21 Mayıs 2017 Pazar

Pazar Yazısı #33 - Örgü Dolu Bir Pazar


Ara sınav haftasından öncesinden beri, uzun zaman geçti örgülerimi yarım bırakalı. Ve bu Cuma'dan bu yana ve bugün olmak üzere o aranın ardından yeniden örgülerim elimde idi... Bugün sabah kahvaltısından sonra, elime alıp da akşama dek örgü örebilmek için kendime izin verdiğim; Örgü dolu bir Pazar'dı... :)


19 Mayıs 2017- Cuma günü; Saniye kivram ve Kamil kivram bir hafta öncesinden haber verdikleri üzere, gelme tarihlerini belirleyip biletlerini ayarlayıp geldiler nihayet. Nisan ayında Ankara'ya gittiğimiz tarih aklıma geldi hemen. Biz Ankara'dan onlardan geleli ne kadar oldu ki diye baktığımda, onlara gittiğimiz ve Gemlik'e geri döndüğümüz tarihlere baktım ve karşıma şu durum çıktı; Ankara'ya 19 Nisan'da gitmiştik ve 19 Mayıs'ta da kivramlar buraya geldiler. Bu durum kimi tesadüf der, kimi kader; öylesine güzel ve tatlı bir şeydi ki benim için... Geldikleri akşam, annemlerle ve Saniye teyzemlerle de paylaştım bunu ve hepimizin çok mutlu olduğu küçük bir detay olduğunu farkettik ve gülümsedik... 

Saniye teyzemler gelmeden önce, ders çalışmalarıma onlar burada iken sadece okuma olarak devam edeceğimi düşündüğümden, onlar gelene dek 1,5 adet ders bırakana dek çalıştım ve dün itibariyle de 1 ders kaldı çalışmam gereken. Finallere olabildiğince hazır olacağım yani... 

Saniye teyzem birçok kez de bahsettiğim gibi, benim örgü hobimi geliştirmeme yardımcı olan hocam. O yüzden ikimiz bir araya geldikçe, örgüden bahsetmekten ve örgü yapmaktan çok hoşlanıyoruz. E hal böyle olunca, senenin 6 ayı boyunca Almanya'dan gelip Türkiye'de kaldıkları süre zarfında buluştukça örüyor ve öğrenmeye devam ediyoruz... :) Bu 3 gün de bizim için örgü doluydu. Üç güne bir örgü bitirmeyi sığdırdım mesela, yazısını yazmayı düşünüyorum dikişi bitince... 

Üstteki görüntüm de, yarım kalan pembe şal işimi örmeye devam ederken ablama çektirdiğim bir resim. Pinterest hesabıma eklemeye başlayacağım el emeklerim klasörüme, dolu resim çıktı; sadece bugünden diyebilirim yani... :)


Saniye Kivram, her gelişinde veya her gidişimde örgü ipi ve benzeri birçok hediyeyle gelmeyi sever; elbet bende ondan hediye almayı çok seviyorum. Her defasında şunu soruyor; "Ankara'dan bir isteğin var mı?" Her defasında "yok." derdim ama bu sefer vardı; "Geçen sene gelirken Ankara'dan aldığı beyaz ipin aynısı." Ben o iple bir boyunluk örmüştüm ve de kalan ipi de artık iplerimle başlamak istediğim hırkaya başladım. Ama maalesef yetmedi beyaz tabii ki. İstediğim beyaz ipin kağıdı yok, Saniye teyzeme verdiğim küçük bir örneği de yok (Ankara'ya kadar götürdüm ama vermeyi unutup geri döndüm çünkü), sadece beyaz olduğu ihraç fazlası olduğu ve de bizim Gemlik'ten bulamadığımıza dair fikri var epeydir. "Bulursam getireceğim." dedi sağolsun Saniye teyzem. 

Cuma akşamı geldiklerinde, birkaç saat içinde çıkardığı iple "Aynısı mı bilmiyorum ama bu vardı, en güzeli bu idi beyazlar arasında. İnşallah tutar, tutmazsa da başka bir şey yaparsın artık." demişti bana. İpin tipi tamamen aynı ve sadece geçen sene getirdiği kırık beyazın temiz beyazı, düşünün nasıl mutlu olduğumu! :) Çünkü çok hevesle başlayıp, hırkama devam edemeyeceğimin üzüntüsüyle bekletiyordum hırkamı. (Üst resimde gördüğünüz üzere, hırkamın arka kısmı ile ablam ve Saniye teyzem ve de üzerinde "Bernat" yazan beyaz ipim.) 

