdi, bir Antalya'lı denize girmedi... =)

O günden hatırladığım en net ayrıntılardan biri; Meromun da, Gizoşumun da az biraz durgun olduğu idi. İkisi de yorgun ve uykulu gibi idi başta... Kulağımda Enrique İglesias şarkısı çalar iken, bir yandan sevdiğim bloggerların son yazılarını okuyordum bense... Sonra üstteki resimleri çekmeye başladık da ortalık neşelendi olabildiğince; Mero ile ben, Gizoş ile Mero, Mero ile abisi Tolga... Genç tayfa olarak bir araya gelebilmek zor bu aralar, yakın veya uzak nasıl olursa olsun. Gençler sayılı şekilde azınlıkta kalıyor topluluklar arasında... Çevremizdeki herkes ya yeni evlendi ya da okumak için çoktan uzağa gitti dönmedi. Antalya'da kurban bayramı, bu 4'lünün bir araya gelmesine fırsat olmuştu; iyi ki böyle bir fırsat olmuş diyorum şimdi... :)

Gelelim Phaselis Antik Kentini gezen annem ve Yurdagül yengeme...



Annemler çevrede gezer iken kendilerince keşiflerinden bana ilettikleri şu idi; Perge gibi değildi ve kesinlikle oradan daha büyük idi. Gezdiklerimiz kadar gezemediğimiz bölgeleri vardı. Liman Kuzey ve Güney olmak üzere ayrılıyordu bir kere... Fotoğraflardan anlaşılamaz tabii ki, ama Perge gibi değil, biraz daha değişik sanki. Perge kadar yorum yapamıyorum gezemediğim için ama annemlerin pozları çok hoşuma gitti, paylaşmasam olmazdı... O oturdukları yerler, annemin hatırladığı kadarıyla halkla toplanılıp konuşulan alanın bir parçası imiş...

Yapılar şimdilere ne kadar bakarsak bakalım hiç ama hiç basit kaçmıyor farkettiniz mi? O zamanın teknolojisinde adamlar doğayı yok etmek üzere değil, doğayla iç içe yaşamayı sürdürmek için çabalamışlar gibi geliyor bana nedense... Harbiden düşünmüşler midir onlar da doğanın değerini? Düşünmüş olmalılar ki, hamamlarında su ihtiyaçlarını yağmur suyu ile karşılamakta çözüm bulmuşlar. Bunu nereden biliyorum, elbette ki Perge'den. Perge Antik kenti ile tek benzettiğim yönleri bu sebeple hamamları oldu... Yağmur sularını depolayıp kullanıyorlarmış adamlar, yokluk diyeceksiniz elbet ama bana öyle gelmiyor nedense. O zamanda kalıp doğaya saygı mecbur da olsa sürsün isterdim belki de...



 İçinde bulunan yapıları oldukça fazla; Tapınak'ı, Anıtsal Mezar'ı, Şehir Surları, Küçük hamam ve büyük hamamı, Pazar Yeri (Agora), Tiyatro'su, Limanları, Ana caddesi, Bataklık'ı, Antik Yolu ve Konutları gibi birçok alanı bulunan Phaselis'te, fotoğraflardan en çok dikkatimi çeken şey Onurlandırma Yazıtları oldu... Perge'de ve Aspendos'ta böyle bir şey görmemiştim. Onurlandırma Yazıtlarının geçmişten bugüne nasıl geçirildiğini bilmek isterdim. Bilginiz var ise, alırım yorumlara doğru valla... :)



Annem ve Yurdagül yengemin pozlarındaki derin ayrıntı; tamamdır demek üzere, baş parmak göstermek suretiyle onay verme işaretleri... :) Ben müziğimle beraber, bizim kızlarla fotoğraflar çekinir ve otururken, daha sonrasında denizden dönenler ile piknik usulü yemek yemeye başlamış iken, onlar yol üzerinde gördükleri yapıları doya doya gezmişler... Canlarına değsin.. :)

Annemler Geldi; Gizoşum ile Merom dolaşmaya, denize giren tayfa ise yemeklerini bitirip tekrar denize girmeye gitti... En son denize girme faslı ve gezme fasılları tekrarlandı ve gün 19.00 gibi bitti. Sebebi, Antik Kentin saat usulü çalışıyor olması idi...



