15 Ağustos 2017 Salı

Hayat Hikayem #3 - Çocukluk Anılarımda Hastalığım


Hayat Hikayem serisi, fazlasıyla ihmal ettiğim bir yazı dizim. Ama yine de ilk yazımın sonrasında gelen ikinci yazımdan daha kısa sürede geldi diyebiliriz değil mi? :)

Bu yazı dizimin ilk yazısı; 18.02.2013 tarihinden beri bloğumda, burada.

İkinci yazısı ise; 24.03.2017 tarihinden itibaren bloğumda, o da burada... 

3. yazı da bugüne kısmetmiş... :) Bu kadar beklettiğim için özür dileyerek yazmaya devam etmek istiyorum, Çocukluk Anılarımda Hastalığım başlığı ile beraber...


Size hastalığımda dönem noktası olarak adlandırdığım ortaokula geçmeden önceki zamanlarımızdan bahsetmek istiyorum bu sefer... Hastalığım çıktıktan sonra, duyduğumuz birçok şeyi denediğimiz zamanlara denk geliyor elbet o zamanlar... (Alttaki resim, hatırladığım kadarıyla o zamanlarda çekilen bir resim. Ama ne yazık ki o aralar ne kameralı telefonlar ne de fotoğraf makineleri çok fazla yaygın değildi. Fazla resim de bulamadım, 2005 senesi öncesine ait.) 



Biliyorum; Engelli dendiğinde aklınıza yürüyemeyen, yürüse de konuşamayan, konuşsa da düşünemeyen veya bir şekilde kendine yetmekte hep zorluk çeken insan geliyor. Ama aslında öyle değil... Her biri ayrı zor, her biri birbirinden ayrı hastalıklar dizisi değişik şekillerde doğuyor ve şekilleniyor. Dilerim bedensel veya zihinsel, Allahım hepimize hastalıklarımızla savaşmaya yardımcımız olsun... Benim engel durumum, bedensel ve tüm kaslarımı etkileyebilen bir hastalık ve her bir hastalık kadar elbette zorluğu var.


Hastalığımın ortaya çıktığı ilk zamanlarda, ufak tefek aksaklığım görülüyordu sadece. Bu durum da "trafik kazası mı geçirdin, yoksa doğuştan mı?" diye sorularla dönenlerle karşılaşmama sebep oluyordu. Her defasında atlamadan şöyle söylediğimi hatırlıyorum, "Rahatsızım, hasta değil. Bir rahatsızlığım var..." Dediğim gibi o zamanlar daha hastalığımın tam ismini bile unuttuğum zamanlardı...


O zamanlardan bu zamanlara; bana verilen bu bedende bu hastalığı yaşıyor olmamın bir sebebinin de, tanıştığım birçok kişiye "böyle hastalıkların sadece trafik kazaları veya doğuştan sebeplere bağlı olmadığını öğretmek" olduğunu da düşünür oldum zamanla... 

Dediğim gibi sorulduğunda; annemler "hasta" bense "rahatsızlık" der geçerdim o zamanlar. "Hasta olan kişi yürür müydü, koşar mıydı, hadi geçtim onu bunu merdiven çıkar iner miydi?" Sanırım en baştaki hataya bende düşmüştüm o sıralar işte. Her bir hastalık zor ve bilmeyen bilmiyor; biz engelliler de içimizde çeşit çeşit hastalıklara ayrılıyoruz esasında... Ve o zamanlar diye bahsettiğim zamanlardan beri, bir de kötü ithamlarla da anılmaktan vazgeçilemeyen tayfayız; mesela "Özürlü" denilmesi gibi. Kimden özür dilemeliyiz? "Kime göre özrümüz var da kabahatimiz büyükmüş gibi davranılmayı hakediyoruz acaba???" (Kafamda deli sorular)


O sıralara geri dönelim; hastalığımın ismini dahi aklımda tutamayıp unuttuğum ve "rahatsızlık" demeyi daha doğru bulduğum zamanlarıma... Herkes diyordu ki, hasta olan kimseyi görmedik senin gibi yürüyen... Evet yürüyordum, yerine göre koşuyor bile sayılırdım. Ara sıra zorlandığım da olsa, merdiven de çıkıp iniyordum. Küçüklüğümden iyi bir arkadaş-dost olarak bugünlere gelebildiğimiz ilk dostlarımdan Damla ile tanıştığımızda, "Söylemesen hasta olduğunu, anlamazdım bile!" demişti. İlk zamanlarda düşmelerim haricinde o kadar da belirgin değildi hastalığım işte...


O zamanları aktarabileceğim şekilde, Damla ile bisikletlerimizin üzerinde iken çekilmiş resimlerimiz olsun isterdim şu an; ama yıllar yıllar sonrasında, -geçen sene- dostum Meromun aldığı bisikletli küpem ile bunu resmedebilirim dedim... Damlam, Merom; ikisi de can dostum şimdi... Bu küpeleri de, bisiklet anılarımı da, dostlarımı da çok ama çok seviyorum!..


Damla ile ilk tanıştığımızda, dostluktan ve arkadaşlıktan epey ağzı yanmış biri idim.
 O zamanlar İlköğretimin son sınıfı olan 5. sınıfa geçtiğimiz o yaz dönemiydi. Sınıfta birçok kişiyle kah anlaşıyor kah anlaşamıyordum, 2 kız arkadaşım vardı yine sınıfta; en iyi anlaştığım kişiler onlardı. Ama diğer taraftan da tüm sınıfa göre gülsem suç, ağlasam suç zamanlarımdı. Zira dışlandığımda veya bir oyuna sütten alındığımda ağrıma giden durumlara ağladığımda "Sen çok ağlıyorsun, mız mız gibi ağlıyorsun.", herhangi bir şakaya veya bana söylenen bir söze de kendimle barışık halde güldüğümde "Ben senin gibi hasta olsam, gülemezdim." şeklinde sorulmamış soruların cevaplarını alıyordum durmadan...

