16 Ekim 2017 Pazartesi

Phaselis Antik Kenti Ve Plajı - 04.09.2017


Epey geç kalmış yazılardan biri ile yeni haftaya merhaba. Tüm mutluluklarıyla ve verimliliği ile sarmalar umarım bizleri... :)


Antalya'da 10 günlük Kurban Bayramı sırasında gezmeyi sürdürdüğümüz zamanların 3. gününe geldik, 4 Eylül 2017'de Phaselis Antik Kenti'nin Ören Yeri ve plajında idik..."Mehmet Dayım, Hatice Yengem, kuzenim İncim, Tolga, Meryem, Mustafa Dayım, Yurdagül yengem, kuzenim Gizem ve Annem ile ben..."  

Diğer iki gezi günlerimiz yazılarından; Köprülü Kanyon yazısını burada, Aktur Lunapark yazısı da burada bulabilirsiniz...

Phaselis; Antalya'nın Kemer ilçesi Tekirova köyü yakınlarında bulunan ve eski bir Likya Antik kent bölgesi olan Ören Yeri. Perge ve Aspendos'tan sonra, benim gittiğim üçüncü antik kentti. Ama bu sefer şahsen gezemesem de oranın mistik havasını orada bulunarak tatma fırsatım oldu sadece... :)


Phaselis, plajını içinde bulunduran bir turistik yer. Bu sebeple girişi ücretli ve çıkışı belirlenen saatlere bağlı. Saat 19.00'a kadar kalabiliyormuşuz mesela, o saate doğru anonslar ile bizi plajı ve antik kenti terk etmemiz gerektiğinin anonsunu yaptılar... Biz Antik kente de iki araba gittik, ama bu sefer Saniye kivram ile Kamil amca yoktu yanımızda. Onlar akrabalarına ziyarete gitmişlerdi o gün...


Saat 2'ye doğru idi Phaselis Antik Kenti'nin içinde idik. Beni arabaları park ettiğimiz yerin önüne, gölgesine sığındığımız ağacın karşısına kamp sandalyesine oturttular. Ablamın mp3'ünün tek kulaklığını kulağıma takıp, yarı orada yarı hayal aleminde takıldım. Ortam güzeldi yanımdakilerle; her ne kadar her yerden böcek çıkabilir hissiyatında olsam da ara sıra, güzel bir gün başladı Phaselis Antik Kentinde...


Ben plajı gözümle görmedim; Hatice Yengem, Mehmet Dayım, İncim, Tolga, Mustafa dayım plaja indikten sonra, annemle Yurdagül yengem de Antik kenti gezmeye çıktıklarında çekmişler şu üstteki resimleri... Ben o esnada kendi bölgemizde Gizoş ve Mero ile oturmuş ortamı sessiz veya sesli yaşatma çabasında idim. Her ne kadar olabildiğince sohbet etme çabası içerisinde de olsam, yer yer atmosferin getirdiği dinginlikten mi bilmem pek konuşma hali içinde de değildi bizim hanımlar yine o gün... :)



Bir yanı deniz, bir yanı antik kent, bir yanı da orman Phaselis'in... Doğa ile iç içe, denizi dahi göremediğim bir yerde sıkılabileceğimi düşünmedim bile, sıkılmadım da. Sessizlik canımı sıkmaya başladığı an müziğimi açtım, biraz sonrasında da Merom benim fotoğraf çekinme isteğime yanıt vermeye başladı da gün devam etti Phaselis'te... Üstteki resimler tüm doğallığı ile ilk seferinde çekilip Phaselis hatırası olarak kaldı böylece...

Phaselis Antik kentinin tarihçesine gelirsek biraz; Milattan Önce 7. yy.'a dayanan geçmişinde, Büyük İskender'in altın taçla karşılanmasını, Likya Birliğine üye olmayı, Roma egemenliğinin altında yeniden yapılandırılmayı ve Selçuklu kuşatmasından sonra gerek depremler gerekse de yağmalanmalar sebebiyle işlevselliğini kaybetmesiyle 13. yy'ın başlarından itibaren tamamen terkedilmesi ile şu andaki halini kısmen de olsa almış... Çoğunlukla Roma ve Bizans kalıntıları bulunan bir antik kent kategorisinde epey birikimi saklayan bir doğa ürünü olarak ziyaretçilerini ve yazlıkçıları bekleyen bir plaj konumunda şimdilerde. Daha fazla ayrıntılı bilgi için buraya bakabilirsiniz...

Henüz Olympos'u gözlerimle görmedim ama tv'de gördüğüm kadarıyla kardeş kent gibi bir şey, zira Olympos'da dizilerden gördüğüm kadarıyla Phaselis gibi deniz kıyısında ama yapılarının daha çok denize yakın olduğu bir plaj idi... Belki ileride Olympos'a da gitmek kısmet olur... Hayırlısı. :)


Sanırım 1 saatten fazla süre oturduk orada, annemler gezer iken ve dayımlar da denize girerken biz kızlar... Antalya tayfasına Gemlik tayfasından Mustafa dayımı verdik denize girmesi üzerine, denize girmeyen Antalya'lı tayfadan da Meromu aldık yanımıza. :) Denize girenler ve girmeyenler böylece adaletli olarak belirlendi o gün... Tabii ki tesadüfi idi, ayarlanmadı böyle bir şey ama bilirsiniz işte tesadüf yoktur derler bu hayatta. Komik bir durum oluştu, bir Gemlik'li denize girdi, bir Antalya'lı denize girmedi... =)

O günden hatırladığım en net ayrıntılardan biri; Meromun da, Gizoşumun da az biraz durgun olduğu idi. İkisi de yorgun ve uykulu gibi idi başta... Kulağımda Enrique İglesias şarkısı çalar iken, bir yandan sevdiğim bloggerların son yazılarını okuyordum bense... Sonra üstteki resimleri çekmeye başladık da ortalık neşelendi olabildiğince; Mero ile ben, Gizoş ile Mero, Mero ile abisi Tolga... Genç tayfa olarak bir araya gelebilmek zor bu aralar, yakın veya uzak nasıl olursa olsun. Gençler sayılı şekilde azınlıkta kalıyor topluluklar arasında... Çevremizdeki herkes ya yeni evlendi ya da okumak için çoktan uzağa gitti dönmedi. Antalya'da kurban bayramı, bu 4'lünün bir araya gelmesine fırsat olmuştu; iyi ki böyle bir fırsat olmuş diyorum şimdi... :)

Gelelim Phaselis Antik Kentini gezen annem ve Yurdagül yengeme...



Annemler çevrede gezer iken kendilerince keşiflerinden bana ilettikleri şu idi; Perge gibi değildi ve kesinlikle oradan daha büyük idi. Gezdiklerimiz kadar gezemediğimiz bölgeleri vardı. Liman Kuzey ve Güney olmak üzere ayrılıyordu bir kere... Fotoğraflardan anlaşılamaz tabii ki, ama Perge gibi değil, biraz daha değişik sanki. Perge kadar yorum yapamıyorum gezemediğim için ama annemlerin pozları çok hoşuma gitti, paylaşmasam olmazdı... O oturdukları yerler, annemin hatırladığı kadarıyla halkla toplanılıp konuşulan alanın bir parçası imiş...

Yapılar şimdilere ne kadar bakarsak bakalım hiç ama hiç basit kaçmıyor farkettiniz mi? O zamanın teknolojisinde adamlar doğayı yok etmek üzere değil, doğayla iç içe yaşamayı sürdürmek için çabalamışlar gibi geliyor bana nedense... Harbiden düşünmüşler midir onlar da doğanın değerini? Düşünmüş olmalılar ki, hamamlarında su ihtiyaçlarını yağmur suyu ile karşılamakta çözüm bulmuşlar. Bunu nereden biliyorum, elbette ki Perge'den. Perge Antik kenti ile tek benzettiğim yönleri bu sebeple hamamları oldu... Yağmur sularını depolayıp kullanıyorlarmış adamlar, yokluk diyeceksiniz elbet ama bana öyle gelmiyor nedense. O zamanda kalıp doğaya saygı mecbur da olsa sürsün isterdim belki de...



 İçinde bulunan yapıları oldukça fazla; Tapınak'ı, Anıtsal Mezar'ı, Şehir Surları, Küçük hamam ve büyük hamamı, Pazar Yeri (Agora), Tiyatro'su, Limanları, Ana caddesi, Bataklık'ı, Antik Yolu ve Konutları gibi birçok alanı bulunan Phaselis'te, fotoğraflardan en çok dikkatimi çeken şey Onurlandırma Yazıtları oldu... Perge'de ve Aspendos'ta böyle bir şey görmemiştim. Onurlandırma Yazıtlarının geçmişten bugüne nasıl geçirildiğini bilmek isterdim. Bilginiz var ise, alırım yorumlara doğru valla... :)



Annem ve Yurdagül yengemin pozlarındaki derin ayrıntı; tamamdır demek üzere, baş parmak göstermek suretiyle onay verme işaretleri... :) Ben müziğimle beraber, bizim kızlarla fotoğraflar çekinir ve otururken, daha sonrasında denizden dönenler ile piknik usulü yemek yemeye başlamış iken, onlar yol üzerinde gördükleri yapıları doya doya gezmişler... Canlarına değsin.. :)

Annemler Geldi; Gizoşum ile Merom dolaşmaya, denize giren tayfa ise yemeklerini bitirip tekrar denize girmeye gitti... En son denize girme faslı ve gezme fasılları tekrarlandı ve gün 19.00 gibi bitti. Sebebi, Antik Kentin saat usulü çalışıyor olması idi...