Bugün ve dün örgü dolu idi ve öyle olmaya da devam ediyor. Yazısı gelecek olan Hırkamın fotoğraflarını da ilerledikçe çekmeye devam edeceğim. Saniye teyzemler burada iken hırkamın kol kısımlarını yapmayı öğreneceğim ve de büyük ölçüde bitireceğimizi umuyorum. Bugün bir boyunluk bitirdim, pembe şalımı olabildiğince devam ettirdim ve de kendimce bol-rahat-renkli olacak hırkamı örmeye de kaldığım yerden devam ettim... :) 

Saniye teyzem, Kamil Amcam, Ailemizin diğer fertleri ile akşama dek balkonumuzda oturup Saniye teyzemle örgü örmeye "henüz" doyamadığımız bir gün geçirdik. Sonra babam ile ben hariç, sünnet düğününe gitti diğerleri; ben dersime babam da yönetici toplantısına odaklandık ve derken gün bitti... 

Dolu dolu bir Pazardı ve bitmek üzere şimdi. Uzun zamandır bu kadar uzun Pazar yazısı yazmamıştım, değil mi? Ben bile şaşkınım. Sevgilerimle... :))

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Senenin İlk Pikniğini Yaptık - 14.05.2017



2017'nin ilk pikniğini 14.05.2017- Pazar günü gerçekleştirdik ailecek. Uzun zaman olmuştu toplanıp gitmeyeli ve bir anneler gününde tüm gün dışarıda olmak fikri, en çok annem ve ablam için iyi bir dinlenme fırsatı idi diye düşünüyorum. İznik Gölü'ne gittik pikniğe ve o gün çektiğim en güzel fotoğraf üstteki fotoğraftı ki; Kağanımın üstte bir arkadaş bulup, onunla sohbet etmesini fotoğraflarken ortaya çıktı. Öyle kartpostallık ki, bence uzun zamandır çektiğim en güzel fotoğraflardan biri... :) Maşallah tüm çocuklarımıza... 


Sabah 10'u geçiyordu çıktık evlerimizden , eksiklerimizi tamamlayıp İznik'e varıp, yer bulana ve oturup kahvaltımızı kurana kadar saat 12.30'u buldu o gün. Güne erken başlayacağız derken geç başladık ve yine geç bitirdik... Kahvaltı sonrası şu pozlarımız çıktı ki ortaya, benim için tam bir şenlikti. Bir yere gittiğimizde veya bir arada bulunduğumuz güzel günler de; o günlere ait birkaç tane poz bile yakalasam biz dair, mutlu ediyor beni...

Piknik günü sık sık, arada yapmak gerek böyle piknikleri dedik, temiz havadan çarpıla çarpıla bir hal olurken. Uzun zaman olmuştu beraber piknik'e gitmeyeli. 1,5 sene kadar oldu diye hatırlıyorum ben mesela...

İznik bölgesi piknik için güzel bir yer olsa da, eskisi kadar beğendiğimiz bir yer değil aslında şimdilerde. Bulabildiğimiz tek yer, yola yakın bir yerdi ve epey toz alıyordu. Bir yere kadar asfalt yapılmış, bizim yer bulabildiğimiz piknik alanına doğru asfalt çalışması bitirilmişti resmen. Ama buna rağmen güzeldi işte...


Yemek sonrası üstteki görüntü hakimdi, her birimizin elinde bir soda şişesi ile oturduğumuz... Açık havadan olsa gerek, hepimiz daha çok salataya düştük ve yediklerimiz ağır gelmemiş olsa bile soda üzerine yakıştı. Tabii bu sırada, ablam ve annemin günleri için bir hafta öncesinden planlanan o gün için birkaç fotoğraf alayım dedim. İstediğim; tek bir fotoğraf ve ikisinin de bana bakmış olduğu fotoğraf olması idi. Ama birden fazla doğal fotoğraf çıktı, ikisini de bana bakar halde yakalabilmem için; çünkü annemin baktığı fotoğrafta ablam kameraya bakmadı, ablamın baktığı fotoğrafta annem kameraya bakmayı, ya da ikisi de apayrı veya aynı ama kamera olmayan yerlere baktılar. :) Doğal fotoğraflar her zaman daha güzel tabii ki, düşünsenize tek bir fotoğraf olsa; annem ve ablamın günleri idi, iyi ki varlar deyip geçecektim. Ama resme daha güzel bakmış olduk onların sayesinde. Ve ekleyeyim tekrar, onlar iyi ki varlar... Allahım başımızdan eksik etmesin, ailelerimizin her bir ferdini... :)