4. sınıfı bitirdikten sonraki yaz mevsiminde Temmuz'un sıcak bir gününde taşındık sitemize, birkaç hafta sonrasında da Damla ile karşılaştık tanıştık kaynaştık işte. İlk defa annelerimizle merdivenlerde karşılaştığımızda, Damla'nın saçları küt olarak omuzlarında kesilmiş ve bandana takmıştı. Hala o halini hatırlayabilmek güzel ve komik aslında. :) İlk konuşmalarımız, ikimizin de bir önceki oturduğu evden ve komşularından nasıl zor ayrıldığımız idi. Ben ona nasıl ağladığımı, o da buraya alışmakta çok zorlanacağını söyleyip duruyordu. Düşünün, 3 blokluk sitede yalnız biz vardık. Hadi onu da geçelim, sitemizin yeri o zamanlar dağ başı gibi nitelendirilebilirdi. Şehrin çok az dışında kalıyorduk... Başlarda gerçekten zor oldu, ablamla bol bol atari oynuyorduk ve televizyona acayip bağımlı olmuştuk. :) Ama sonra o durumlara da yavaş yavaş alıştık. Güzel yanı da vardı ki; siteye taşınan her kişiyi tanıdık, yeni insanlarla tanışırken birçok anı biriktirdik Damlamla... :)





Damla gerçek anlamda benim en iyi olduğum hallerimi görenlerden biri şimdi, o zamanlardan bu zamanlara kadar... İlk zamanları daha iyi anlatabilen, Damlaların kapısının önünde onun dışarı çıkmasını beklerken ki bir fotoğrafım bu da. Fotoğraftan önce Damlayı bu halde bekliyordum ki, o hazırlanıp geldiğinde bu fotoğrafı çekmişti. (Sanırım ilk onun kameralı telefonu olmuştu da her birimiz kıskanmıştık onu... :) ) 

Damla ile o ilk tanıştığımız zamanların sonrasında kaynaşmamız kolay, can sıkıntılarımızı geçirmek epey maceralı olmuştu işte. Bisiklet sürerdik çokça. Sonra bu bisiklet sürmelerimiz, uçurtma uçurmalara, koşup-zıplamalara ve etrafı ilk defa beraber keşfetmelere doğru ilerledi... Bisiklet sürerken deliler gibi yaralanmaktan da, oyunlar oynarken en can acıtıcı kavgalarımızı etmekten de kaçınmazdık. İlk tanıştığımız zamanlarımıza dair, deli gibi koşturduğumuz ve bisikletlerimizi yokuş aşağı sürmeyi ihmal etmediğimiz o anlarımız; sanki daha dün yaşanmışcasına hala taptaze aklımda. İşte bu anların her biri tanrımdan unutmamayı dilediğim anılarımdan haline geldi zamanla...


Damla ile sanırım birkaç aya yakın süre yalnızdık o sitede, belki de ben yanlış hatırlıyor olabilirim bu noktayı. Zamanla sitede bir çocuk daha olduğunu öğrenmemizle, sitemizin ilk hallerinin macerası daha delice olmaya başlamıştı. Aramıza "Bahadır" isminde bir erkek çocuğu katıldığında, öncelikle garip hissetmiştik. Anlaşıp anlaşamayacağımızı düşünüp durmamızdan olsa gerek, başlangıçlarda epey anlaşmazlıklar yaşadık aramızda. Sonra Bahadır da bize alıştı ve bisiklet sürmelerimize katıldı. Fotoğrafının olmadığına üzüldüğüm bir köpeğimiz oldu, adı "Kral". Sitemizin köpeği, her birimizin akşam yemeğinden artırıp onu doyurduğu bir can olmuştu bizim için...

Tüm bu bahsettiklerim olurken ben ayakta, sapasağlam ve dimdik idim. Henüz bir rehabilitasyon merkezinden fizik tedavi bile almıyor, annemle evde hareketlerimizi yapıyordum. Bir de bol bol dışarı çıkıp arkadaşlarımla yürüyüp koşup oynuyordum...

O senelerde bir büfemiz olmuştu bizim... O büfemiz olduktan sonra sitemize taşınmış, Damla ve ailesi ve de birkaç komşumuz ile tanışmıştık. Yeni hayatımıza alışırken, bazen ailecek yemeklerimizi dükkanda yer olmuştuk, bazen de annem sadece babama eşlik eder biz ablamla evde olurduk. Annem ile babam ortak çalışıyor-çalıştırıyordu büfemizi. Bazen annemle otobüse binip gidiyor yemek yiyip dönüyorduk, bazen ablam gidiyor babama okulu olmadığı zamanlarda yardımcı oluyordu, bazen annemin de babamla beraber dükkanda kaldığı durumlarda evde tek başıma kaldığımız da oluyordu ablamla... Tabii bu dediklerim ablam evlenip de Çanakkale'ye gelin gidene dek idi. Böylece biz bir 5 sene ayrı şehirlerde kaldık... :)


(Dağınık anlatmamaya çalışsam da ne zormuş; ablam evlenmeden önce ben ameliyat oldum esasında, oraya gelmeden de nereden çıktı bahsetmem bilmem...) :)   Bu resim de ablam ve kuzenimiz Bahadır abi ile ameliyattan (kas uzatma ameliyatın) öncelerinde çekindiğimize emin olduğum diğer resim...


Velhasıl; çocukluk anılarımda hastalığımın adı "rahatsızlık idi. Damla ile tanışıp ilk çocukluğumu yaşadım, okul hayatımda o çocukluğumu yaşamama izin veren arkadaşlarım pek olamadı. Her oyunda süttendim, dediğim gibi ağladığımda da "mız mız" idim. İlköğretim çağımdaki arkadaşlarımın hatıra defterime yazdığı birçok cümle de şöyle idi; "Didem sen çok iyi bir kızsın, seni çok seviyorum. Ama bir de bu kadar çok ağlamasan daha iyi olur."