Amacına yönelik bir deniz kenarı günü oldu işte o gün; denize girmek isteyen ve girmek istemeyen kişiler için güzel bir fırsat haline geldi Phaselis... Annemler geldikten sonra doğa ile iç içe bir çekirdek çitleme ve sohbet etme faslı başladı. Karşılarında hem sessiz kalıp hem sohbetlerine dalabildiğim o ortamda ise, dolu dolu fikir edindim kendi içimden... İnsan hem sevdikleriyle hem de yalnız kalabilmeyi başarabildiği bu anlarda, kendi içine dönmeye fırsatı da bulabiliyor yani.. 

Phaselis'te içim ne dedi dersiniz; yürüyemeyebiliyor olabilirim ama doğanın tadını çıkartabiliyorum... Orada küçük notlar almıştım kendime aslında ama sonradan eve dönünce sildim galiba, sebebini şu an hatırlamıyorum ve sanırım böyle olmalıydı. Doğa iyi geliyormuş ruha, böceklerden korktuğum sebebi ile oturduğum yerde anın tadını çıkartamam sanıyordum ama böceklerden ve arılardan koruyanlarım vardı şükür ki; Meryem ve Tolga başta olmak üzere, onlar ben gibi böcek fobisi olmayan insanlardan... 

Neyse; Antik kentini gezip göremediğim ama fotoğraflarıyla az biraz olsun görsellik, internet üzerinden de geçmiş tarihini öğrenip mistik havasını dolu dolu yaşamaya çalıştığım bir yer oldu Phaselis benim için... Belki çok ileri bir zamanda da bile olsa denizine girmek için de giderim, ve o ormanı turlarım. Ama bu sene böyle oldu, benim için fazlasıyla garip ama güzel bir gün geçti orada... 

Yanımda bulunanlara ve o güzel günü yaşatanlara - eşlik edenlere teşekkürlerimle... Okuduğunuz için teşekkürler. Sevgiler... :)

15 Ekim 2017 Pazar

Pazar Yazısı #38 - Sessiz Bir Haftanın Ardından


Bu hafta hiç yazmadım bloğuma, sessiz bir haftanın ardında bir Pazar yazısı çıktı meydana... Bundan önce en son, yeni haftaya başlamadan önce -geçen haftanın bugününde- bir örgü üzerine yazı yazmıştım; o yazım burada...


Bu hafta bloğuma yazmak açısından sessiz geçmesinin esas nedeni ders çalışmaktı ve bir diğer nedeni de kendi kendime kalmak istememdi. Amaçlarımdan ilkine ulaştım; bu hafta içinde bir dersin daha ara sınav ünitelerini çalışmayı bitirebildim. 5 dönem dersimden çalışmadığım 2 dersin (Yeni Toplumsal Hareketler ve Çevre Sosyolojisi) ara sınav üniteleri kaldı.. Bu hafta sessiz kalmama sebep olan dersim ise, Türkiye'nin Toplumsal Yapısı dersi idi...


Bugüne sabah 12.00'de zor uyanarak başladım aslında, ama devamı bu hafta kadar verimli geçti en azından... :) Annem ve babamla kahvaltı ile bol magazin haberleri ve Türk filmleri izleyerek başladık, sonrasında örgü planlarım ile devam ettim güne. Keyifli idi, kendi kendime kalma girişimlerimden birini daha başarılı bitirip kararlar dizinimi oluşturdum sonrasında. Pazar amacına uygun devam etti yani...

Yeni haftaya birçok geç kalmış ve plana eklenmiş yazı planım var şimdi, bir de yeni başladığım örgülerimin planları var tabii. Bazı pazarlar fazla plan içerikli, bu pazar benim için öyle idi. Geride bırakmak üzere olduğumuz hafta sürprizleri ile başlamıştı bizim için ve başarılı şekilde de bitti şükür. Öğlen sonuna doğru kahve keyfi ile günü ertesi güne hazırlanmaya ilerlettik annemlerle ve sonrasında da babamı işe gönderdik. Ve bugünün gün batımı da "işte öyle bir şey." demelikti, daldırıp götüren ve "ohh!" dedirten... Umarım yeni haftanın da sonunda hepimize "ohh!" dediğimiz günleri yolcularımız önümüzdeki pazar...



Benim akşamım bu hafta boyunca çalıştığım "Türkiye'nin Toplumsal Yapısı" dersinin son ünitesini bitirme çabasında geçti. Bir de akşamdan sonrasında deli gibi mide şişkinliğim ile geçti. Bu yazıyı o sebeple geç yazabiliyorum zaten, şükür ki geçti ama daha 10-15 dakika oldu geçeli. Dilerim olmaz bir daha demek istiyorum, güzel geçen bir hafta da olsa 3 kez yaşadım bugünkü mide şişkinliğimi ve bu garip bir rahatsızlık kalbimi rahatsız eden. Hassasiyetim var ama bazen anlamadığım sebeplerden de oluyor şişkinliğim resmen.. Anlamak zor şimdi...

Oradan oraya atladım yine, üzgünüm. :) 1 haftada epey özlemişim yazmayı, sessiz bir haftanın ardından yazarak geri dönmüş olayım yine dedim. Planlarla dolu bir pazar'dı, önümüzdeki haftaya da bu mutlulukla ve verimli günlerin ardından yine Pazar'a kavuşmak dileğimle... 

Hepimize mutlu ve yine sürprizlerle dolu bir hafta olsun dilerim. Sevgilerimle... =)

8 Ekim 2017 Pazar

Artan İplerden Renkli Çocuk Beresi Yaptım


Gün geçmiyor ki artan ipleri değerlendirip mutlu olmayayım. Örgü üzerine ihtisasımı artan ipleri değerlendirmekten yana yapıyorum resmen... :) Didem Dilendi Battaniyemden sonra (ki yazısını nedense yazmamış unutmuşum), çocuk beresi yaptım şimdi de... :)


Sözde büyük beresi olabilir diye 75 ilmekle başladım, ama 75 ilmek başladığım bere kalın ipler kullanmış da olsam ancak bir çocuk kafası kadar bere oldu... Demek ki iplerim yeteri kalınlıkta değilmiş, az ilmekten büyük bere olabilmesi için... :) Neyse dedim, olsun bir çocuğa veririz. Dün akşam bitirdim, üstteki resmini çekip instastory'ye atmadan önce Damla ile Seda geleceğiz, demişti. Babam bu hafta gece vardiyasında idi, dün işe gitmek için uyandığında yazdım kızlara ve babam işe gittikten sonrasına da yine kızlar geldi... 

Seda ile Damla geldiğinde Fazilet Hanım Ve Kızları'nı izliyorduk annemle, berenin bitmiş ve dikilmek üzere olan halini görünce Seda ile aramızda bir "ponpon yapayım diyorum, annem dikecek sonra" konuşması başladı. Seda da "ben ponpon yaparım." deyince, elimde kalan berenin renklerini verdim ve orta büyüklükte bir ponpon yaptı...


Gecenin sonunda beremin dikilmiş haline modelliği de Damla yaptı,
 üst resimdeki kolajda görüldüğü üzere... :) 

Velhasıl, artan iplerden bir çocuk beresi böyle yapıldı bitti. Örmesi benden, dikmesi ve ponponunu yapması çocukluk arkadaşım ve komşum Sedamdan, modelliğini yapmakta diğer çocukluktan arkadaşım ve komşum Damlamdan... Dikenden de modellik yapandan da Allah razı olsun... :)


Son olarak, örgü modelinden ve berenin oluşumundan bahsedersem;

Malzemeler; artmış 5'den fazla renkli ve kalınlıkları eş değerde ipler, iplere göre uygun numara şiş ve makas...

Yapılışı; çocuk beresi olacaksa 65-75 arası ilmek ile başlanıp, 4 sıra önlü arkalı düz-ters örüyoruz. Sonraki iki sırada düz tarafa ters, ters tarafa düz örgü yapıyoruz. Bir renk ile işimiz bitiyor, diğer ipe geçip ters tarafa ters düz tarafa düz örgü yapmaya devam ediyoruz ve bir önceki 4 sırayı uygulayıp sonrasında da iki sırayı tam tersi örgü ile yapıyoruz...

Kafa ölçüsünü geçene dek ördükten sonra, 2 sırada bir yanlardan 1'er ilmek kesmeye başlıyoruz. Ta ki 15 ilmek kalana dek örmeye devam ediyoruz. Sonrasında da kalan 15 ilmek'i bir tek sırada ikişer ilmek alarak kesiyoruz ve sonraki sırada da kalan ilmekleri kesip, örme işlemini bitiriyoruz.

Beremizi diktikten sonra ponpon yapıp ponponunu da dikip bitiriyoruz. Beremizi güle güle kullanabiliriz şimdi... Çocukları sevindirecek bir uygulama ile, dilerim sizlerde bol bol bu cüce bere dediğimiz modeli yaparsınız.