Yeğenim için büyük bir nimetti o arazi, dilediğince koşmak istedi ve amacına ulaşırken de en çok babam ve eniştemi yordu piknikte. :) Kovalamaca o günün oyunuydu resmen. Babam da çareyi, dövüş simülatörü yapıyormuşçasına Kağan'la kendilerine sopalarla oyun kurmakta buldu. Bu sıralar dur durak bilmeyen Kağan'ı, aşırılıklarını dizginlemek epey zor. Piknik günü, atamadığı enerjiyi atması için nimet gibiydi resmen Kağanıma bu sebeplerden. Babamla sopalarını yarıştırırlarken, birkaç küçük hamlelerle poposuna sopa da yedi. Oyunun kuralının popoya vurulması gibi algılayan Kağanım da çok geçmeden dedesinin poposuna vurmaya başladı bu sefer. Deli gibi yoruldu sonucunda, gece eve zor düştü diyebiliriz yeğenim için... Böyle günler de ve böyle günlerin ardında, gönül birçok kez yineliyor ki; keşke bizim çocukluğumuzda olduğu gibi, sokaklar yine çocuklarla dolu olabilse diye...


Piknik'in olmazsa olmazlarından biri elbette Çay'dır. Açık havada içilen çayın yerini ise bir başka şekilde içilen çayların tutmadığını düşünenlerdenim. :)

Kahvaltıda içtiğimiz çaylarımız termostandı, mangal öncesi içilen çayımız ilk közden, sonrası da yemek sonrası son közden... Allahım nasip etsin her birimize, açık havada rahatça oturabilmenin keyfini. Annem ve ablamın da bizimle oturabilmesi büyük nimetti, ev içinde habire bir iş peşinde koşmak durumunda kalıyor çünkü insan. Piknikleri bu sebeple de seviyor olabilirim, mutfak gereçlerinin her biri önünde ve masa başından "su ihtiyacı olmadıkça" ayrılmak durumunda kalmıyorsun... 

Derken ortaya şu üstteki görüntü çıkıyor ki, o fotoğraf beraber gün batımına doğru yemek sonrası çayımızı beklerkendi...



O gün piknik yerinde epey boş vaktimin olabileceğinin umudu ile yanımda okuma kitabımı da, en son çalıştığım dersin notlarını da götürdüm. Ama sonuç olarak sadece kitabımı okuyabildim, yaklaşık 30 sayfa kadar. Amacım daha fazla okuyabilmektiyse de, Kağan'a göz kulak olabilmeye uğraştığım anlarda bu hedefimi gerçekleştiremedim. Halihazırda, Yeni Moda Turuncu'yu hala okuyorum. Sebebi de, derslere yoğunlaşmaktan gece okuması bile yapamamam. Eğlenceli ve akıcı bir yazı dili var, piknik'te de okuma yapmaktan çok zevk almıştım; yemek sonrası çay ile hele ki...



Kendi fotoğrafını çekmeyi sevenler topluluğu oluşturabiliriz bence. Sizce? :)

Ben kendi fotoğrafını çekmeyi sevenlerdenim. 80'e yakın çektiğim fotoğraflardan en beğendiğim ve en bu yazı için olanlar bunlardı. Ve özçekimlerim de hafife alamadığım kadar hoşuma gitti ki birini facebook sayfamın fotoğrafı yapmayı düşünmüyor değilim. Yaklaşık 1 sene öncesinde piknik sırası çekindiğim bir fotoğraf duruyor hala profilde. Umarım bir dahakine piknik'ten piknik'e değiştirmem... 

Sağımda solumda, arkamda önümde ağaçlar bulunan bir ortamda özçekim çekinmem de ne yaparım ki? diyerek çekindim üstteki fotoğrafları. Ve üç fotoğrafı da çok sevdim. Madem öyle bu yazıyı bitirirken şunları demek geliyor içimden; 

1.) Piknik zamanlarının açık hava fırsatını her türlü değerlendirmeyi ihmal etmeyelim, havalar güzelleşmişken.
2.) Kendimizi sevmekten ve bunu dile getirmekten çekinmeyelim lütfen. Kendimi seviyorum, ailemi ve çevremde bana destek olan doslarımı seviyorum... :)

Sevgilerimle...