Amacına yönelik bir deniz kenarı günü oldu işte o gün; denize girmek isteyen ve girmek istemeyen kişiler için güzel bir fırsat haline geldi Phaselis... Annemler geldikten sonra doğa ile iç içe bir çekirdek çitleme ve sohbet etme faslı başladı. Karşılarında hem sessiz kalıp hem sohbetlerine dalabildiğim o ortamda ise, dolu dolu fikir edindim kendi içimden... İnsan hem sevdikleriyle hem de yalnız kalabilmeyi başarabildiği bu anlarda, kendi içine dönmeye fırsatı da bulabiliyor yani.. 

Phaselis'te içim ne dedi dersiniz; yürüyemeyebiliyor olabilirim ama doğanın tadını çıkartabiliyorum... Orada küçük notlar almıştım kendime aslında ama sonradan eve dönünce sildim galiba, sebebini şu an hatırlamıyorum ve sanırım böyle olmalıydı. Doğa iyi geliyormuş ruha, böceklerden korktuğum sebebi ile oturduğum yerde anın tadını çıkartamam sanıyordum ama böceklerden ve arılardan koruyanlarım vardı şükür ki; Meryem ve Tolga başta olmak üzere, onlar ben gibi böcek fobisi olmayan insanlardan... 

Neyse; Antik kentini gezip göremediğim ama fotoğraflarıyla az biraz olsun görsellik, internet üzerinden de geçmiş tarihini öğrenip mistik havasını dolu dolu yaşamaya çalıştığım bir yer oldu Phaselis benim için... Belki çok ileri bir zamanda da bile olsa denizine girmek için de giderim, ve o ormanı turlarım. Ama bu sene böyle oldu, benim için fazlasıyla garip ama güzel bir gün geçti orada... 

Yanımda bulunanlara ve o güzel günü yaşatanlara - eşlik edenlere teşekkürlerimle... Okuduğunuz için teşekkürler. Sevgiler... :)

15 Ekim 2017 Pazar

Pazar Yazısı #38 - Sessiz Bir Haftanın Ardından


Bu hafta hiç yazmadım bloğuma, sessiz bir haftanın ardında bir Pazar yazısı çıktı meydana... Bundan önce en son, yeni haftaya başlamadan önce -geçen haftanın bugününde- bir örgü üzerine yazı yazmıştım; o yazım burada...


Bu hafta bloğuma yazmak açısından sessiz geçmesinin esas nedeni ders çalışmaktı ve bir diğer nedeni de kendi kendime kalmak istememdi. Amaçlarımdan ilkine ulaştım; bu hafta içinde bir dersin daha ara sınav ünitelerini çalışmayı bitirebildim. 5 dönem dersimden çalışmadığım 2 dersin (Yeni Toplumsal Hareketler ve Çevre Sosyolojisi) ara sınav üniteleri kaldı.. Bu hafta sessiz kalmama sebep olan dersim ise, Türkiye'nin Toplumsal Yapısı dersi idi...


Bugüne sabah 12.00'de zor uyanarak başladım aslında, ama devamı bu hafta kadar verimli geçti en azından... :) Annem ve babamla kahvaltı ile bol magazin haberleri ve Türk filmleri izleyerek başladık, sonrasında örgü planlarım ile devam ettim güne. Keyifli idi, kendi kendime kalma girişimlerimden birini daha başarılı bitirip kararlar dizinimi oluşturdum sonrasında. Pazar amacına uygun devam etti yani...

Yeni haftaya birçok geç kalmış ve plana eklenmiş yazı planım var şimdi, bir de yeni başladığım örgülerimin planları var tabii. Bazı pazarlar fazla plan içerikli, bu pazar benim için öyle idi. Geride bırakmak üzere olduğumuz hafta sürprizleri ile başlamıştı bizim için ve başarılı şekilde de bitti şükür. Öğlen sonuna doğru kahve keyfi ile günü ertesi güne hazırlanmaya ilerlettik annemlerle ve sonrasında da babamı işe gönderdik. Ve bugünün gün batımı da "işte öyle bir şey." demelikti, daldırıp götüren ve "ohh!" dedirten... Umarım yeni haftanın da sonunda hepimize "ohh!" dediğimiz günleri yolcularımız önümüzdeki pazar...