Not; renklerin klasik sırasını 4+2 değil de, 6+2 de yapabilirsiniz veyahut daha da fazla. Burası size kalmış. Ponponunu küçük, kesmesini uzun veya kısa yapmak da öyle. Benim yaptığım model üstteki gibi oldu, sizin için sayıları arttırmak veya azaltmak ipinizin ve keyfinizin yettiği gibi olabilir. Size kalmış... :)


Okuduğunuz için teşekkür eder, emeği geçen arkadaşlarıma da teşekkür ederim; umarım sizlere de ilham olabilmişimdir der ve yazımı bitiririm. Sevgilerimle... =)

7 Ekim 2017 Cumartesi

Son Kayıt Yenilemem (Umarım) - 04.10.2017


Bu Çarşamba'yı geride bıraktığımızda, saçlarımı kestirmiş ve Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji bölümümde 6 senemi okuyorken (umuyorum ki) son kayıt eklememi yapmış halde döndük evimize. E biraz da gezerek tabii ki... :)


Çarşamba günü alelade günlerden biri olamadı benim için bu kayıt yenileme mevzum sebebiyle, bu sebepten yazmasam olmazdı bu yazımı...

O gün kayıt yenilememi onay vermiş halde kitaplarımı almaya büroma gitmeden önce saçlarımı kestirmeye gittik. Her defasında saçlarımı daha da kısa kestirmeyi beceriyorum artık, biraz isteyerek biraz da istemeyerek. Ama daha şu önleri, her defasında kestirir kestirmez kullanmalık kestirebilmek sadece birkaç seferime kısmet oldu. Bu sefer de saçlarımın ön kısımları epey kısa olmuş, ama biliyorum ki uzayacak yine kısa zamanda diye dert etmiyorum... 

 Kışın kısa saç kullanımına, yazın da uzun saç kullanımına feci alıştım. Birkaç senedir düzenli olarak yılda iki sefer kestiriyorum çünkü... Yine kendi kuaförümüze gittik Çarşamba günü, iki senedir gittiğimiz kuaföre, gösterdiğim modellerden sonra "neden bu kadar kısa" dedi önce. "Kışın kullanım kolaylığından ötürü," dedim bende. Sonra da en beğendiğimizi kestirdik işte. Ense boyunu çok beğendim önleri kısa geldi yine ama bütününden memnunum şükür ki... Alışamadığım tek bir şey var şimdi; eskiden kestirmemek için direnirdim herkese "kestir" dediklerinde, şimdi de kestirmek için can atar haldeyim "kestirme" diyenler olduğu halde. Zaman değişiyor, fikirler de gelişebiliyor demek ki... =)

Kışın üşüme potansiyelim her daim var olduğundan ve bu potansiyelim dahilinde bakımı en zor olan saç stili uzun saçlar olduğundan, kısa saç kullanımı benim için en güzeli... Ayrıca yakıştırıyorum da artık, bu güzel bir şey. "Uzun saçın yeri ayrı ama kısa saç da canmış be!" diyebiliyorum şimdi. Bir nevi bağımlılık imiş. Birkaç haftaya çektiğim fotoğraflarda da, esas olarak kullanmaktan en hoşlandığım saç stiline dönüşecek saçlarım; biliyorum artık işte. Ve bir de; kuaförde kestirip, direk kafanıza boyuyla ve kullanımıyla oturabilen saçı kestirmenin de her zaman mümkün olmadığını bilebiliyorum artık... :)


Son Kez Kayıt Yenileme İçin Aöf Büroma Gitmiş Olabiliriz;



2012 senesinin Ağustos ayında "Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji Lisans" bölümüne kaydımı yaptırdığım ilk zamanı hatırlıyorum da, Kağanımız daha bu dünyadaki ikinci ayını doldurmak üzereydi... Biz o gün ablamların evine gitmeden önce Açıköğretim Nilüfer bürosuna gidip kaydımızı yaptırmıştık; Ali Abbas dayım ve Suna ablam ile. Sonra bürodan çıkıp ablamlara gitmiştik; yengem, annem, ben ve yeni Açıköğretimli üç öğrenci... Ablama çaya gitmiştik ama hepimizin gözü sevmelere doyamadığımız Kağanımdaydı yine. O günlerden bu günlere geldik de, nihayet bitireceğim bölümümü bu sene uzatmalı da olsa... :)


2012'de yaptırdığımız kayıt zamanından sonra; Suna ablam hem çalışıp hem sınavlara hazırlanamamış bir sene sonra dondurmuştu bölümünü, dayım ise Rehberlik bölümünü bitirdi ve üzerine birkaç sene de geçti bile... Bense hala okuyorum işte, ilk senem ve ikinci senem geçirdiğim ataklarımdan sonra toparlanma dönemimdi ve bu dönemlerde derslerimin sınav sonuçları pek iyi gelemedi. İkinci senemin ikinci döneminde nihayet toparlanabilmiştim. O zamandan bu zamana geldim ve nihayet dersleri de kendimi de toparladım. 

Bu dönem beş dersimin üçü üstten, ikisi alttan... Bir alttan dersime, bir de üstten dersime kitap verdiler son olarak. Geri kalan dersleri kampüs'ten indirip çalışacakmışız. Ben 3 hafta öncesinden çalışmaya başlamıştım zaten, alttan derslerin ara sınav konularını bitirdim bile. Bakalım Kasım 2017'de ara sınavların her birine tam hazır olabilecek miyiz... 


Velhasıl, Aöf İkinci Üniversite Sosyoloji'de de artık sona geldik diyebiliriz; geçen sene bu dönem 6 dersim vardı, bunlar da son kalanlar. Vay be, demeden edemiyor ki insan... :) Ama yine sisteme yenilikler eklenmiş, dönem ödevi gelecekmiş haberiniz vardır umarım. Link vereyim hemen size, buradan bakabilirsiniz yeniliklere ve bir de buradaki yenilikler var. Dönem ödevi veya parçalı sınav uygulaması dedikleri sistem ile ilgili, Kampüs sisteminden bilgilendirilecekmişiz. Hepimiz için hakkımızda hayırlısı olur inşallah... 

Yeni ders dönemimiz hayırlı olsun ve umarım mezun olabilelim bu sene. :)




Ve o günü bitirdik; Anatolium Avm'sini gezdikten sonra, Avm'nin yanında kurulmuş Karadeniz Etkinlik Alanı'nı da gezdikten sonra... Etkinlik alanında, birkaç adet tabela asmışlardı lazların çok kullandıkları cümlelerden. Çok iyi fikirmiş dedirtti, ki şarkılarını da konuşmalarını da çok severim karadenizlilerin. Üst kolajdaki "yeduuz beni nedi sizden cektuğum.." cümlesinin yazılı olduğu tabela beni çok güldürdü. Çok sevimli değil mi ama? :) Ben küçükken karadenizli bir ev sahibimiz olduğundan, bir de halihazırda karadenizli bir komşunun kızı ile arkadaş olduğumdan, alışıktım tabi konuşma stillerine. Ama hala çok güzel ve içten geliyor işte bana...

Alanı ve standları gezip gitmeden önce girişinde babamı fotoğrafladım, bize konu mankenliği yaptı sağolsun. :) Ve alandan ayrılırken bir şarkı çalıyordu ve tanıdık gelmesine rağmen bilemediğim bir şarkı idi. Ama akşamına eve geldiğimizde açtığım birkaç karadeniz şarkısı sonrasında youtube'da çıktı yine karşıma. Tanıdım sonrasında da ve madem öyle benden bu yazının sonunda sizlere gelsin dedim; buraya da not etmek üzere kaydetmiştim listeme, Koliva-Oy Oy Sevduğum...

Sevgilerimle... :)


3 Ekim 2017 Salı

Ekim'in İlk'leri - 02.10.2017-Pazartesi


Ekim'in ilk yazısını bugün yazıyorum, ilk terapisini de dün aldım Yalova'da... Ekim'in İlkleri diye bir yazı çıktı böylece bugün ortaya....


Tam takım kışlıklarımı giyinip, bir tek mont-boyunluk-eldiven üçlüsünü eksik ettiğim bir gündü. Soğuklarla aram yok pek, sağlığım sebebiyle, bunu söylemiştim. Ama gelin görün ki, buna rağmen fena değildi dün de. Güçlendirme ve Tilt'te idik dün de, uzun zamandır bahsetmiyorum pek Tilt'teki durumumdan ve güçlendirmelerimden. İlk Tilt'e çıktığımda neredeyse yatar pozisyonda idim hala ayağa kalkamaz durumda. Ama şimdilerde öyle değil, neredeyse yere paralel konumda en dik pozisyonda duruyorum tiltte ve şimdi de bu durumla zorluyoruz vücudumu. 

Belim biraz kasılıp ağrımıyor değil, ama o da olmazsa tepkisiz olur zaten vücudum...

Son iki dersimiz kaldı bu arada, yeni ek tedaviye geçmeden önce. Bu perşembe ve bir sonraki pazartesi sonrası, yeni 30'luk tedavi'ye geçeceğiz. Bakalım inşallah bir sorun çıkmadan hallolur yine... 

Soğuklardan bahsetmek istiyorum, kendimi bilgilendirmek adına; dizlerimin üşüdüğünü inkar edemem yine, bu üşüme beni çok çabuk yoruyor olsa da kilitlenip kalmıyorum bu sefer. Dizlerime örgü dizlik öreceğim, faydası olursa da benim gibi diz sorunları olanlara da öneririm. 