Diyeceğim şudur ki bu konu üzerinde son olarak; daha çocukluğumda anladım, ağlasan da gülsen de kabahattir kimilerine göre. Hayatı severek yaşamayı kabul etsen bile, çocukluğuna vermezler duygularını yaşama biçimini bile bazen durumuna göre. Her biri gibi çocuktum ve çocukluğumu yaşamak istiyordum bende sadece. Ama bunları onlara anlatmaya çalıştıkça ağlıyor görünüyordum. Bende onlar gibi sütten olmadan oyunda olmak istiyordum. Varsın oyundan ilk atılan olsaydım, ama "ben de oynuyorum" dediğimde; "Didem sütten" denilmeseydi. Çok basit görünen bu olgu, çocukken istemsiz olarak dağlar kadar büyük mesele oluyor inanın ki... :)


Ben Damla ile yaşadığım çocukluk anılarımı hiç unutamıyorum; bisiklet sürmelerimizi, terleyip eve dönmelerimizi, Bahadır ile anlaşmazlıklarımızı ama sonra orta yolu bulup güzel bir komşu olabilmemimizi, sitemizin ilk köpeği "Kral'ı", daha neler yaşayacağımızı bilmeden dolu dolu tadını çıkardığımız "Altın" değerindeki çocukluk anılarımı ve devamını... Geri dönmek ister misiniz deseniz, istemem. Bir kez yaşandı ve bir daha yaşandığında o tadı vermeyecek biliyorum...

Ama o zamanlar, bir ameliyat geçireceğimin farkında bile değildim. Bir daha dost edinemem, başka arkadaşım olmayacak, "okul arkadaşlarına dair bir beklentim olmamalı" düşüncesinde idim. Bir tek iki kız arkadaşım vardı dediğim gibi, "geriye kalan 18 kişi bana düşman mıydı sanki, neden üzüyorlar bu kadar beni?" diye düşünürdüm. Bir ameliyat geçirene ve duraklama evresi diyebileceğim seneleri atlatana dek, en iyi hallerimdi bu anılar. Sonra bir ameliyat geçirdim, "bir daha hiç iyi olamazsam?" dedim ama daha iyi günlerimi de gördüm...


Devamı gelecek, Kas Uzatma Ameliyatım bölümü ile beraber... :) Biliyorum birçok tanıdığım seviyor bu yazı dizimi, bende seviyorum ama sanki bölük pörçük yazıyorum gibime de geliyor. Yazı aralıklarını bu sebeple geciktiriyorum, daha çok düzenlemeye tabii tutuyorum bu yazı dizimi. Lütfen yorum yazın ve bana sevip sevmediğinizi anlatın. Anlatımdan memnun musunuz merak ediyorum...


Umarım severek okuyor ve anlıyorsunuzdur beni. Sizleri seviyorum, orada okuduğunuz sayılarla belli oluyorsanız da sadece. Yorum yapmasanız da, iyi ki varsınız... Okuduğunuz için teşekkürlerim ve sevgilerimle... :)


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Anlatmam Gerek


Bir süredir düşünüyorum yine yazamadıklarımı, sanki yazsam dünya değişecekmişçesine tereddütlü bekleyişlerimi. İçimden de anlatmak gelmiyor gibi bazen, içime darılıyorum resmen. İnsan kendi kendine kırılır mı? İçten içe kırılıyorum işte. Bu sıra yazamadıklarımı düşünüp bozuluyorum...

Oysa ne çok anlatacağım dediğim konu var; sadece baştan sona yazılarımı incelesem, bloğumda yazılarımın yarısı "yazacağım, anlatacağım" dediklerimle doludur. Oysa notlarım da var kenarda ama bu konuda uymuyorum kendi kurallar dizime.

Kendime kırıldım, kendimi şikayet etmeye geldim bu sefer de.. Bir karar verdim; "ki ne zaman görülmüş karar almadığım", bir daha demeyeceğim "yazacağım" diye. Bir kısım yazacağım dediğim konuları ihmal etmiyorsam, önemli bir kısmını da ihmal ediyorum zira... Kendi kendime çatasım geldi işte, insan kendine de güvenemezse kime güvenecek bu devirde?

Başaramama korkumdan bir ara çok bahseder olmuştum, şimdi gereksiz bir "acaba" takıntısı çıktı bende. Ama artık kendi kendimi daha iyi tespit edebiliyorum artık, insanın kendini bilmesi güzel en azından. Kendime yeniden güvenip, "yapacağım dediğimi yaparım" demek istiyorum. Gerçekten bir saldım kendimi, rahatsızım bu durumdan...


Bu resim kolajı dün çekindiğim resimlerden. İyiyim esasında, diyemediklerim vardı onları demeye geldim. Zira dosdoğru dalaşmadan içimi dökmem gerekiyordu yine önce... Kendime güvenin yine hat safhada, kendime kırgınım desem de durum üstteki gibi şükür ki.. 

Size anlatmak istediğim, birilerinin mutlaka okumasını dilediğim hikayelerim var; kendi hayatımdan kesitlerimle... 

Ülkemde Kas Erimesi rahatsızlığını bilen yok, bilen en çok MS'i biliyor. Alakamız olmadığını ve kendi düşlerimizle varolduğumuzu, tedavimizin bulunması için duyduğumuz isteği anlatmak istiyorum size... Daha da kararlı ve devam edecek bir süreçle...

Sonra bir hayalim var İtalya'ya gitmek; bundan bahsetmek istiyorum size, nedenleriyle nasıllarıyla ve neler yapmayı dilediğimle...

Neler yaptığımı fazlasıyla yazdım bir süredir. İnsanoğlu duraklama dönemlerini hayat boyu yaşıyormuş meğer. 5 senede öyle iniş çıkışlar yaşadım ki kendim adına. Bir zaman hiç yazmadım, bir zaman sorgulamadan yazdım durdum, bir zaman ise çoğunlukla aynı şeyleri yazdım durdum... Burada çokça yazdım, bir hayalim var; hayat hikayemi yazmak istiyorum. Bilseniz, hayat hikayemi yazmaktan çok neler neler yazdım ben. Oysa birilerine umut olabilmek, birilerinden umut bulabilmek istiyordum. Ne oldu ki bana acaba?