Benim akşamım bu hafta boyunca çalıştığım "Türkiye'nin Toplumsal Yapısı" dersinin son ünitesini bitirme çabasında geçti. Bir de akşamdan sonrasında deli gibi mide şişkinliğim ile geçti. Bu yazıyı o sebeple geç yazabiliyorum zaten, şükür ki geçti ama daha 10-15 dakika oldu geçeli. Dilerim olmaz bir daha demek istiyorum, güzel geçen bir hafta da olsa 3 kez yaşadım bugünkü mide şişkinliğimi ve bu garip bir rahatsızlık kalbimi rahatsız eden. Hassasiyetim var ama bazen anlamadığım sebeplerden de oluyor şişkinliğim resmen.. Anlamak zor şimdi...

Oradan oraya atladım yine, üzgünüm. :) 1 haftada epey özlemişim yazmayı, sessiz bir haftanın ardından yazarak geri dönmüş olayım yine dedim. Planlarla dolu bir pazar'dı, önümüzdeki haftaya da bu mutlulukla ve verimli günlerin ardından yine Pazar'a kavuşmak dileğimle... 

Hepimize mutlu ve yine sürprizlerle dolu bir hafta olsun dilerim. Sevgilerimle... =)

8 Ekim 2017 Pazar

Artan İplerden Renkli Çocuk Beresi Yaptım


Gün geçmiyor ki artan ipleri değerlendirip mutlu olmayayım. Örgü üzerine ihtisasımı artan ipleri değerlendirmekten yana yapıyorum resmen... :) Didem Dilendi Battaniyemden sonra (ki yazısını nedense yazmamış unutmuşum), çocuk beresi yaptım şimdi de... :)


Sözde büyük beresi olabilir diye 75 ilmekle başladım, ama 75 ilmek başladığım bere kalın ipler kullanmış da olsam ancak bir çocuk kafası kadar bere oldu... Demek ki iplerim yeteri kalınlıkta değilmiş, az ilmekten büyük bere olabilmesi için... :) Neyse dedim, olsun bir çocuğa veririz. Dün akşam bitirdim, üstteki resmini çekip instastory'ye atmadan önce Damla ile Seda geleceğiz, demişti. Babam bu hafta gece vardiyasında idi, dün işe gitmek için uyandığında yazdım kızlara ve babam işe gittikten sonrasına da yine kızlar geldi... 

Seda ile Damla geldiğinde Fazilet Hanım Ve Kızları'nı izliyorduk annemle, berenin bitmiş ve dikilmek üzere olan halini görünce Seda ile aramızda bir "ponpon yapayım diyorum, annem dikecek sonra" konuşması başladı. Seda da "ben ponpon yaparım." deyince, elimde kalan berenin renklerini verdim ve orta büyüklükte bir ponpon yaptı...


Gecenin sonunda beremin dikilmiş haline modelliği de Damla yaptı,
 üst resimdeki kolajda görüldüğü üzere... :) 

Velhasıl, artan iplerden bir çocuk beresi böyle yapıldı bitti. Örmesi benden, dikmesi ve ponponunu yapması çocukluk arkadaşım ve komşum Sedamdan, modelliğini yapmakta diğer çocukluktan arkadaşım ve komşum Damlamdan... Dikenden de modellik yapandan da Allah razı olsun... :)


Son olarak, örgü modelinden ve berenin oluşumundan bahsedersem;

Malzemeler; artmış 5'den fazla renkli ve kalınlıkları eş değerde ipler, iplere göre uygun numara şiş ve makas...

Yapılışı; çocuk beresi olacaksa 65-75 arası ilmek ile başlanıp, 4 sıra önlü arkalı düz-ters örüyoruz. Sonraki iki sırada düz tarafa ters, ters tarafa düz örgü yapıyoruz. Bir renk ile işimiz bitiyor, diğer ipe geçip ters tarafa ters düz tarafa düz örgü yapmaya devam ediyoruz ve bir önceki 4 sırayı uygulayıp sonrasında da iki sırayı tam tersi örgü ile yapıyoruz...

Kafa ölçüsünü geçene dek ördükten sonra, 2 sırada bir yanlardan 1'er ilmek kesmeye başlıyoruz. Ta ki 15 ilmek kalana dek örmeye devam ediyoruz. Sonrasında da kalan 15 ilmek'i bir tek sırada ikişer ilmek alarak kesiyoruz ve sonraki sırada da kalan ilmekleri kesip, örme işlemini bitiriyoruz.

Beremizi diktikten sonra ponpon yapıp ponponunu da dikip bitiriyoruz. Beremizi güle güle kullanabiliriz şimdi... Çocukları sevindirecek bir uygulama ile, dilerim sizlerde bol bol bu cüce bere dediğimiz modeli yaparsınız.