Fizyoterapistim geçen hafta, dizlerimi daha fazla soğuklar çoğaldığında korumak için bir çare sundu bana; şimdilik yarım kiloluk bakliyat ürünlerini dizlerimin üzerine koyup hafif hafif gerdirmelerimin boyutunu arttırmamı, daha sonra aşırı soğuklar geldiğinde de şişlik olmadıkça dizleri rahatlatmak amacıyla ılık su torbası ile aynı işlemi yapmaya devam edebileceğimizi söyledi. Şimdilik bir başlayabilsem bakliyatlar ile o dediğine, daha sonra aşırı soğuklar geldiğinde de (ki sanıyorum ki çok çabuk gelecek) ılık su torbasını uygulamaya başlarız...



Dün hava bana göre acayip serindi, derken bugünkü akşam serinliği çıktı ve "dün hiçmiş bugün daha serin." dememe sebep oldu. Üstteki resimler, dünün gün batımı görüntüsü. Akşam 4'ten sonra güneş çıktı meydana. Bekliyordum bekliyordum da, bu sene kışı bu kadar erken beklemiyordum doğrusu. Hele ki geçen sene Kasım'da geldiğini düşünürsek, bu sene epey geldi. Ben bugün itibariyle inşallah ince yorganıma geçiyorum, düşünün buradaki havanın soğukluğunun bana göre ciddiyet seviyesini... :)

Dün gün batımı çok güzeldi yine, artık güneş denizin tam ortasından batmaya başladı. Bu da demektir ki, günler kışa doğru uzanıyor. Allahım güzel gidişatlar almaya devam ettiğimiz, soğuklardan korunabildiğimiz ve de sağlığımızın soğuklara bağlı olarak değişikliğe uğramadığı bir ay ve aylar dizisi nasip etsin bize dilerim. Sebebi elbette kaslarım, soğuktan çektiğim kadar kimden çektim bu kadar bilemiyorum. Yaz bitti, kış korkusu başladı. Hafif etkiliyor derken, ben deli oluyorum resmen "ya soğuklar beni gelir birden vurursa?" diye. 

Allahım cümle kas hastalarını ve romatizma hastalarını korusun. Soğuklardan cümlemizi korusun. Amin... :)



Dün akşam ilk kez mumlarımı da yaktım uzun zamandan sonra... Babam bu hafta gece vardiyasında diye, odamdan ona ışık gitmesin uyurken dedim ve mumlarımı yaktım akşam. Şubat'ta Merom almıştı bu iki mumu ama ikisini de tüketmişim meğer, az biraz mor kalmış; o da güzel bir ortam oluşturmamı ve birkaç defterime yazmalarıma dönmeme yardımcı oldu..

Dün yeniden bir şeyler yazmaya başladım yine ve devam eder umarım diyorum şimdi de. Uzay pazartesi'si ile başladık bir haftaya daha işte böyle; yarın kayıt eklememi tamamlamaya Aöf büroma gideceğiz, - belki de son kez... :) Son 6 dersim kaldı resmen, 5'i bu döneme, 1'i bahar dönemine...


İyi haberler ve iyi gidişatlar ile başladık Ekim ayının ilk haftasına, daim olsun dilerim; gerek bu aya ve de sonraki aylara... 

Not; böyle lak lak etmeyi özlemişim, olduğunca eksik tutuyordum bu günlüğümsü yazılarımı ama bunlarsız da yapamıyorum bazen de... Sevgilerimle.. :)


30 Eylül 2017 Cumartesi

2017 Ağustos Ve 2017 Eylül Nasıl Geçti?


Eylül ayı bitmek üzere iken yazıyorum bu yazıyı ama vardır bir hayırlısı diyelim, olmadı denk gelmedi ve bir türlü yazamadığım yazılar arasına girdi. Ağustos 2017, hızlı ve bir o kadar da dolu dolu geçti benim için. Ama esas olarak Eylül ile beraber yazmama karar verdiren de birbirine benzemesi oldu. Şimdiden iyi okumalar diliyorum. :)


Birer kitap okudum - birçok kitabı da yarım bıraktım, bu iki ay içinde;




Ateş- Ertürk Akşun (Destek Yayınları); Yarım bıraktım; Her şey fuarda alıp da bir türlü bitiremediğim Ateş kitabı ile başladı. Ertürk Akşun'un kitabını Destek Yayınları'nın standından 5 Tl'ye almıştım Mart ayında Bursa 15. Kitap Fuarı'ndan almıştım bu sene. Çok beğeneceğime emindim ama bazen olmayınca olmuyor. 4-5 ay boyunca geri dönüp durdum, elime almıştı kitap benim için hep aynı hızda aktı. Bana göre fazlasıyla kendini tekrarlayan kelime ve cümleler vardı kitapta... Eylül ayında bu bitirme çabamdan vazgeçtim, "olmayınca olmuyor demek ki, bazen vazgeçmek gerek" dedim. Yarım bıraktığım kitaplardan oldu böylece...


Emile Zola - Nana' yı bitirmiştim Ağustos ayında ama sorun bir nasıl; binbir zorlukla. Tarafımdan okunmayı bekleyen kitaplarımın büyük çoğunlukla bitmeye başlaması ile sona bıraktığım kitapları okuyamaz oldum bu iki ayda resmen...


Mrs. Dalloway - Virginia Wolf (İletişim Yayınları); Yarım bıraktım; Mrs. Dalloway bilinç akışı tekniğiyle yazılmış bir kitap imiş. Ağustos ayında başlayıp bir türlü bitiremediğim kitaplardan ilki oldu benim için. Bir de bu teknik ile yazılmış kitaplardan okumaya uğraştığım ilk kitap oldu kendisi... 

İnce bir kitap olmasına rağmen, tek bir gün içerisinde Mrs. Dalloway'in bilincinden akıp giden kişi ve olaylar örgüsünün anlatımına ne yaptıysam bir türlü tutunamadım. Kitap benim için durakladı durdu sanki... Yayınevinden veya olay örgüsünden değil bence, bu bilinç akışı tekniği benlik olmayabilir. Bu benim fikrim...


Boş Koltuk - J.K. Rowling (Doğan Kitap); Yarım Bıraktım; J.K. Rowling'i okumaya başladığım en yanlış hikaye olmalı bence bu kitap. Harry Potter filmlerine bayılıp, bir türlü okumaya başlayamadığıma üzülür dururum bunca sene. Belki bir gün derdim eskiden, şimdi de belki ilerleyen günlerde ilk kitaptan okumaya başlarım Harry Potter hikayesini diyorum. 

Ama Boş Koltuk bence J.K. Rowling'in hikayesi değil. 150. sayfada yarım bıraktım, konuya bir türlü giriş yapamamasına deli gibi üzüldüm kendimce. Yarım bıraktığıma en üzgün olduğum kitap ki, kitaplığımdan çıkarmamayı ve birkaç ay sonra yeniden kaldığım yerden devam etmeyi denemeyi düşünüyorum. Çok büyük heveslerle almıştım ama olmadı... Ama bu kitap aynı zamanda, Temmuz ve Ağustos ayında Kağanımın sayfalarını saymaya doyamayıp okuduğu kitaptı. Sırf bu yüzden bile kitaplığımdan çıkaramam, zira o artık Kağanımın kitabı... :) (Öyle diyor kendisi beyefendi!)


İstanbul'da Ölüm - Douglas Frantz&Catherine Collins (Mitra Yayınları); İstanbul'da Ölüm kitabına kurban bayramda Antalya'da başladım. Konusu ne kadar güzelse de, bir o kadar benim için değildi. Struma'nın Gizli Hikayesini, Yahudilerin ölümlerine göz yumanları anlatıyordu ama tüm işkencelerinin ayrıntılarıyla beraber. 30 sayfaya kadar dayandım, sanırım bayramın ikinci veya üçüncü günü idi.

Başladığım gibi 30 sayfa okudum ama daha ötesine gitmeye cesaret edemedim. Akıcı bir kitap ama gelin görün ki, ama sosyolojik bir konu da olsa benlik değildi anlatımı. Bende Antalya'da Hatice yengemlerde, Saniye Kivramlar ile kalır iken bayram üstü ona hediye ettim. "Bu kitap tam senlikmiş, sana vermek istiyorum Saniye teyzem. Çünkü ben devam edemedim." dedim. Çok mutlu oldu, okudukça beni hatırlayacağını söyledi. Ama biliyorum hiç unutmaz ki o. <3 :)


İşte böyle; Ağustos ve Eylül'de 4 kitap yarım bıraktım, 2 kitap (Nana ve Sevda Sözleri) okudum. Sevda Sözleri'nden bahsetmeyi sona bırakmam şu sebepten, o başucu kitabım artık zira. Onu hep okumaya devam edeceğim, Cemal Süreya'nın şiirleri benim için başucudur artık... :)




9 Film İzledim, Ağustos 2017'de; 




Ağustos 2017'de iki film beğendim, ikisi de en çok beğendiğim idi tabii ki. İzlediğim diğer filmler de fena değildi ama bir Esaretin Bedeli ve Evdeki Düşman kadar değillerdi. :)

Esaretin Bedeli'ni, bayram öncesinde kuzenim Gizem ile izledik; bir akşam üstü izlediğimiz bu film bana "Monte Kristo Kontu" kitabını ve filmini anımsattı. Daha ben çok küçükken kitabının iki cildini de ablam okumuş ve çok kitap okumayı sevmediğim için, büyülendiği bu hikayeyi bana anlatmıştı. Sonra filmini de beraber izlemiştik. Ama sadece olanları hayal meyal hatırlıyorum. Film aklımda değil tamamıyla ama ablamın kitaptan anlattığı hikaye hala hatırımda... Esaretin Bedeli, bana ablamla yaşadığımız bu güzel hatırayı anımsattı. 