Dış dünya ile bağlantım, örgün öğretimim bittiğinden beri şekil değiştirdi. Yine devam ediyor, eve kapanıp tüm dünyayı unutmadım. Ailemden Allah razı olsun ki, dışarılara çıkmaya ve açıköğretimden okumaya devam etmek istedim diye bana çok ama çok destek oldular. Ama farkındayım ki esas olarak bunları değil, çalışmayı hayal etmiştim ben. Olmuyorsa başa sarmalı, diyemedim en başta. Verdim kendimi derslere yeniden. Başa sarma işlemini böyle gerçekleştirdim.

İçime kapanmam diye bir durum söz konusu olmadı şükür, ama bu 5 senede kendimden bile uzaklaştığımı farkettim kimi zaman. Daha çok insanla ve yeni insanlarla iç içe olmayı isterdim, bunu söylemek de hakkım değilmiş gibi hissedip sustum.

Demeye geldim ki, suskunluk buraya dek olsun; anlatmak istediklerimi bir bir anlatmaya başlamak için kendime bir söz daha veriyorum bugün, kendimi yeniden kendime şikayet ederek sizlerin de gözü önünde. Yazacağım demiyorum, bekleyelim görelim diyorum bu sefer. :)


Kısacası yazmak istiyorum, ilk başladığım zamanlardaki gibi kararlılıkla ve utanmadan. Cümlelerimi kısıtlamadan, onu yazmamalıyım demeden ve de utangaçlığımı umursamadan. Neden bilmiyorum ama içimde bir his durduruyor beni, bir süredir bunu kontrol edemiyordum ki bu durumu kontrol edebildim yine şükür ki. İçinde bulunduğum hisleri anlatmadığım için çok boş gördüm bende kendimi sizlerin hissedebileceği gibi. Ama anlatmadıkça içleri boşalıyormuş, onu da anladım. Nihayet; utanırsan utan, "aklına geleni yapmayı denemeden ne olacağını bilemezsin." , "Acabalar değil, şimdi yapmak stiyorum diyebildiklerin toparlayacak seni." dedim, diyebildim yeniden...

Dediklerimi başardığımı düşünüyorum, yazamadıklarımı da düşünerek bu yazıyı yazdığım gibi; en küçük bir paylaşımda bulunurken, yazdığım bu cümle uygun mu ki diye sorup emin olduğum ve memnun olduğum halde vazgeçtiğim anlar oluyor; şu an bile baştan beri bu yazıyı yazmasam mı demem gibi. Ama bu yazı yazılmalı ve yeni bir kararlar bütünü uygulanmalı.


Esasında yazıyor da olsam eskisi gibi çekinmeden, geri plana attığım ve çekindiğim noktalar da var. Onları yeniden geri plana atmayı ve yazmayı düşlüyorum. Üstteki resimlerimle sizleri ve kendimi tekrar selamlıyor ve umarım bu kararlarımı gerçekleştirmek adına başarılı olabilirim diyorum... :)

Kendime, kararlarıma ve başaracağıma inancımla beraber sevgilerimle... :)

6 Ağustos 2017 Pazar

Pazar Yazısı #35 - Eve Dönüş Ertesi


Her Pazar özel ve güzeldir benim için çoğunlukla, küçüklükten kalma bir alışkanlıktır zira. Her birinin anlamının olmaya başlaması, yeni bir hafta başlamadan önce okul öncesi tatilin bitiş günü olması ile başladı. Yani küçüklüğümüzde... Belki de bu Pazar yazıları bu sebeplerden çıktı ve hala var; özel bir alışkanlık olarak kaldı, özel devam ediyor... 


Mesela bu pazar eve dönüş ertesi idi. Antalya'dan çok şükür, sıkıntısız bir yolculuk ile dün akşam 8'e doğru döndük evimize. Eşyalarımız evlerimize çıkardılar önce, sonra yemek sofrasına oturuldu. Kağan'ımın ve bizlerin (Eniştem, annem ve ben) maceraları birer birer anlatıldı, babam ve ablama. Önce yemek, sonra çay derken saat 23.00'ı nasıl buldu anlamadım bir ara; hava değişimi yorgunluğu başımıza iyice vurdu, ablamlar evlerine gitti ve biz de yataklarımıza yol aldık sonra...

Güzel bir uykunun ardından bu sabaha uyandığımda, bir alışamamışlık hakimdi... 22 günlük de olsa, yetiyor işte herhangi bir yere ve duruma alışmaya; öyle alışmışız yine Antalya'da olmaya... Sabah uyanmaya başladığım sıralarda istemsiz kendimi Antalya'da imiş gibi hissettim. Gözlerimi açınca öyle olmadığını gördüm, odamda olmanın tadını çıkarttım. Şükür... Evde henüz çıt çıtmadığı için bir 20 dakika bizimkilerin uyanmasını bekledim. Ne yalan söyleyeyim, Antalya'da da keyfim iyiydi ama yine evimizi özlemişim.. Sevdiklerimden uzaklaşmaya yine karşıydım, Antalya'dakilerden yine uzaktayız. Ama yine kavuşma zamanı gelecek diliyorum...



Bugün annem ve babam ile önce kahvaltımızı sonra da çay keyfimizi yaptıktan sonra, öğlen 14.00 sularında üstteki çantalarımı boşaltmaya ve yerleşmeye koyuldum odamda yine. Hemencecik yapmak değildi amacım, bir yandan bilgisayarımda Youtube'dan Daha Sonra İzle videolarımı açtım ve vlogları-videoları izleye izleye keyifle bitirdim yerleşmelerimi... Antalya'ya giderken resimde bulunmayan el çantam ile beraber 3 çanta gitmiştim. Gelin görün ki döndüğümde yine daha fazla geldim. Sebebi doğum günüm sebebiyle 1 çanta ve 1 termos ile dönmem ve de dedemden bir bez çanta daha kapmam ile eşyalarımı daha geniş sığdırma uğraşına koyulmamdı...