Not; renklerin klasik sırasını 4+2 değil de, 6+2 de yapabilirsiniz veyahut daha da fazla. Burası size kalmış. Ponponunu küçük, kesmesini uzun veya kısa yapmak da öyle. Benim yaptığım model üstteki gibi oldu, sizin için sayıları arttırmak veya azaltmak ipinizin ve keyfinizin yettiği gibi olabilir. Size kalmış... :)


Okuduğunuz için teşekkür eder, emeği geçen arkadaşlarıma da teşekkür ederim; umarım sizlere de ilham olabilmişimdir der ve yazımı bitiririm. Sevgilerimle... =)

7 Ekim 2017 Cumartesi

Son Kayıt Yenilemem (Umarım) - 04.10.2017


Bu Çarşamba'yı geride bıraktığımızda, saçlarımı kestirmiş ve Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji bölümümde 6 senemi okuyorken (umuyorum ki) son kayıt eklememi yapmış halde döndük evimize. E biraz da gezerek tabii ki... :)


Çarşamba günü alelade günlerden biri olamadı benim için bu kayıt yenileme mevzum sebebiyle, bu sebepten yazmasam olmazdı bu yazımı...

O gün kayıt yenilememi onay vermiş halde kitaplarımı almaya büroma gitmeden önce saçlarımı kestirmeye gittik. Her defasında saçlarımı daha da kısa kestirmeyi beceriyorum artık, biraz isteyerek biraz da istemeyerek. Ama daha şu önleri, her defasında kestirir kestirmez kullanmalık kestirebilmek sadece birkaç seferime kısmet oldu. Bu sefer de saçlarımın ön kısımları epey kısa olmuş, ama biliyorum ki uzayacak yine kısa zamanda diye dert etmiyorum... 

 Kışın kısa saç kullanımına, yazın da uzun saç kullanımına feci alıştım. Birkaç senedir düzenli olarak yılda iki sefer kestiriyorum çünkü... Yine kendi kuaförümüze gittik Çarşamba günü, iki senedir gittiğimiz kuaföre, gösterdiğim modellerden sonra "neden bu kadar kısa" dedi önce. "Kışın kullanım kolaylığından ötürü," dedim bende. Sonra da en beğendiğimizi kestirdik işte. Ense boyunu çok beğendim önleri kısa geldi yine ama bütününden memnunum şükür ki... Alışamadığım tek bir şey var şimdi; eskiden kestirmemek için direnirdim herkese "kestir" dediklerinde, şimdi de kestirmek için can atar haldeyim "kestirme" diyenler olduğu halde. Zaman değişiyor, fikirler de gelişebiliyor demek ki... =)

Kışın üşüme potansiyelim her daim var olduğundan ve bu potansiyelim dahilinde bakımı en zor olan saç stili uzun saçlar olduğundan, kısa saç kullanımı benim için en güzeli... Ayrıca yakıştırıyorum da artık, bu güzel bir şey. "Uzun saçın yeri ayrı ama kısa saç da canmış be!" diyebiliyorum şimdi. Bir nevi bağımlılık imiş. Birkaç haftaya çektiğim fotoğraflarda da, esas olarak kullanmaktan en hoşlandığım saç stiline dönüşecek saçlarım; biliyorum artık işte. Ve bir de; kuaförde kestirip, direk kafanıza boyuyla ve kullanımıyla oturabilen saçı kestirmenin de her zaman mümkün olmadığını bilebiliyorum artık... :)


Son Kez Kayıt Yenileme İçin Aöf Büroma Gitmiş Olabiliriz;



2012 senesinin Ağustos ayında "Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji Lisans" bölümüne kaydımı yaptırdığım ilk zamanı hatırlıyorum da, Kağanımız daha bu dünyadaki ikinci ayını doldurmak üzereydi... Biz o gün ablamların evine gitmeden önce Açıköğretim Nilüfer bürosuna gidip kaydımızı yaptırmıştık; Ali Abbas dayım ve Suna ablam ile. Sonra bürodan çıkıp ablamlara gitmiştik; yengem, annem, ben ve yeni Açıköğretimli üç öğrenci... Ablama çaya gitmiştik ama hepimizin gözü sevmelere doyamadığımız Kağanımdaydı yine. O günlerden bu günlere geldik de, nihayet bitireceğim bölümümü bu sene uzatmalı da olsa... :)