Esaretin Bedeli filmini kuzenimle beraber beğenerek izledik ama İmbd'nin listesinde birinci olacak kadar güzel mi bilemedik. Birçok film var, birinci sıraya bundan başka film mi yoktu bile dedik. Benim için İnception İmbd'nin birinci sırasına layık filmlerden mesela... :) 

Evdeki Düşman'a gelince; uzun zamandan sonra izlediğim ilk korku filmi idi ve ailecek izlediğimiz için bazı yerlerde çok korkuyorum diye kastığım oldu başlarda. Ne yaparsınız, bir türlü korku filmlerine alışamadım. Sanırım ömrüm boyunca da anlayamayacağım, neden korkmak için film izliyoruz ki? Bana korku hikayesi anlatıldığında bile korkuyorum ben, böyle adrenaline gerek bile yok! =)

Ağustos 2017'de izlediğim 9 film;

Bir Zamanlar (Once) – 01.08.2017-Salı
Gelin Benim Olacak (Made Of Honor) – 01.08.2017-Salı
Felekten Bir Gece (The Hangover) – 01.08.2017-Salı
Yok Artık – 09.08.2017-Salı
Hayalet Dayı – 16.08.2017-Çarşamba
Küçük Ortak (2017) -18.08.2017-Cuma
Dev Avcısı Jack – 20.08.2017-Pazar
Esaretin Bedeli – 24.08.2017- Perşembe
Evdeki Düşman – 29.08.2017- Salı



5 Film İzledim, Eylül 2017'de; 4'ünü tavsiye ediyorum




Eylül 2017, film izleme konusunda Ağustos kadar verimli değildi. Ama Malefiz'le başlayıp, bugün Neşeli Ayaklar 2 ile bitirdiğim bu ayın en iyi filmi benim için kesinlikle "Ulak" idi. 

Malefiz; bu ay izlediğim en güzel animasyon film idi. Ailecek izlediğimiz bir filmdi yine. Bu aralar daha iyi ailecek film izliyoruz galiba. Angelina Jolie filmi izlemeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki, beni şaşırtan bir oyunculuk göstergisi idi bu film resmen... Hani Uyuyan Güzel filmini klasik biliriz ya, "kötü kalpli peri ve iyi kalpli kral".. Malefiz filmini izleyin ve bir de bu açıdan bakın diyorum... Benim için artık Uyuyan Güzel filminin hikayesi bu filmdir... :)

High Strung; uzun zamandan sonra izlediğim en güzel dans içerikli romantik filmlerdendi. Ben tam bir romantik film izleme tutkunuyum. High Strung klasik sayılabilecek bir konu da olsa, güzel işlenmiş bir film idi. Bu sebeple Eylül tavsiyelerime ekledim bu filmi...

Ulak; Çağan Irmak'ın izlemediğim filmlerinden biri idi. Sanırım neredeyse tüm filmini izlediğim tek yönetmen, Çağan Irmak. Her filmini zevkle izledim, sıkılmadım da. Ulak'tan çok sıkılacağımı geride kalmışlığı sebebiyle düşünmüştüm. Ama hiç tahmin ettiğim gibi olmadı. Beni bu hikaye öyle etkiledi ki; çocuk oyuncuların oyunculuklarına mı hayran kalsam, hikayenin anlatımı sırasında içine işleyen sahnelere mi? Bilemiyorum... 

Benim Ulak filminde favori oyuncum, Ezel dizisinde de oyunculuğuna hayran kaldığım Yağız Atakan Savaş idi. Bir repliği vardı Ferhat'ın, babasına birkaç kez söylediği; "Ulak gelecek, sana kalbinin karasını göstertecek. Gözünü kör eylecek. Bekle hele bekle, Ulak İbrahim sana gelecek!" Ah o Ferhat'ın babası için ne çok gelsin istedim film boyunca. Geri planda kaldığını düşündüğüm, az kişi tarafından bilinen şahseser filmlerden bence bu Çağan Irmak'ın filmi... İzlemenizi tavsiye ediyorum.

Neşeli Ayaklar 2 ise; birinci filmine bayıldığım animasyon filmin ne zamandır ikinci filmini de izlemek istiyordum. İzledim ama hem çok beğendim, hem de birinci film daha güzeldi de dedim. :) İzleyince pişman olunmayacak filmlerden ama her koşulda...


Eylül 2017'de izlediğim 5 Film;


Malefiz – 12.09.2017 – Salı
High Strung – 15.09.2017 – Cuma
Ulak - 16.09.2017 – Cumartesi
Eski Sevgili – 19.09.2017 – Salı
Neşeli Ayaklar 2 - 30.09.2017-Cumartesi


-- 2017 Ağustos ve 2017 Eylül ayında epey kendimi dinlediğim günler, anladığım - anlamlandırdığım zamanlar da yaşadım... 


Ağustos 2017 Kurban bayramı sebebiyle Antalya'da bitti, Eylül 2017'de de Antalya'da başladı... 

Neler mi yaptık Antalya'da; Köprülü Kanyon'u gezdikLunapark'a gittik, Phaselis'e gittik, Meromla beraber muhabbetlerin dibine vurmaya uğraştık, Merom ve abisiyle Okey oynayıp  Tabu partileri yaptık. Anı biriktirmeyi ziyadesiyle başardık... :)

Kalabalık ile geçen bayramı ardımızda bırakıp eve döndük, Kağanım anaokuluna başladı. Gerek 2017-2018 dönem derslerime, gerekse de fizik tedavi derslerime tüm hızıyla başladık.. Terapilerim güzel geçti bu ay, yine fazlasıyla dolu dolu ve fazlasıyla verimli. Yazısını bugün yazdım güzel gelişmelerimin, burada bulabilirsiniz o yazımı da...

Şimdi Eylül bitiyor, dolu dolu geçirdiğimi bildiğim bir Sonbahar başlangıcını uğurluyorum bu sefer. Artık çok şükür deyip, geçmişin kötü anlarıyla kıyaslarken sağlığımı mutlu oluyorum sağlığım hakkında. Dilerim geçmişimde kaldığını düşündüğüm anları da daha iyi canlandıracağım zamanla...


Bu iki ayda biriktirdiğim bir cümleler topluluğum var kendi adıma da, bu cümleler ile veda etmek istiyorum bu yazıma...

İçime tutsak ettiğim cümlelerim varmış meğer, ama tutsak ettiğim cümlelerin ve olayların bir o kadar beni mutlu etmesi durumu da varmış; bu iki ayda daha iyi anladım...

Anılar biriktiriyormuşum, zamanı şimdi ve geçmiş olarak ikiye ayırıp geçmişten aldığım derslerle geleceğimi yazıyormuşum meğer.

Kim nasıl görürse görsün, ben başarabildiğime ve başarabileceğime öyle inanmışım ki, baştan başlamaktan hiç bıkmaz olmuşum zamanla. Öyle ki; yine mi ya demeden, her şeye yeniden karar verip hiç olmamış gibi yeni kararlarla başlatabiliyor olmuşum anlarımı...

Sonbaharın giriş ayını uğurlarken de çekilmez olabiliyorum diye biliyormuşum ama ilk defa kendimi çekebilir olmuşum yeniden; çabalayınca oluyormuş meğer, oldurabilmişim de bu kadar çok konuşasım gelmiş. :)

Cesaret dolabilmek için karar almışım Ekim'e, başaracağım diyormuşum yine. Ve yılmadan güle güle git Eylül, diyormuşum yine. Hoş gel yeni ay Ekim 2017...

Mutluluk, sağlık ve huzur dolu; başarabileceğimize olan inancımızı hiç kaybetmeyeceğimiz bir ay gelsin yeniden. Ekim hoş gelsin hepimize. Sevgilerimle...


Tatlı Yorgunluk Mu - Eylül 2017 Terapilerim


Ne zamandır uzay terapilerimden ve fizik tedavilerimden haberler veremiyordum, bayram sonrası geldiğim gibi başladık oysa derslerimize. Haftanın iki günü fizik tedavi, iki günü uzay tedavi almaya devam ediyorum... Ama bir yandan da ders kayıtları başlamadan derslerime çalışmaya başladım ve şimdiden iki dersin ara sınav ünitelerini çalışmayı da bitirdim... Perşembe günü Yalova'dan geldiğimde, İnstagram hesabımda bunlardan bahsettim işte. İyi haberleri yazamadığımdan, soğukların "vurmayacak bu sefer kaslarımı" derken vurmaya başladığından bahsettim. Bir de o paylaşımımdan sonra buraya da bir şeyler yazmak istedim. O paylaşımım burada...