16 Mayıs 2017 Salı

E Ben İyiymişim Ya!


Cuma gününden beri yazmaya fırsat bulamadığım bir yazı bu. Sebebine gelince, dersler desem yeter zaten diye düşünüyorum... Başlık atmaya gelince, yazmadan çok öncesinde; bundan güzel bir başlık olamazdı, dedim. Zira "E Ben İyiymişim Ya! Uzay Terapilerimde gerileme durumum falan yokmuş." Demek istedim, çevremdeki herkese dediğim gibi bu yazımda da. Çok ama çok şükür... Ne gerilemesi derseniz, Kas Kuvvetsizliği - Bir Uzay Cuma'sı yazımda yazdığım gerileme sadece birbiriyle anlaşamamış bir hasta-doktor yanlış anlaşılmasıymış...


Yalova'dan aldığım yıllık tedavimde bu sene Ali abi ile ders yapıyorduk Uzay Terapi'de... Nisan ayında Ali abi hastanedeki işinden ayrıldıktan sonra, Mayıs'ın ilk haftasında iki ders olmak üzere Muhammet abi ile çalışmaya başladık... Ama bir türlü Ali abi ile çalıştığımız gibi çalışamadık. Alışacağız birbirimize, yeni bir tanışma süreci diyordum ve diyorduk. Ama görüyordum ki ben gerilemişim gibi bir tablo söz konusu oluyor, açıkçası hiç yapamıyormuşum gibi de bir tablo hakim oluyor derslerimizde... 9 kg yaptığım harekette 4 kg ağırlığı zor basıyorum Muhammet abi ile ve birçok hareketin sonunu getiremiyorum; sonrası acayip bir kas ağrısı ile sonuçlanıyor ve bu benim epey canımı sıkıyordu. Derken ister istemez, toparlanma sürecimizin zor olacağını düşünürken çürüdüm diyebilirim...

Buraları geçelim, Muhammet abi ile geçinememek değildi bizim ki ben kendimi anlatamadım ve Muhammet abi de belli ki henüz alışamamıştı. Onun çalışma stili ile devam etsek birkaç haftaya ona da uyabilirdim belki ama bu benim gerilememe de sebep olabilirdi...


Bir sonraki Pazartesi gidemedim Yalova'ya, Geçen Cuma (12.05.2017) yine gittim. Muhammet abi izinli idi ve benimle daha önceden bir ders de olsa çalışmış olan Mümin abi ile ders yapmak için anlaştık o gün. Durumumun garipliğinin farkında olduğunu ve gerilemiş olduğuma inanmadığını söyledi. Sonuç olarak derse geçtiğimizde, birkaç dakika içinde moralim tavan oldu diyebilirim size. :) 9 kg'da çalıştığım hareketi 8,5 kg.'da, 8 kg. ağırlıkla yaptığım hareketi 7,5 kg.'da ve de 1,5 kg ile yaptığım hareketi 3 kg.'da yapabildiğimi gördüm. Diyeceğim o ki gerileme değil, ilerleme bile olduğunu gördük durumumda. 

O gün (12.05.2017-Cuma günü),
Mümin abi ile konuşup anlaştığımız üzere beraber derslere devam etme kararı aldık. Sebep kimse değildi aslında buna; Muhammet abi iyi bir fizyoterapist olduğuna kanaat getirmiş de olsam Uzay Terapi konusunda düzenek kurmaya henüz alışamadı diye düşünüyoruz şimdi...



Bu yazıdaki resimler bu Pazartesi'nin Uzay Terapi seansının sonrasındaki Tilt esnasında çekildi... Mümin abiyle derslerimiz iyi şekilde devam ediyor şimdi. Bu Pazartesi daha da iyi olduğumu gördük ve tilt öncesindeki performansımda yine moralim "Uzay'a çıktı" diyebilirim. :)

Mümin abi ile çalışmaya başladım başlayalı şunu diyorum şu an; "Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir, sonra da buldururmuş; aynı o hesap hissediyorum." İçimde öyle bir rahatlık olduğu resimlerden de belli mi acaba? Açıkçası çok şükür Allahın sevgili kullarından hissediyorum, benim için her gelişme de her gerileme de Allahtan bana lütuf. Allahımın bana uyarısıydı belki de, yaşamamız gerekiyordu diyorum bu konuda da. O atak geçirme korkusu ile yeniden karşılaşsam ne yapardım diye düşünüyordum zaman zaman. Geçen haftalarda bir an atak geçiriyormuş gibi düşünüp, bir o kadar sakin ve yapıcı odaklı düşündüm ki; evet bu bir uyarı idi bana, dedim en sonunda kendi kendime... Gururlandım kendimle ve iyi karşıladığım oranda da sevindim.