Bu Pazar, eve dönüş ertesi toparlanma pazarı idi. Eşyalarımı toparladığımda saat 19.00'a geliyordu. Bu yazının geç vakte kalması da, ablamlarla beraber bu akşam da yemekte bizde olmamızdı. Sağolsun ablam dünden yemeklerimizi yapmıştı ve dünden bugüne de yemeğimiz kalmıştı. Babamın işe başladığını söylemiştim, bir fabrikada servis işi yapıyor. Babam az önce işi, ondan önce de ablamlar evine gidince; ben de bu yazıyı yazmaya koyuldum. Rutinler yarın yine kuruluyor bizim ailede; eniştem izninin bitmesi ile işe yeniden dönüyor, Kağanım gündüzleri bizim eve-akşamları kendi evine dönme rutinine, babam işe giderken annem de bizimle ve evdeki rutinimizle ilgilenmeye. Dilerim güzel rutinler bizi bekler, çabuk toparlar ve kendimize vakitler ayarlamayı ihmal etmeyiz.

Mutlu Pazarlar, saat itibariyle yeni gün ve haftaya başlamak üzere olduğumuzdan da mutlu haftalar olsun hepimize inşallah; Rutinlere toptan bağlanmamak ve kendimizi de ihmal etmemek dileğimle... :)

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Antalya'da Sondan İkinci Gecemiz - 03.08.2017


03.08.2017-Perşembe akşamı, gitmemize son iki gün kala Merom ve iş yerinden arkadaşı Dila ile beraber vakit geçirebilmek için plan yapmıştık 1 hafta öncesinden. Şükür ki Antalya'daki sondan ikinci gecemizde bu planı gerçekleştirebildik ve Antalya sokaklarında gezinip yan yana olmanın gidene dek yetebileceği ve ayrı kalınca da hatırlayarak avunabileceğimiz bir akşam daha geçirdik...

Merom işe girdi gireli, daha az görüşüyoruz. 4 ay oldu işe gireli ve her fırsatta da dayım ve yengemle beraber gelemeyecek durumda artık bize. O yüzden her fırsatı olabildiğince değerlendirmeye çalıştık bu yaz yine, Antalya'da olabildiğim süre içerisinde. Bu sefer daha dikkatlice planlar yaptık ve olabildiğince de başarılı olduk diye düşünüyorum. Daha yola çıkmadan özlemeye başladım aslında, Meromla da ve diğer sevdiklerimizle de duygularımız karşılıklı biliyorum.. Dile kolay ama sevdiklerinden çok uzun süre uzakta kalmak zor, biliyoruz. Allah yine de sağlık versin de, demesini de biliyoruz ama şükür ki... :)



Karacaoğlan parkından bu resim mesela; gezmeye çıktıktan 1,5 saat sonrası. Bu o akşamın fotoğraflarından, bir arada birkaç fotoğrafımızdan hepimizin kameraya bakabildiği tek fotoğraf... :)

O gün akşamımız tatsız başlamıştı aslında; yemeğimizi yedikten sonra bulaşıkları yıkıyordu kızlar ve biz de annemle üstümüzü değiştirmeye gitmiştik o sırada. Sonra bir cam kırılması sesi geldi mutfaktan, Kağanım kızlara yardım edeyim diye birkaç bardağı taşıyormuş tezgaha. Derken ayağı yerde kayan bir paspasa takılmış. Biz kızlar bardak düşürdü sanırken, Kağanın ağlama sesini duyunca annem mutfağa gitti. Ben cam kırıkları arasına giremediğim dolayısıyla; önce üstümü değiştirdiğim yerde, sonra da muftağın yan tarafında bekledim, annemin durumu kontrol ettikten sonra giydirip beni oturttuğu üzere...

Derken Kağanımın birkaç küçük ama kanayan yarası olduğunu öğrendim ki böyle beklemek daha kötüydü... Merom Kağanımla ilgilendiğinden hemen yanıma bilgi vermeye gelemedi, o an yeğenimi sakinleştirmek için uğraşması benim için çok değerliydi; düşüşünü gördüğünden ötürü sakin kalabildiğini, kötü bir şey olmadığını gördüğünü söyledi.. Ucuz atlatmıştık, şükür ki. :)



Merom büyük değil, küçücük birkaç kesik olduğunu söylemeye geldiğinde nasıl rahatladım anlatamam... Cam parçası falan girdiği de yoktu çok şükür, birkaç dakikaya Kağan yanıma geldiğinde kendi gözümle de gördüm elindeki küçük ama kanayan kesiklerini ve "verilmiş sadakamız varmış" dedim... Ortalığı toparlayıp olabildiğince erken çıktı isek de, saat 21.30'da inebildik tramvaydan ineceğimiz yerde. Tramvayda çektiğim resimlerinde; Kağanım korktuğundan ötürü ağlamaktan yorgun, annem dalgın, Merom ile Dila konuşkan, eniştem ise poz ver dediğimde doğal şaşkındı... :)



Gece; Tramvay'dan inip Işıklar Caddesi boyunca ilerleyip, Antalya'lılar (Mero ve Dila) tarafından yönlendirildiğimiz üzere Karacaoğlan Parkına kadar sürdü yolumuz böylece... 