Bu yazı da bayramdan sonraki, Eylül ayının Fizik Tedavi ve Uzay Terapilerimin Gelişmelerinin yazısı... :)


3 hafta olmuş bayram tatili bitip yine evimize döneli. 3 haftada hiçbir şey yapamadım diye düşünürken, yapabildiklerimi yazınca yine mutlu oldum geçen gün... İlk hafta Uzay Terapide de, Fizik Tedavide de fizyoterapistlerim, 10 günlük bayram tatili boyunca aksatmadığım egzersizlerim sebebiyle kas kuvvetimin değişmediğini ve gerilemediğini söyleyip bu durumumu beğenmişlerdi... 2 haftadır da her ne kadar yorgun da olsam performansımı koruyabildiğim için mutlu ama havaların değişimi sebebiyle biraz yorgun geçiriyorum günlerimi. Yine de aynı durumumu koruma çabasında, egzersizlerimi aksatmadan devam edebiliyorum günlerime şükür ki... :)


İki Perşembedir üst üste terapiler sonrasında kaslarımda oluşan yorgunluğu, üstteki resimdeki pozisyonumda yatar iken dinlendirebiliyorum; pilates topum ayaklarımın altında iken, bacaklarımı gerip uzatmış iken. Bu durumu paylaşmak istedim; çünkü öylesine rahatlatıcı ki, belki size de yorgunluğunuzu geçirmenizde yardımcı olur... Bu pozisyon benim resmen kurtuluşum gibi, 4-5 aydır en sevdiğim yatış pozisyonum oldu. Hem belimi düzleştirip dinlendiriyor, hem de ayaklarımı gerdirip dinlendirirken kaslarımın çalışmasını da sağlıyorum bu halde. Bir de bu pozisyonda iken yaptığım egzersizlerim var; hem dinlendiren, hem çalıştıran hem de mutlu eden cinsten... 


Bayram tatilinden döndüğümüz günün ertesi günü, 11.09.2017-Pazartesi, Uzay Terapi'de Örümcek sisteminde bağlı iken Yürüme bandında bu zamana kadar yaptığım en iyi performansımı gerçekleştirdim. 3 set halinde olup toplamda 15 dakika yürüdüm. En güzel gelişmem buydu öncelikle... :)

Geçen hafta perşembe günü en son örümcek sisteminde yürüme bandında idim yine, ama bu sefer 6-7 dakika ancak yürüyebildim; çünkü epey yorgundum bir gün öncesinden. Eve döndüğümde bu yorgunluk, havanın güzelliği ile dinlenmeyi daha keyifli hale getirmişti balkonumuzda. (21.09.2017-Perşembe) 

Bu perşembe ise (28.09.2017), örümcek sisteminde iken güçlendirme çalıştık sadece. Epey yoğun ve dizlere yönelik güçlendirmelerdi yaptıklarımız. Fizyoterapistimin yapmamı istediği birçok denge hareketini, yapamayacağımı düşündüğüm halde yapabileceğime inanınca gerçekleştirebildiğimi gördüm. Bu duruma geldiğime çok mutlu oldum ama bir o kadar da yoruldum... Çok çabuk yorulmaya başlamalarıma 2 haftadır anlam veremiyordum ama yine havaların değişiminin etkisine girdiğimi anlayabildim. Havanın serinliğinden ötürü eve döndüğümüzde odama geçirip yatırdı bu sefer annem. Geçen hafta perşembe günü ile bu perşembe gününün ortak yönü yorgunluğum, farklı yönü ise hava durumu oldu bu sebeple... :)


Fizik tedavilerimde ise Yasemin ile güzel bir gidişat çiziyoruz yine üç haftadır. Soğuk havaların gelmesi ile son iki haftadır ev ödevlerim daha da ağırlaştı. Fizyoterapistlerim daha iyi olmam için uğraşıyor, bende onlarla çalıştığımız zamanlardan bana kalan zamanları, kaslarıma hem güçlendirme hem de bol bol rahatlama sağlayabilmek için kendi görevlerimi yerine getirmeye uğraşıyorum... 

Yasemin ile her dersimizde germelerimi yapıyoruz ve ilk başladığımızdan bu yana büyük gelişme olduğunu ve iyi gittiğimizi söyledi. Yasemin benim fizyoterapistim olmayı geçip, arkadaşım da oldu tanıştık tanışalı. Her hafta sadece hasta fizyoterapist olarak değil, iki arkadaş olarak da buluşuyoruz. Çok şükür... Bir dersin sonunda yüz üstü sırt çalışıyoruz, bir dersin sonunda da yatak ucunda otururken denge ve sırt-bel gerdirme...

Durumlar böyle yani şimdilik... Dinç ama biraz yorgun haldeyim, geçmişle kıyaslayınca da çok şükür demekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu perşembe Uzay Terapideki seansım sonrası fizyoterapistim performansıma, "100 üzerinden 101 vermiş" ve "102'de olabilirdi" diye eklemiş de olsa, buna da şükür diye avunmam bu sebepten... :)




Ve bu perşembenin hava durumu da üst resimde... Gün batımı, hava fırtınaya çevirmeden önce kendini kapatmaya yakın göğü patlatmaya hazırdı ama patlamaz halde idi. Olmadı tabii ki, beklediğimiz fırtına çıkmadı. Sakin gelsin diliyorum havalar, çünkü bu mevsim geçişini ağır geçirmekten korkuyorum hala. Kaslarım bu sefer daha hafif üşüyor olsa da, yine de çok çabuk yorulmama engel olamıyorum. Bu durum artık kaçınılmaz bir şey, benim yapabileceğim tek şeyin kendimi daha çok korumaya devam etmek olduğunu da artık kabullendim. "Neler yapabiliriz"e odaklandık Yasemin ile dün...


Hareketlerle güçlendirmeye, beslenmeme dikkat etmeye devam ederken; yüz üstü yatıp ayaklarımı tersten gerdirmeye başlamama ve bunu her akşam ihmal etmemeye dikkat etmeme karar verildi dün Yasemin ile... 


Diyeceğim o ki; terapiler güzel gidiyor, havalar da fena değil. Yorgunluklarım şimdilik tatlı, daha fenalarını da gördüm ve Allahım o fenalardan korusun diliyorum. Bu kışı da sağ salim atlatacağım inşaallah, hazırlıklara şimdiden başladık. Malum üşümek kaçınılmaz kas erimesinde ama önlem almak ise farzı bu durumun. Allahım her birimizin yardımcısı olsun inşallah.

Fizyoterapistlerimin beni bir yandan kontrollü yorması ve de rahatlatma çabaları, benim yorulmam ve kendimi rahatlatma çabam; biliyorum ki her birinin yeri ayrı ve birbirini tamamlayıcı. Umarım hep bir arada ve sapasağlam devam eder bu güzel çabalar ve gelişmeler.. Sevgiler... :)


26 Eylül 2017 Salı

Öğrendim - Aşuk İle Maşuk (2014'den Bir Yazı)


Taslaklardan bir yazı ile çıkıyorum karşınıza yine, öyle çok biriktirmişim ki bloğumun taslaklar kısmında yazılmış yazıları- yarım bırakılmış yazıları ve sadece ismini yazıp hiç elimi sürmediğim yazı başlıklarını... Bugün, neden yazıp bırakmışım dediğim birçok yazı başlığını sildim ve karşıma bu yazı çıktı. En son düzenlemelerini bile yapmışım ve öylece bırakmışım, son kaydetmesi 26.10.2014 idi; ben bu notu yazmaya başlayana kadar... 

İyi okumalar olsun o zaman, Aşık İle Maşuk'u öğrenmiştim o zaman ve şimdi yine o günlere gittim. O anı en net biçimde hatırladım. İnanır mısınız tek bir düzenleme yapmadan da yayınlıyorum şu an; 2014'den bu yazı, neden taslaklarda kalmasına izin vermişim ki? :) 

Sevgilerimle... :)


Aşuk İle Maşuk


Bir film izliyordum; Bayramda annemler bayram gezmesinde iken, ablam ve görümcesi Berrin ablam da Gelibolu'da Eniştemin annesinin evini süpürürken. Yalnızdım odada, karşıma bir dizi oyuncusu Aşuk ile Maşuk gibi dedi. Ne sahneyi hatırlıyorum şimdi, ne de dizinin hangisi olduğunu...

Düşündüm de duyduğumda, Aşuk'un seven kişi, Maşuk'un da sevilen kişi olmasından başka bir şey bilmiyorum. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun gibi bir hikayesi var mı acaba dedim. Not aldım kenara araştırmak için. Araştırdığımda gördüğüm, şu yukarıdaki dansa konu olan orta oyunu gösterisi karakterleri idi. Bilmiyordum bu ikiliye Aşuk ile Maşuk denildiğini. Siz biliyor muydunuz? Bilmeyenler için söylüyorum, çok garip değil mi? :)

Araştırdım Tasavvuf Edebiyatında, Seven ve sevilen kişilere verilen isimler olduğunu. Ancak bir hikayesi olduğuna dair hiçbir şey bulamadım. Oysa ne hayaller kurmuştum. Ancak şöyle deniliyor. "Tasavvuf Edebiyatında, Aşuk: aşık olan, Maşuk ise kendisine aşık olunandır.. Bir de Rakib var deniliyor, aşuk ile maşuk'un kavuşmasını engelleyen 3. şahıs. Tasavvuf edebiyatında Maşuk'tan kasıt Allah'mış. Aşuk ise, kendini Allah sevgisine adamış olandır."