2012'de yaptırdığımız kayıt zamanından sonra; Suna ablam hem çalışıp hem sınavlara hazırlanamamış bir sene sonra dondurmuştu bölümünü, dayım ise Rehberlik bölümünü bitirdi ve üzerine birkaç sene de geçti bile... Bense hala okuyorum işte, ilk senem ve ikinci senem geçirdiğim ataklarımdan sonra toparlanma dönemimdi ve bu dönemlerde derslerimin sınav sonuçları pek iyi gelemedi. İkinci senemin ikinci döneminde nihayet toparlanabilmiştim. O zamandan bu zamana geldim ve nihayet dersleri de kendimi de toparladım. 

Bu dönem beş dersimin üçü üstten, ikisi alttan... Bir alttan dersime, bir de üstten dersime kitap verdiler son olarak. Geri kalan dersleri kampüs'ten indirip çalışacakmışız. Ben 3 hafta öncesinden çalışmaya başlamıştım zaten, alttan derslerin ara sınav konularını bitirdim bile. Bakalım Kasım 2017'de ara sınavların her birine tam hazır olabilecek miyiz... 


Velhasıl, Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji'de de artık sona geldik diyebiliriz; geçen sene bu dönem 6 dersim vardı, bunlar da son kalanlar. Vay be, demeden edemiyor ki insan... :) Ama yine sisteme yenilikler eklenmiş, dönem ödevi gelecekmiş haberiniz vardır umarım. Link vereyim hemen size, buradan bakabilirsiniz yeniliklere ve bir de buradaki yenilikler var. Dönem ödevi veya parçalı sınav uygulaması dedikleri sistem ile ilgili, Kampüs sisteminden bilgilendirilecekmişiz. Hepimiz için hakkımızda hayırlısı olur inşallah... 

Yeni ders dönemimiz hayırlı olsun ve umarım mezun olabilelim bu sene. :)




Ve o günü bitirdik; Anatolium Avm'sini gezdikten sonra, Avm'nin yanında kurulmuş Karadeniz Etkinlik Alanı'nı da gezdikten sonra... Etkinlik alanında, birkaç adet tabela asmışlardı lazların çok kullandıkları cümlelerden. Çok iyi fikirmiş dedirtti, ki şarkılarını da konuşmalarını da çok severim karadenizlilerin. Üst kolajdaki "yeduuz beni nedi sizden cektuğum.." cümlesinin yazılı olduğu tabela beni çok güldürdü. Çok sevimli değil mi ama? :) Ben küçükken karadenizli bir ev sahibimiz olduğundan, bir de halihazırda karadenizli bir komşunun kızı ile arkadaş olduğumdan, alışıktım tabi konuşma stillerine. Ama hala çok güzel ve içten geliyor işte bana...

Alanı ve standları gezip gitmeden önce girişinde babamı fotoğrafladım, bize konu mankenliği yaptı sağolsun. :) Ve alandan ayrılırken bir şarkı çalıyordu ve tanıdık gelmesine rağmen bilemediğim bir şarkı idi. Ama akşamına eve geldiğimizde açtığım birkaç karadeniz şarkısı sonrasında youtube'da çıktı yine karşıma. Tanıdım sonrasında da ve madem öyle benden bu yazının sonunda sizlere gelsin dedim; buraya da not etmek üzere kaydetmiştim listeme, Koliva-Oy Oy Sevduğum...

Sevgilerimle... :)


3 Ekim 2017 Salı

Ekim'in İlk'leri - 02.10.2017-Pazartesi


Ekim'in ilk yazısını bugün yazıyorum, ilk terapisini de dün aldım Yalova'da... Ekim'in İlkleri diye bir yazı çıktı böylece bugün ortaya....


Tam takım kışlıklarımı giyinip, bir tek mont-boyunluk-eldiven üçlüsünü eksik ettiğim bir gündü. Soğuklarla aram yok pek, sağlığım sebebiyle, bunu söylemiştim. Ama gelin görün ki, buna rağmen fena değildi dün de. Güçlendirme ve Tilt'te idik dün de, uzun zamandır bahsetmiyorum pek Tilt'teki durumumdan ve güçlendirmelerimden. İlk Tilt'e çıktığımda neredeyse yatar pozisyonda idim hala ayağa kalkamaz durumda. Ama şimdilerde öyle değil, neredeyse yere paralel konumda en dik pozisyonda duruyorum tiltte ve şimdi de bu durumla zorluyoruz vücudumu. 