O akşam parka gidene kadar hatırladığım; şarkılar söylediğimiz, ki bu şarkılardan o gün boyunca sadece başını hatırladığım ama ısrarla devamını hatırlamaya çalıştığım bir şarkı... O şarkıyı ertesi gün bulabildim. Acaba "i may ya hiii" diye söylesem, kaç kişi hatırlar bu şarkıyı; şarkıyı bilmedikleri halde, Mero ve Dila'ya da ezberletmiştim şarkının başını. Bence eski ama bir o kadar da güzel bir şarkı hala. O şarkı ki (o günün şarkısıdır artık benim için), şu şarkıdır; O-Zone ma ya hi (Dragostea Din Tei (Almighty Dub)) :)

Üstteki resimler; Işıklar caddesini kızlarla şarkı söyleyerek geçtiğimizden, ballı bademli dondurmayı tattıktan sonrasıydı, Karacaoğlan Parkında... Her resmimizi ayrı sevdim, özellikle Merom ve Dile ile olanları. Üstelik o gün o resimlerde kendimi fazlasıyla kilolu hissetsem bile... :)


Yorgun olmalarına rağmen, o gece benim beraber gezme isteğime güzel yanıtlar veren üst resimdeki canlarla geçirdiğimiz o akşamın devamında; parkın sonrasında, Kaleiçinin içerisinde gezinerek tramvaya ve otobüse yetişme telaşı başladı. Ama ona rağmen duraklamalarımız oldu... Üstteki resimler, en güzel gülme yarışı yaparcasına gerçek. Teşekkür ederim o güzel gülüşlerine de, varlıklarına da... :)


Üstteki hamak, Yat Limanının içindeki sokaklardan birinde idi. Dila dinlenmek için çok otururmuş, o akşam oraya da oturdu dinlenmek için. Ardından da diğerleri... Derken "kamerama poz verin madem." dedim ve bana müthiş anılar bıraktılar yine o gece işte. Gülen yüzlerine sağlık olsun... Belki de uzun zaman boyunca, Meromla ve de diğerleri ile biraraya gelebilmem zor. Ama az da olsa güzel anlar bıraktık hatıralara yine... Sevdiklerimle gezebildiğim en ufak yeri bile seviyorum; hafızamda o gezdiğimiz yerlerde gördüklerimizi, tattıklarımızı ve de söylediğimiz şarkıları yer edindirmeyi ve daha da fazlasını seviyorum. Hatırlamak; böyle şeyleri özellikle, en güzeli...


O gece şu şarkılar, o gecenin şarkıları olma ünvanını kazanmıştı ; Düş Sokağı Sakinleri- Gayret Et Güzelim, Athena-Ben Böyleyim, Model-Dünya Tek Biz İkimiz (Üçümüz =))...



Az ama tadında geçen ve güzel anılar dizisine sahip olabildiğim bir Antalya tatilini daha böyle bitirdik işte... Bu sefer gerçekten kısa idi ama olsun, gerçi kısa dediğimiz tatil 22 gün sürmüş... Dedim ya sağlık olsun ve bizler için uzak da olsak birbirimize; Meroma da, yeni tanıdığım arkadaşına da ve kendim adına da gönlümüzce güzellikler olsun en hayırlılarından... Ben bu resimlerdeki gülen yüzlere bakıp o günü hatırlayıp teselli bulabilirim. Onların sesini uzaktan duymaya da yine razıyım, yeter ki sağlıklı ve mutlu olalım uzak da kalsak birbirimizden... :) 



Bu yaz en çok Meroma yedirebildiğimiz birkaç tencere biber dolması adına seviniyorum... Bu yaz; yiyemediğimiz midyeler, doğum günümden yanıma kar kalan güzel mi güzel sürprizler, yine sabahın erken saatlerinde gittiğimiz deniz seferlerimiz, Meromla bol bol sarılmalarımız, Meromun tanıştırdığı canı arkadaşı Dila ve de biraz üzüntü ve üzüntülerin getirdiği eksik mutluluklar anıları oldu 2017 Antalya yaz tatilimizin... 

Eğer bu yazı yayınlandığından sonra bir 8-9 saat içinde okuyorsanız bu yazımı, biz hayırlısı ile yolda olacağız muhtemelen -annem-eniştem-ben-kağanım ile-... Bir kısım uzaktakilere yaklaşınca, diğerlerini; diğerlerine yaklaşınca da, esas memleketinizdekileri özlüyorsunuz. Hayatın bu döngüsü de garip; ne kadar yanındakilerle anın tadını çıkarırsan çıkar, uzun ayrılıklar girince aranıza kaçınılmaz oluyor-özlüyorsunuz... Babamı, ablamı, Damlamı, kuzenim Gizemi, alt komşularımızı ve akrabalarımızı özledim. Şimdi yeniden onlara kavuşma vakti, Antalya'daki dostumu ve sevdiklerimizi bir dahakine yine sağlıcakla bulmayı dileyerek...

Duygusallığım ile dolu Antalya'ya veda yazım olsun bu yazım da, 2017 Antalya Yaz'ına dair... Şükürlerim ve sevgilerimle... :) 

Yollarda olan herkese, hepimize hayırlı ve iyi yolculuklar olsun...


4 Ağustos 2017 Cuma

2017 Temmuz Nasıl Geçti?


En sevdiğim ay olan Temmuz'u da geride bıraktık bu sene yine ve Ağustos'a kavuştuk... Bitmesini istemediğim aylar da hızlı hızlı akıp giderken, vaktimi dolu dolu yazarak değilse de; kitap okuyarak ve film izleyerek geçirebildim. Çok değil, geçen ay'a göre bir kitap fazla okudum, birçok film az izledim.

Temmuz 2017'de, 3 Kitap Okudum;


Öncelikle Öksüzler Treni'ni bitirdim, Haziran sonunda başladığım üzere. Dolu dolu dram ve öğreti içerikli bir kitaptı. Evlat edinmenin önemine ve sahiplenilen çocukların hayatına nasıl müdahale edilebilindiğini anlatan, dram içerikli Arkadya Yayınları'nın kitabıydı. Bu sene Mart ayında Bursa Kitap Fuarı'ndan aldığım kitaplardan biri idi. Sonuncusunu da bitireceğim diye bekliyordum ama henüz bitiremedim... :)

“Yani her şeyin bir sebebi olduğuna inanmak, en kötü deneyimlerden bile ufacık bir anlam çıkarmak, insanın doğasında olan bir şey mi?”
“Kesinlikle işe yarıyor.”
 