İnternette araştırdığım kadarıyla, anlatabilmeye çalıştım. Görmeseydim duymasaydım, üstteki resimde bulunan dans kıyafetlerine bürünen kişilere verilen isimlerin de Aşuk ile Maşuk mazmunlarından geldiğini bilemeyecektim sanırım... Not almak bundan ötürü faydalı oluyor işte... :) 

Buradanburadan ve buradan okuduklarımdan yola çıkarak yazdım üsttekileri. Tasavvuf Edebiyatına ve Divan Edebiyatına dayandığını hiç düşünmezdim Aşuk ile Maşuk teriminin. Not almanın bundan ötürü faydası çok oluyor bana işte. Buyurun buradan yakın. :) Ayrıca, annem ve babama da sordum dün akşam öğrendiklerimi anlatmadan önce. Üstteki orta oyunu sahneleyen dansçılara verilen ismin Aşuk ile Maşuk olduğunu onlarda benim söylememden ötürü öğrendiler.


“Kimi âşık görecek olursan, bil ki o maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla birlikte maşuk tarafından sevildiği için aynı zamanda maşuktur da,” diyor Yüce Mevlâna. (İşte şimdi anladım bu cümleyi)



Aşık ile Maşuk'un hikayesi olarak ise bahsettiği, sevgiliye ben diye değil ben senim diye gelmekten geçermiş. Özdemir Asaf'ın bir şiirindeki sözleri tam anlatıyor bu durumu, direk aklıma o geldi bunu okuduğumda da;


"Kim O'' deme boşuna
Benim ben...
Öyle bir ben ki gelen kapına,
Baştan başa sen...

Özdemir Asaf.

24 Eylül 2017 Pazar

Pazar Yazısı #37 - Şanslı Pazar


Bazı pazarlar yeni haftaya hazırlık ile geçiyor, bazısı da ailecek veya sevdiklerinle vakit geçirerek... Bugün ikinci gruptaki durumla başlayıp, birinci durumla tamamlanan bir pazarı geride bırakmak üzereyiz şimdi. Şansımın döndüğü bir pazar idi benim için, bir de kendimi anlamlandırıp toparladığım bir pazar idi; 1-2 aydır kimseyi yenemediğim okey'de ablamla bir olup bugün iki oyun aldık, annem ile eniştemi yendik... :)



Bayram tatilinde Antalya'ya gittiğimizde de okey oynamıştık Merom, Gizoşum ve Meromun abisi Tolga ile ama olmadı, bir türlü orada kimseyi yenemedim. Tam şansım döndü derken de, son akşam oyunu yarıda kesmek durumunda kalmıştık. Bu hafta içinde de Damlam ile beraber olup, annem ile babamı aldık karşımıza ama yok yine yenemedik. Sanırsınız üzerimde bir şanssızlık çöreklenmiş, ben artık öyle sandım da... Şaka bir yana, buna takılmıyorum ama şanssızlığımın bacağını kırmışım gibi de hissediyorum biraz ister istemez... :) 

Bugün kahvaltıda bizde idi ablamlar; Pazar günlerini seviyorum, ailemin bir arada olmasını ve onlarla hep beraber vakit geçirebilmemize imkan sağlıyor... Kendimi de geçtim artık, en çok Kağanım için iyi oluyor bu durum. Her birimizi çevresinde buldukça daha da değişik bir moda bürünüyor. Bugün pazar olduğundan herkes evde olacaktı, bir tek babam mesaisi gereği evde değildi... Kahvaltı sonrası Kağanım okey torbasını görmüş, "oynayalım" dedi getirtti. "Tamam" dedik; önce oturttu hepimizi, sonra da türlü mızıkçılıklarla masayı bize bırakıp gitti. Biz başladıktan sonra da geri gelince, bu sefer de bize küstü yanımızda oynamak istemediği için. Daha sonra kendi başına oynamaya karar verip, diğer okey taşlarını aldı ve kendince köşesine çekildi kuzum...


Bizse Okey'e bir hedef belirledik önce, 3 setlik oyunda yenilen taraf bir dahaki haftalardan birinde pikniğe götürsün tüm aileyi dedik... 3 seti, ablamla ben 2 setlik oyunda 2-0 yendik annem ile eniştemi. Cadı kahkahalarımızı atıp, annem ve eniştem ile çok eğlendiğimiz bir gün oldu bugün böylece... :)



Şanssızlığımı üzerimden attım bugün, bu okey oyunu bahanesiyle. Yani bu büyük bir şey değil gibi belki de, çok küçük ama güzel bir durumdu... Bir batıl inanç gibi mi görürsünüz bilmem, bazen insan herşeyi üstüne üstüne geliyor gibi görüyor hayatın içinde. Uzun zamandır kendimi bazı durumlarım sebebiyle herşey üst üste gelmiş gibi hissediyordum. İsteklerimi tam yerine getiremiyor ve sıralı günlerde duygularımı yeterince tam yaşamıyor ve anlamlandıramıyor hissediyordum sanki... 


Hayattan bir işaret bekliyor gibi hissedersiniz hani böyle durumlarda ve sonra küçük gördüğünüz somut bir tek şey karşınıza çıkar da ona sarılmak istersiniz. Öyle bir şey bu işte... Bugünkü bu etkinlik benim için aynen böyle bir şeydi. Yenmek miydi seni böyle hissettiren diyeceksiniz şimdi, orası işin komedisi ve eğlencesi. Doyuma götüren şey, ondan aldığım ufak bir işaretti sanki...

Önüme evrenin koyduğu engelleri yıkmak için yeni bir başlangıç olarak görmeye başladım ister istemez bugün... Yani bu okey unsuru çok büyük değil basit bir olgu ama bu pazarı benim kafamdaki çok küçük ama şanssızlık konusunda yılmaz bir his duyduğum durumları silip attı gibi bir şey... Yani yenilsem de durum böyle olacaktı biliyorum! Çünkü bugün beni doyuma ulaştıran şey yenmek değil, ailem ile bir arada yaşadığım kendimi iyi hissettiren komedi ve duygu hali idi... 


Artık hafif halde kurtulabildiğimi düşündüğüm ama yine de her defasında anlatılamaz duygulara sürüklemeye devam edebilmesine şaşırdığım "mevsim geçişi-Eylül etkisi" sebepli biraz da bu durumlar... Eylül'ün etkisi geçiyor yavaş yavaş, bende toparlanıyorum ama her defasında bana bile garip gelen haller içinde kendimi bulmayı hala sevemiyorum. Ama buna da şükür... Yeni haftaya kendimi şanssız, karmaşık hissettiğimin üstüne, üstteki son oyunu da kazandığımız ıstakamdaki numaralar ile girelim hep beraber. Olur mu olur, şans illa ki yine döner ve döndü de bence bizden yana... 


Mevsim geçişi etkisini geride bırakıyor ve ben kendime geliyorum. Yeni hafta bunun etkisiyle başlayıp, hayata yeniden akabildiğim günlerle dolu olsun; benim için de, cümlemiz için de. Mutlu bir haftaya olsun, sevgilerimle... :)

21 Eylül 2017 Perşembe

Aktur Lunapark, Antalya - 03.09.2017


Yıllar sonra ilk defa Lunapark'a gittim, 3 Eylül 2017 akşamı Antalya'da... Daha öncesinde en son 12-13 yaşında iken gitmiş olmalıydım, diye hatırlamaya çalıştım akşam boyunca. Sonra anladım ki, hatırlayamadığım kadar uzun zaman olmuş...

Lunapark Bayram tatilimizde gezdiğimiz ikinci günümüzde gittiğimiz yerdi işte, anlık bir kararla gidiverdik; bayramın 3 gününde... Antalya'ya giderken yanımıza alamadığımız tekerlekli sandalyem sebepli, akşamın 10'una doğru bulabildiğimiz açık hava tek yer çıktı karşımıza; tekerlekli sandalye bulabileceğimizi düşündüğümüz Lunapark... Yıllar sonra gittiğim bir Lunapark'ta hislerimi kontrol etme şansını elde ettim bu sayede işte; ne hissediyorum, ne istiyorum ve de küçüklüğümün büyülü dünyası üzebilir mi acaba beni, yeniden cezbetmesinden ötürü? Üzmedi, aksine hisleri ortaya çıkardı. Ölçtüm biçtim, ben adrenalini bu anlamda hiç özlememişim...



Aktur Lunapark'da eğlence, annem Gizem ve Yurdagül yengemin hız trenine binmesi ile başladı. Tabi dayımla beraber onların bu pozlarını çekmemizle bir de... Onlar yukarıda döne döne dolaşırlar iken, Mustafa dayımla aşağıda fotoğraf çekinerek ve onları takip etmeye uğraşarak vakit geçirdik... Bir 5 dakika kadar sonra yanımıza geldiklerinde, hepsinin yüzünde kocaman bir gülümseme ile eğlenmiş ve yukarıda birbirlerine bağırarak streslerini atmış olduklarını anlatıyorlardı... :)

O akşamın birkaç görüntüsün İnstagram story'de paylaşmaya başladım üstteki fotoğrafla başlayarak... Sevdiklerimin mutluluğu ile epey eğlendim, binmeyi hiç istemediğim birçok lunapark oyuncağı arasında olduğumu hissettim bol bol. Ama beni ışıklar ve müzikler cezbediyordu, onların arasında ve açık havada sevdiklerimle geziyor olmak güzeldi. Beni en çok etkileyen, rengarenk ışıkları olan oyuncakların etrafında dolaşıyor olmaktı. Bir tek ışıklar küçüklüğümü anımsattı güzelce...