Belim biraz kasılıp ağrımıyor değil, ama o da olmazsa tepkisiz olur zaten vücudum...

Son iki dersimiz kaldı bu arada, yeni ek tedaviye geçmeden önce. Bu perşembe ve bir sonraki pazartesi sonrası, yeni 30'luk tedavi'ye geçeceğiz. Bakalım inşallah bir sorun çıkmadan hallolur yine... 

Soğuklardan bahsetmek istiyorum, kendimi bilgilendirmek adına; dizlerimin üşüdüğünü inkar edemem yine, bu üşüme beni çok çabuk yoruyor olsa da kilitlenip kalmıyorum bu sefer. Dizlerime örgü dizlik öreceğim, faydası olursa da benim gibi diz sorunları olanlara da öneririm. 

Fizyoterapistim geçen hafta, dizlerimi daha fazla soğuklar çoğaldığında korumak için bir çare sundu bana; şimdilik yarım kiloluk bakliyat ürünlerini dizlerimin üzerine koyup hafif hafif gerdirmelerimin boyutunu arttırmamı, daha sonra aşırı soğuklar geldiğinde de şişlik olmadıkça dizleri rahatlatmak amacıyla ılık su torbası ile aynı işlemi yapmaya devam edebileceğimizi söyledi. Şimdilik bir başlayabilsem bakliyatlar ile o dediğine, daha sonra aşırı soğuklar geldiğinde de (ki sanıyorum ki çok çabuk gelecek) ılık su torbasını uygulamaya başlarız...



Dün hava bana göre acayip serindi, derken bugünkü akşam serinliği çıktı ve "dün hiçmiş bugün daha serin." dememe sebep oldu. Üstteki resimler, dünün gün batımı görüntüsü. Akşam 4'ten sonra güneş çıktı meydana. Bekliyordum bekliyordum da, bu sene kışı bu kadar erken beklemiyordum doğrusu. Hele ki geçen sene Kasım'da geldiğini düşünürsek, bu sene epey geldi. Ben bugün itibariyle inşallah ince yorganıma geçiyorum, düşünün buradaki havanın soğukluğunun bana göre ciddiyet seviyesini... :)

Dün gün batımı çok güzeldi yine, artık güneş denizin tam ortasından batmaya başladı. Bu da demektir ki, günler kışa doğru uzanıyor. Allahım güzel gidişatlar almaya devam ettiğimiz, soğuklardan korunabildiğimiz ve de sağlığımızın soğuklara bağlı olarak değişikliğe uğramadığı bir ay ve aylar dizisi nasip etsin bize dilerim. Sebebi elbette kaslarım, soğuktan çektiğim kadar kimden çektim bu kadar bilemiyorum. Yaz bitti, kış korkusu başladı. Hafif etkiliyor derken, ben deli oluyorum resmen "ya soğuklar beni gelir birden vurursa?" diye. 

Allahım cümle kas hastalarını ve romatizma hastalarını korusun. Soğuklardan cümlemizi korusun. Amin... :)



Dün akşam ilk kez mumlarımı da yaktım uzun zamandan sonra... Babam bu hafta gece vardiyasında diye, odamdan ona ışık gitmesin uyurken dedim ve mumlarımı yaktım akşam. Şubat'ta Merom almıştı bu iki mumu ama ikisini de tüketmişim meğer, az biraz mor kalmış; o da güzel bir ortam oluşturmamı ve birkaç defterime yazmalarıma dönmeme yardımcı oldu..

Dün yeniden bir şeyler yazmaya başladım yine ve devam eder umarım diyorum şimdi de. Uzay pazartesi'si ile başladık bir haftaya daha işte böyle; yarın kayıt eklememi tamamlamaya Aöf büroma gideceğiz, - belki de son kez... :) Son 6 dersim kaldı resmen, 5'i bu döneme, 1'i bahar dönemine...


İyi haberler ve iyi gidişatlar ile başladık Ekim ayının ilk haftasına, daim olsun dilerim; gerek bu aya ve de sonraki aylara... 

Not; böyle lak lak etmeyi özlemişim, olduğunca eksik tutuyordum bu günlüğümsü yazılarımı ama bunlarsız da yapamıyorum bazen de... Sevgilerimle.. :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...