Öksüzler Treni -Christine Baker Kline Sayfa 344... (Arkadya Yayınları)



Antalya'ya 14 Temmuz'da geldik ve burada ilk başladığım kitap Mitra Yayınları'ndan Panait İstrati'nin Arkadaş adlı kitabı oldu. Sokak Kızı adlı kitabından sonra, okuduğum ikinci kitabı ve de yine anlatımını güzel bulduğum bir Panait İstrati kitabı idi. Yabancı hikayeler üzerine Panait İstrati'nin anlatımını seviyor olduğuma karar verdim bir kez daha, henüz iki kitabını okumuş da olsam... Onun kitaplarında, toplumun kendince oluşturduğu garip kalıpyargıları anlatışı var ki; sanırım bu da en sevdiğim... Bu kitap ise arkadaşlığı çok güzel anlatan kitaplardan biri idi, kesinlikle başka boyutlardan ama unutulmaması gereken noktalardan bir anlatımdı. :)

İyi bir aile çocuğunun – Elinde zavallı bir diplomadan başka övünülecek bir şeyi olmasa bile – yirmi beş yaşına dek toplumun sırtından geçinmesini mahalleli çok doğal karşılar. “Ah, bizim istasyon şefinin oğlu, avukat olacak, göreceksiniz!” diyerek bundan sevinç duyar; efendilerinin sağlıklarına kadeh kaldırıp şampanya içtiğini gördüklerinde, neşeyle coşan ve “yaşa, varol!” diye bağıran seçmenler gibi, yoksulluk üstüne kurulmuş mutluluktan sarhoş olur. Ama bir kulübede doğmak bahtsızlığına uğramış bir çocuğun öğrenme isteğiyle yanıp tutuşmasını ve bu çocuğun yazgısına başkaldırmasını mahalleli hiç de hoş karşılamaz: 
“Hey ne oluyor!... Bu, neden böbürlenip duruyor böyle? Ne bildiğini sanıyor ki! Bunun da ötekilerden hiç farkı yok!” der. 

Arkadaş- Panait İstrati kitabı Sayfa 11 (Mitra Yayınları)



Antalya'da okuduğum ikinci kitap, Temmuz ayında okuduğum 3. kitap ise; yine Mitra Yayınları'ndan bir kitap, Gun Finley'in Özgür Olma Cesareti adlı kitabı idi. Kişisel Gelişim kitabı tarzında öğreti dolu bir kitap olmasına rağmen, okuduğum en garip kişisel gelişim kitabı idi. Okudum ama anlayabildiğim çok az noktası oldu. Temmuz ayında okuduğum ilk iki kitap gibi güzel değil ama okuyana göre öğreti içeren bir kitaptı bence. Diğer iki kitabı tekrar okurum da, bu kitabı bir daha okur muyum bilemiyorum...


Aşk hiçbir zaman ölmez, o yalnızca biçim ve ifade değiştirir.
Bizim bizi incitmiş olan birine karşı olan kızgınlık ve hiddetimiz bizim sevmiş olduğumuzu ve onların sevmemiş olduğunu kanıtlamaz. Bizim kinimiz ve düşmanlığımız bizim gerçekte sevginin doğasını anlamamış olduğumuzu ortaya koymaktadır. Biz onun ne anlama geldiğini, neler içerdiğini,nelere gücünün yeteceğini anlamamışızdır. Böyle bir kayıptan dolayı ruhumuzda açılmış olan bir delik boş olarak kalmak zorundadır. Eğer onu olumsuz duygular ile doldurmaya çalışırsak, hiçbir zaman için sevginin tam bir yeni düzeninin doğumunun ne olduğunu bilemeyiz.  Çünkü onun gelişimini sağlayacak hiçbir boşluk yoktur. 
Özgür Olma Cesareti - Gun Finley, Sayfa 76 (Mitra Yayınları)



Temmuz 2017'de, 4 Film İzledim;



Temmuz ayında izlediğim filmler şöyleydi;

Vezir Parmağı 
Saksı Olmanın Faydaları 
Sihirbazlar Çetesi 1
Babalar Ve Kızları (Fathers And Daugthers) 



Bu 4 filmden sevdiğim iki film oldu; henüz ikincisini izleyemediğim Sihirbazlar Çetesi 1, ne zamandır Meromun izletmek istediği ve nihayet beraber izleyebildiğimiz Babalar Ve Kızları. İkisi de birbirinden güzeldi ama Babalar Ve Kızları sağlam kafa ile tekrar izlediğimde daha da duygusallaşacağıma emin olduğum bir filmdi kesinlikle... :)


Temmuz 2017'de, Antalya'ya geldik;



14 Temmuz'da geldik değişik kadromuz ile Antalya'ya ve 5'inde döneceğiz evimize... Ablamın izni olmadığından, babam da yeni işe girdiğinden sebep izin alamayacağından; Eniştem birikmiş izinlerini aldı ve eniştem, Kağanım, annem ve ben geldik Antalya'ya. Gerek dedemin, gerek Meromun dedesi Hüseyin dedenin rahatsızlığı sebebiyle ve gerekse de deniz tedavimi alabilmem gerekliliğinden; yine Antalya'ya geldik. Nasıl olur, yapabilir miyiz eniştemle derken başlangıçta, eve dönüşümüze son bir gün kala şükür ki bu işin üstesinden gelebildik diyebiliyorum şimdi... 

Bu yaz Antalya'da gezebildiğimiz çok az yer oldu ama en önemlisi denize girebilmemizdi zaten diye aldırmadık yine fazla. Yine dedemin evinden sabahın erken saatlerinde kalkıp denize gidişlerimiz ve de ara sıra gezmek için akşam üstü dışarı çıkışlarımız oldu. Bu yaz gittiğimiz deniz seferlerimizden resimlerle bahsedebildiğim yazım burada...