Kendi kendimi test edebildiğim ve durum değerlendirmesi yapıp, hayatın beni şaşırtmadığını gördüğüme sevinmek ile üzülmek arasında kaldığım 2 hafta geçirdim resmen yani. Uzay Terapi konusunda da gerilemediğimi görmek, ama gerileseydim bile savaşabilme içgüdümün içimde hakim olduğunu görmek beni mutlu etti. Şimdi iyiyim, öyle iyiyim ki başka iyi yönde giden sağlık haberlerim de var; yazacağım. Üstelik bugünden keşfettiğim ve yazamadığıma şu an üzüldüğüm iyi haberler bunlar...

Sağlık durumum iyiye gidiyor, daha da iyi olacağıma inancım tam. Savaşabilmeme de inancım tam... Mümin abime, Yasemin ablama ve de tüm bu durumların farkındalığına kavuşturan Muhammet abime de selamlarım ve teşekkürlerimle. İyi olalım, iyi olun. Çünkü, "E Ben İyiymişim Ya!" :)

İyileşmek için savaşmaya devam edelim. Savaşabileceğimize olan inancımızı ve gücümüzü ise hiç kaybetmeyelim. Sağlığımıza ve düzenlerimize sahip çıkalım inşallah. Sevgilerimle... (:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Nisan 2017 Nasıl Geçti?


2017'nin 4. ayını da geride bıraktık demek, bu sene bu aylık değerlendirme yazılarımı epey sevdim ben. İşime yaradı resmen; kitap okumalarım da film izlemelerim de düzene girdi. Ayda en az 2 film, en az da bir kitap bitirir oldum resmen; maşallah bana!

Zaman geçmeye devam ediyor. Nisan ayı dolu dolu ve epey yorucu geçti. Ama buna rağmen, okuduğum ve izlediğim filmler olabildiğine göre ve bir de yazabildiğim yazıları da düşündükçe; verimli hallerimi epey seviyorum be, diye gururlanmak istiyorum bu değerlendirme yazısı öncesi kendimle. İyi okumalar... :)


İki Film İzledim, Bir Kitap Okudum;



Benim Adım Feridun filmi;
Çağan Irmak'ın izlemediğim filmlerinden biri idi. 2000 senesinden beri yaptığı filmlerden, izlemediğim bir veya iki tanesi kaldı gibi. Ve Çağan Irmak film dünyasının en başarılı yazar-yönetmenlerinden bence. Filmlerini oldukça başarılı buluyorum. Birbiriyle bağlantısı olmayan filmlerinin, her birinin ayrı ve güzel bir konu bütünlüğünün olması ve izlettiriyor olması benim için büyük artı... Filmlerinde oynayan oyuncularıyla da, adını ve varlığını film dünyasına ispatlamış durumda bence. Benim Adım Feridun, diğerlerinden de ayrı biraz daha durağan gibi idi. Ama sonra oyuncularının çeşitliliği ve kalitesi ile öyle izlenir kılındı ki yine. Sonu benim için sürprizli idi, diğer Çağan Irmak filmlerine hiç benzemiyor ama güzel vakit geçirmek için amacına uygun bir film yine bence.. :)

Benim Adım Khan; "Benim Adım Khan ve ben terörist değilim." bu replik filmin başında basit gelirken, filmin devamında öyle bir anlamlanıyor ki... En sevdiğim film repliklerinden bir diğeri şuydu; "Dünyada sadece iki tür insan vardır; iyi şeyler yapan iyi insanlar, kötü şeyler yapan kötü insanlar." İzlenip görülmesi ve düşünülmesi gereken güzel bir film...

Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic; Nisan ayında, uzun zamandır 21 günde bitirmediğim tek kitap ve öneri listeme girmiş bir kitap olan, Atlıkarınca'yı okudum bitirdim. Yazısı ise burada. :)

Nisan Ayında 19-24 Nisan Tarihleri arasında Ankara'da idik;



Annem, Babam, Kağan ve ben, Ankara'ya babamın bilardo turnuvası sebebiyle gitmiştik ve bu fırsattan istifade Kivramlarla güzel zamanlar geçirdik yine. Ankara'da olmak, bu 5 gün içerisinde bana ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da iyi geldi. Bir alışkanlığa, ayağımı uzatıp oturmalarıma başlamalarıma sebep oldu Ankara. Şimdi her fırsat bulduğumda oturmaya çalışıyorum, ayaklarımı uzatarak, karnıma çekili oturarak; tabii ders çalışmalarımdan fırsat oluşturmalarıma çalışarak. Ankara'da Olmak bana ne hissettiriyor yazdım bir de; garip, deneyim, değişkenlik dolu anılarla dolu ve artık güzel hissettiriyor...


Ara Sınavları Atlattım; 

Bir ara sınav dönemini daha geride bıraktım Nisan ayında ve tek bir günde tüm dönem derslerime girmemin vereceği gariplik vardı bu sene bu dönemde. Çok yoğun bir ders dönemi daha atlattım bu şekilde... Ve sınavlar bugün açıklandı, 5 dersin ara dönem sınavından bir tanesi hariç şimdilik geçer not aldım. Devamını dönem sonu sınavlarına diliyorum hepimize. Bir de, her sınav haftasonu 5 senedir benim için ayrı anılarla dolu geçiyor, bu sefer de böyleydi; dolu dolu ve heybeme dolan anı ve düşünceleriyle dolu... Onun da yazısı burada.


Bunlar haricinde; Nisan ayında çok sevindiğim iki güzel olay da oldu; Bir dostum işe girdi, bir dostum da Ukrayna'ya gitti. :) :)



Onların hayatındaki bu ilkleri, bende onlarla birlikte yaşadım. Üstteki resim, Damlamın kedisi Bekir ile çekindiğimiz fotoğraflarımız... Tarihlerden 12.04.2017- Çarşamba günüydü, aynı gün içerisinde geldi bu iki güzel haber de, benim Bekir ile tanıştığım o günde... Bu fotoğraflardan birkaç dakika öncesinde Meromun iş görüşmesine çağırıldığını ve görüşmeye gidiyor olduğunu öğrendim...

Sonra Damlama indim, çünkü o gün onunla yemek yeme sözleşmemiz vardı. Damlanın ikinci kedisi Bekir ile ilk defa tanıştım o gün, çünkü ben en son gittiğimde onlara Bekir yoktu. O kadar zamandır onlara gidemiyordum... Biz yemek yapmadan önce tanışma ve kaynaşma adı altında dolu etkileşimler kurduk Bekir ile ve o sırada Damla da resimlerimizi çekti. Bekir öyle sevilesi ve kendini sevdirmeyi seven bir kedi ki, aşık olmamak elde değil. O gün Bekir her yaklaştığında bana sevmeden edemedim, kucağımda-omzumda-ardımda ve bacaklarımda uyudu durdu her fırsatta; bence o da beni sevdi, niye gezsin ki etrafımda de mi? :)

Ve o gün ikinci haber olarak ise Damlamdan yurtdışına gitme işlemlerinin başladığını öğrendim. Ukrayna'ya gitmek için pasaportunu hazırlamış, son işlem olarak biletlerinin alınacağını söylemişti. İki dostumun da hayatında olan güzel gidişatlarının haberini almıştım ve bu durum aynı güne denk gelmişti... Meryemimden aynı gün işe deneme süresi için alındığı haberini de aldım. Sonra Damlamların evinden ayrılmadan önce netleşen bilgi ile bir hafta sonrasına Ukrayna'ya gidebileceğini de öğrendim...

Velhasıl; Meryem'in bir işi var şu an ve işe alındı. :) Damla ise, daha bugün evine döndü, 10 günlük Ukrayna yolculuğundan... :) İkisinin de sayesinde, şu an yapamadığım iki şeyi gerçekleştirmiş kadar mutlu hissediyorum kendimi. Umarım böyle sürer gider hayallerinin ve planlarının gerçekleşmesi... Tabii inşallah benim de İtalya'ya gitme vaktim gelir bir gün... =)


Bugün Berat Kandili; ben ailem, dostlarım ve kendim için hayallerimizin ve planlarımızın gerçekleşmesini, bir arada sağlık ve mutlulukla yaşayabilmeyi diliyorum hepimize. Nisan ayı garip şekilde güzel geçti, çok şükür ki. Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos,... diğer aylarda öyle geçsin dilerim ki. 