Bu sene de Merom ile kavuştuk-kavuşturulduk şükür. Hiç vakit geçiremeyebiliriz derken, az da olsa günlerimiz dolu dolu vakitlerimizi değerlendirebildik. 25. yaşımı kutlayabildiğimiz bir akşam geçirdik bir de yine Antalya'da, Merom bize eşlik etti o akşam da. O akşamın yazısı ise burada...

Mall Of Antalya'ya gidebildik bunlar haricinde bir tek. Gezebildiğimiz ilk yer orası oldu bu yaz. Epey büyük ama sakin bir yer gibi geldi. Havalimanı yakınında olmasından ötürü olsa gerek... Üst kolaj resimde şapkalı resmimi çekindiğimiz yer, Mall Of Antalya idi işte. Yine de bir Avm'nin o kadar büyük değil de, eğlenceli bir yer olmasını tercih ediyorum galiba. Aslında eğlenceli idi yine ama kitaplarım olduğu gerekçesi ile kitap mağazalarına girememek beni eksik hissettiriyor olmalı. Evimize dönünce birkaç kitap daha bitirip, birkaç tane de olsa yeni kitap almam gerek. Şarttır, şarttır yani... :)


Ve Temmuz 2017, Hediyelerle Dolu Bir Ay Oldu Benim İçin Yine;




Temmuz'u doğum günüm bu ayda olduğu için de fazlasıyla seviyor olabilirim ve benim için yine bereketli bir aydı Temmuz ayı. :) Her defasında daha fazla güzel hediye alamam diye düşünürken, kendimi güzel anılar bırakacak hediyelerle sarmalanmış buluyorum. Doğum günü yazımda bunlardan bahsetmek istemedim, ama buraya da not etmeden geçemedim...

Temmuz 2017 dolu dolu geçti; önce annemin telefonunun ekranının kırılması, sonra da benim telefonumun şarj bölümünün yeniden bozulması ile telefon almak ikimiz için de şart olmuştu. Hiç aklımızda Casper yok iken, birden ikimiz de Casper Via serisinin telefonlarına sahip olduk. Via E1 annemin, Via E2 de benim telefonum oldu. Hiç telefon alacak durum yokken, babamın Temmuz ayında işe girmesinin ardından da bu ihtiyacı karşılayabildik şükür ki... Annemle ben istemsiz olarak, Sevimli Hayalet diye bahsediyoruz telefonlarımızdan. Küçükken annem de benim kadar sevdiğinden bahsetti Casper çizgi filmini, şimdi aynı isimde telefonlarımız var işte... :)

Telefonum erken gelen doğum günü hediyemdi, annem ve babamdan... Doğum günü akşamında gelen hediyelerim ise; çantam eniştemden, termosum Meromdan, ayakkabım dedemin verdiği harçlığımdan olmak üzere gelişti. Mutlu etmek için uğraşanlar sağolsun ve varolsunlar. Seviyorum hayatımdaki güzel kalplerimi. :)


Eksik İdi Aslında Temmuz 2017; 


Meromun dedesini kaybettik 23 Temmuz 2017'de. Allah mekanını cennet, toprağını bol eylesin inşallah... 

5 senedir tanımış; bayramlarda, yaz tatillerinde sohbetler etmiş ve sevgi-saygı dolu bir insan nasıl olur görmüştüm. Allahım böyle insanlarla karşılaştırsın demiştim, torunlarını nasıl sevdiğini izlerken... Annem ve babam konu eskilerden açıldığında, büyüklerinin -çoğu değilse de büyük bir kısmının- kendinden büyük insanların yanında çocuklarını dahi sevemediklerini söyler durur, belki de bu sebepten böyle hissettim. Annemlerin büyükleri ve onların büyükleri, torunlarını ve çocukları fazla sevmezlermiş; şimdi şimdi eskinin o garip geleneğini bırakmışlar da, biz de sever görebilmişiz bazı annemlerin büyüklerini. Annemin dedesi yaşıyor mesela hala, onda bu geleneği görmüştüm maalesef. Küçüklükten gelen büyük bir eksikliği, adeti; pek çocuk sevmezdi, konuşturmazdı ve tek sevdiği erkek çocukları olurdu... 

Hüseyin dede böyle biri değildi işte, eskilerin adamı diyebilirim onun için; zira benim dedemden birkaç yaş küçük sadece. Ama benim dedemle bile apayrı bir kişilikti ve Hüseyin dedenin kişiliğini  de seviyordum. Şimdi toprağı bol olsun, yerinde huzurlu olsun demekten başka çare yok. Bu üzücü oldu, yengemleri de epey üzdü. Allahım onlara tekrar tekrar sabır versin, dilerim daha büyük acılar göstermesin... Bir aydır süren tedavisi maalesef iyi sonuçla son bulamadı ve kaybettik onu, ama onu tanıyabildiğim için mutluyum. Dilerim gittiği yerde de huzur bulsun...



Bir ay daha böyle geçti işte. Bu "Nasıl Geçti?" serisi her geçen ay daha acayip olmaya mı başladı ne? Yaz vakti olunca; okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve keşfettiğim şeylerden çok başka şeyler de olabilir oldu yazımda. Herhalde eve dönünce, yeni bir düzen daha kurup ders çalışmalarıma başlayacağım. Bakarsınız o zaman bu kadar dağınık olmaz yazılarımdaki konu bütünlüğü... Çok değilse de bir fazlalık var, anlatmadıklarımı ve es geçtiklerimi de bu yazıya topladım bugün galiba...

Temmuz 2017'de böyle geçti, niice dolu dolu günler Ağustos'a olsun inşallah... İyi haberler aldığımız, işlerimizi toparladığımız ve yeni dönemlere hazırlık yapabildiğimiz bir ay olur inşallah. Zira Ağustos da bitince yaz bitiyor, isterdim ki bitmesin ama bu sefer de tadı kaçardı değil mi bu güzel günlerin?! Bazı şeylerin hep bir değişim döngüsü içinde olması gerekir, sıradanlığa bağlanınca da olmuyor sonra...

Mutlu bir Ağustos olsun diyorum bizlere; sevgilerimle... :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...