2017 Nisan seni sevdim, 2017 Mayıs seni de sevmek istiyorum. Sevgilerimle... :)

9 Mayıs 2017 Salı

Okudum; Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic


Hatice Yengem, dayım, İncim, Merom ve dedemin, Mercan halamın vefatının ilk haftasında burada oldukları zaman içinde Hatice yengemin bana aldığı bir kitaptı; Atlı Karınca. Yazarı Jelena Bacic Alimpic, daha önce hiç okumamayı geçtim hiçbirimizin duymadığı ama konu itibariyle arka kapağını okuyunca yengemin bana almak istediği ve ben okuduğumda ise okuma listemde en ön sıralara aldığım bir diğer kitap oldu...

Uzun zamandır bu kadar uzun bir kitabı 21 günde bitirmemiş ve böyle hem bitsin hem de bitmesin ikileminde kalmamıştım. Nisan ayında bitirdiğim tek kitap oldu, malum ara sınavlarına hazırlıklar sırasında bu bile büyük bir şey... :) Kısaca söylemek gerekirse; kitap acayip sürükleyici ve çok güzel bir konu bütünlüğüne sahipti.



Hani derler ya; ciklet kitaplar var diye, hayır sadece öyle bir kitap değil bu. Bana göre okuması çok zevkli ama birçok yerinde de duraklanası bir kitaptı. Hikayenin arasında çok güzel tespitleri vardı mesela, ikinciye okuduğumda daha fazla alıntılarım arasında duraklayacağıma eminim. Ancak ben okurken en çok hikaye bütünlüğüne odaklanıp, "acaba şimdi ne olacak ve bitmese mi ki?" düşüncelerinde dolandım durdum... :)


Kitabın konu özetini yapacağım, kendimce :) (Olabildiğince ayrıntı vermemeye çalıştım ama yine de tam başarılı olamadım bu konuda); 


Anna Balint, Annesi Lenka Balint'in de desteğiyle hayallerininin peşinden koşmak için izbe çiftliklerinden kaçmaya ikna olduğunda sadece 6 yaşındadır. Anna annesinin sözünü dinleyen bir kız ve bir o kadar da dans etmek için tutkuludur. Bu tutku başına neler getirecek bilmeden, Atlıkarınca'sından ayrılmayı göze alabileceği kadar büyüktür. Lenka ise, kızı için her şeyi yapabilecek kadar cesurdur. Önce büyük aşkı için kendi hayatını hiçe saymıştır, şimdi de kızı için herkesi karşısına almaya hazırdır. Lenka'nın hisleri hakkında şöyle bir tabir var başlarda;

"Sadece yıldızlar ve çocuklar büyük zorluklar içerisinde doğarlar."
Lenka tüm zorlukların üstesinden gelebilecek bir annedir, tüm annelerimiz gibi... Anneliği uğruna, yalnızlığı da karşılaşacağı zorlukları da büyük bir cesaretle göğüslüyor. Annelerimizin varlığına şükür dedirtiyor...

Anna Balint'in hayatına birçok insan giriyor. Kitabın başlarında hep, anne-kızın hayallere giden yolculuklarının babasının engeliyle son bulacağı hissine kapılıyorum nedense. Ama öyle bir şey olmuyor, Anna'nın hayatına o kadar çok insan giriyor ki; dost oluyor, kardeş oluyor, abla oluyor, abi oluyor, hayatında hem hep varmış gibi hem de hiç olmamış gibi kalabalıklar var oluyor. Çoğunlukla kitap boyunca, bu durum için "güzel mi değil mi?" diye de sorgulatıyor kitap. Anlatımla ilgili şünü söyleyebilirim ki; hikaye birçok kez "bundan sonra biter hikaye" dediğinizde devam etmeyi öylesine başarıyor, bu sebeple de çok sevdiğimi düşünüyorum. Kitap boyunca okumaktan usanmadığım nadir kitaplardandı benim için, Atlıkarınca...

"İlk aşk gelip çattığında ihtiyat dediğin şey eldivenindeki kar tanesi gibi eriyip gider."

Aşk, sıklıkla konu alınan bir duygu kitapta. Sevgiliye duyulan, evlada duyulan, dansa duyulan, kaybettiklerine ve elden kaçırdıklarına duyulan aşk... Duygu karmaşasına bile sokuyor diyebilirim... :) Başta sevemediğim birkaç karakteri bile, sanırım duydukları aşklarının güzel anlatımının uğruna sevdim. Tek bir karakter değil, her karakterin hikayesi dolu dolu anlatılıyor; her karakterin içerisine rahatlıkla girebildim doğrusu. Beni bu sebeple de mutlu eden bir kitaptı işte...

"Tanrı insana her şeyi bir arada vermiyor."
Kitabın ana fikirlerinden biri bile diyebileceğim bir olgu bu idi, "Tanrı insana her şeyi bir arada vermiyor." Öyle ki, kitabın ortalarında bunun yazarın fikri olduğuna emin olmaya başladım. Birinin başına mutluluk da mutsuzluk da bu kadar mı gelir, derken; "hangimizin başına gelmiyor ki sanki." dedim hayata döndüm geri. :) Belki de maalesef ki öyle, diyor insan...


Birkaç alıntım daha var kitaptan. Bana iyi ve doğru gelen son iki alıntım;


"En gerektiği zamanda en sevdiklerinizin yanında olmak arzusu, acılarınız, talihsizlikleri hatta doğru teşhisleri bile silip atabiliyor." (Kesinlikle!)

"Size hayat vermiş, sizin için yaşamış olan annenizin boşluğunu kim doldurabilirdi ki? Hiç kimse dolduramazdı; çünkü hayatta en zor acılar benliğinizi sarmaya başladığında, sizi anlayabilecek, teselli edebilecek ve yeni umutlar verebilecek olan o kişi annenizdir. En ufak bir sözü bile güzel söz olarak kabul edilen, hatta kendinizi aşıp, hep daha iyi olabilmeniz için gerektiğinde sizi tenkit eden babamız da öyle değil midir? Varlığınızın sebebi olan canlarınız bu dünyayı terk edip gittiklerinde, işte o zaman gerçekten de yalnızsınızdır."



Anna iyi bir evlat, dünya güzeli bir kız. Hayallerine kavuşup, en ünlü ve en iyi baş balerin olan şanslı biri. Aşık olup, hayallerini bir arada götürebilmeyi de başarabilen biri. Ama nice üzüntülerle. Sonya teyzesinin, Klara teyzesinin yaşadıklarını öğrenip, aşkına sahip çıkabilmeye uğraşan biri; Sergey'e... Ama sevse de sevilse de şanslı olmadığı nokta, sahip olduğu aşk belki de... Kitabı okurken çoğu kez şöyle dedim; bir aşka sahip olamamak da şu an ki şansımızdır belki, bize zamanın gelmediğini fısıldıyor ve bizi acılardan koruyordur belki hayat... 

Anna; aşkına da hayatına da nice acılar yaşasa da sahip çıkmaya uğraştı, hayalleri gerçekleşirken de yolunda gitmeyen şeylere dayanabilmeyi keşfetmeye uğraştı. Sonra; neler yaşamış, ne hayallerin peşinde koşmuş, ne aşklar ne üzüntüler ne mutluluklar yaşamış... Bunları okurken kitap bitti. Bir hikaye kahramanı da olsa tutunursunuz ya bir anılar dizisine, öyle tutundum bu kitaba... Bittiğine üzüldüğüm kitaplardan biri oldu Atlıkarınca. Her şeyin bir gün bittiği gibi, her hikaye de biter işte. Bu hikaye de bitti böyle...

Aşk-Dram okumak isteyen varsa, tavsiye ederim. Hikayedeki karakterleri unutmamak adına da; Anna'nın büyükleri Lenka ve Steven, Sonya, Klara, Nina Pavlovna... Hikayenin erkekleri Sergey Pavloviç başta olmak üzere; Sergey, Yuriy ve Corce, bunları bile unutmak istemiyorum. Hatice yengem ve dayıma bu kitap için tekrar teşekkür ederim. :) Favorilerim ve önereceğim kitaplar listeme girmiş durumda Atlıkarınca... Böyle kitaplar yazabilenlerin kalemlerine sağlık...

Bir kitap yorumunun daha sonuna geldik. Uzun zamandır yazmıyordum kitap yorumu, şimdilik bu boşluğu da doldurduğuma göre; yakın zamanda yeniden görüşmek dileğimle ve sevgilerimle... :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...