Annemler hız treninden indikten sonra Merom aramıştı, "neredesiniz?" Diye. Yerimizi bildirdik ve onlar da geldi. Kadro genişledikçe eğlence daha da arttı. Her ne kadar çok fazla oyuncağa binilmemiş de olsa, güzel bir akşam olmasına vesile olanlarla üstteki fotoğraflarda idik işte; Lunapark'ın içinde ve giriş-çıkış kapısında...


İnstagram Story'de o akşam paylaştığım diğer resimler üstteki kolajdakilerdi... Meryem ile Gizem Captan Barbarossa isimli gondola bindiler mesela İncim ve Tolga ile beraber geldikten biraz sonra. "Captan Barbarossa olsa bile güvenemem." diye bir espri yaptım İnstagram üzerinde. O gece gerçekten hiçbiri bana göre değil gibi geldi, ayakta da olsam binmek istemezdim şuna da dedim kendime hep. Küçüklüğümde de böyle idim, diye düşündüm sonra. Korkaklık mı dersiniz, mizaç mı?

Bu konularda bile canım tatlı galiba hala... Bir zaman paraşütle Fethiye yi turlama hayali kuruyordum oysa, sanki üzerinden 5 değil de 15 yıl geçmiş gibi... :) Heyecanın fazlasına tahammülüm bitti galiba artık..


Dayım ile Gizeme hayret ettim o akşam, Gondol'dan önce "Crazy Dance"a bindiklerinde... Crazy Dance'ın ne fotoğrafını ne de doğru dürüst videosunu çekebildim. Öyle sağlam duran bir şey değil ki, müzik ve ışıklar eşliğinde oturduğun platformu her tarafa döndürüyor. Belki sapasağlam olsa idim, ona binebilirdim bir tek; en fazla sonunda kusardım belki. Ama epey sallayıp oturduğun yerde allak bullak edene kadar her yere döndüren ve ışıkları acayip derecede keskin ve hızla yanıp sönen değişik bir dönence tarzı bu oyuncağa da dayanamazdım. Yok yok, ben böyle iyiyim.. :) 

Dayım bel fıtığı olmasına rağmen bindi ama öncesinde bu kadarına ihtimal verebilsem binmez idim dedi indiğinde. Neyse ki bir şey olmadan da indiler baba kız... Gizem epey eğlenmiş ama onun da başı çok dönmüş. Dayıma gülüyordu indiğinde, allak bullak olmuşlardı hani onlar bile... 

Meroma hayret ettik o gece bir de, Ranger'a bindi tek başına; yanında onun gibi cesaret edip ona eşlik edecek kimse olmadı. Sizi tepe taplak bile bırakan oyuncak var ya hani, işte ona bindi tek başına. Ve ben hiçbir şartta binmek istemezdim o oyuncağa. İnsan korkudan dilini yutar, bayılır ayılır yine bayılır o alette... Ama Merom nasıl gitti ise, ağzı daha çok gülmekten açılmış halde geldi. Bir daha olsa binerim diyordu üstelik, adrenalin işi işte; benlik değil maalesef... :) 




Lunapark gecesi bana küçüklüğümde bir kez bindiğim Balerini ve de onda bile nasıl korktuğumu, en sevdiğim Lunapark oyununun ise Çarpışan Oto'ya binmek olduğunu anımsattı. Her birinde dudağımda gülümsemem ile "geri döndürmeyi de bir kez daha yaşamayı da istemediğim" ve az-öz yaşadığım bu duyguları hatırladığıma sevindiğimi hissettiğime mutlu oldum... :)


Pek burada yazmadığım ama derinden hissetmeye hep devam ettiğim bir şeyi orada bir kez daha acı tatlı fark ettim işte; dans etmeyi çok ama çok özledim... Çalan her türlü müzikle ayağa kalkıp dans etmek istedim. Dans etmek istedimle geçiştirebileceğim bir histen de ibaret değil ama bu, yazısını yazdığımda ancak beni anlayabileceğinizi düşündüğüm derin bir özlem benimkisi... O ışıklar ve müzikler arasında çok derinden hissedip bunları dönünce yazacağım dedim kendime o gece sık sık, şükür ki yazıyorum. Daha fazlası da gelecek ama...


O gece Lunapark eğlencesi, annemlerin 3lü şekilde binip başlattıkları gibi hız trenine binmeyi tekrarlamaları ile bitti. Söylediklerine göre bu seferki daha uzun ve de daha dolambaçlı imiş. Geceyi başladıkları gibi birbirlerine bağırarak bitirmişler... :)

Lunapark bana beni anımsattı da, çekemedi o gün kendine. Ayakta olsa idim gideceğim yer dans partisi olurdu herhalde, Lunapark artık benlik değilmiş; çok küçüklüğümde kalmış hatırlayamadığım kadar. O gün sevdiklerim eğlendi ben de eğlendim, onların heyecanlarıyla mutlu oldum ki en iyisi de bu idi galiba... :) 

Sevgiler... (:

20 Eylül 2017 Çarşamba

Kağan Anaokuluna Başladı - 18.09.2017


2017-2018 Eğitim-Öğretim yılının başlaması ile Kağanım da anaokuluna başlamış oldu bu sene. Maşallah, artık resmen okullu olma yolundayız artık çok şükür... :) 2 sene kreşe gitmiş olmasından sebep olsa gerek, endişeleri olsa da adapte olması kreş dönemine göre daha iyi oldu. Şükür ve maşallah ki, Anaokulu dönemine de eriştik. Bu yazı, uyum haftasından itibaren alıştırmaya çalıştığımız bu dönemi hep hatırlanmak için yazılıyor tarafımdan... :)

İlk gün biraz "korkuyorum" lafları ile dolu idi sabah Kağan. Bizi Yalova'ya tedaviye götürmek üzere evden alan servisimiz Kağan'ın okulunun başlamasından 1 saat önce geldiği için, yeğenimi akrabamıza bırakıp gitmek durumunda kaldık. Ama atlamadan telkinlerimizi ve öğütlerimizi belirtmeden gitmedim o sabah. Korkusunun belirsizlikten olduğunu biliyorduk, biz bile bu yaşta yeni ortamlara girerken tereddütlü oluyoruz. 


Bu fotoğraf, uyum haftasını saymaz isek ilk gün yaptıkları boyama etkinliğinden... :) 


Pazartesi günü Yalova'ya gitmeden önce kahvaltı sonrasında, ilk okul günümüz için konuştuk biraz. O gün okula gideceği aklına geldikçe sık söylediği cümle şu oldu; "Öğretmenimi sevdim ama okumaktan korkuyorum. Ben okuyamamam ki şimdi.." Hissettiği korkunun sebebinin, belirsizlikler karşısında ne yapacağını bilememek olduğunu biliyorduk birkaç gündür. Ona tekrar bunu anlatmaya çalıştım, 

"Kreşte ne yaptı iseniz, bir benzerini bu okulunda da yapacaksınız. Henüz okuma yazma öğrenmek yok Kağancım." dedim. 

Az biraz ikna oldu, ama "Şimdi gidip ne yapacağım ben orada?" dedi bu sefer de. 

"Anaokulu okuyacaksın, okumayı da seneye öğreneceksin." dedim. 

"Nasıl yani?" diye sorunca anlatmış bulundum. "Seneye birinci sınıfa geçeceksin, okuma yazmayı o zaman öğrenmeye başlayacaksınız." "Sonra da ikiye mi geçeceğim?" diye sordu. Tabii ki iki rakamını sevdiği için gözleri parlayarak. :)

"Aynen öyle dedikten sonra saymaya başladık beraber, "Sonra 3, sonra 4..." diye 16'ya kadar. "Ta ki 16'ya kadar Kağancım..." dedim en son.


Uyum haftasına da pek katılamadı kuzum belki de bundandı tereddütü daha çok... Ama şükür ki atlattık, bol bol konuşarak... :) Uyum haftasında bir tek Cuma günü gidebildi arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle tanışmaya kuzumuz. Cuma günü öğretmen ve arkadaşları ile tanışmış da, nihayet çok da sevmiş öğretmenini. Anneannesine şöyle demiş o gün, "Anneanne korktuğum gibi olmadı, oh öğretmenim kızmış ve çok da güzelmiş." :) Öğretmen önemli mesele, hele ki Kağan gibi az biraz detayları düşünen bir çocuk ise; daha da önemli mesele... 

Babam geçen Perşembe (14.09.2017) okula götürmüş, eline poşetini tutuşturup sınıfına bırakmak üzere ama dediğim gibi uyum saatlerini yanlış bildirmişler yetişememişti ikinci sefer kuzum. Madem geldik okulunu iyice tanısın, diye okulu gezmişler beraber o gün. Atatürk'ün sözü ile oluşturulan şu köşede fotoğraf çekmiş babam yeğenimi, yukarıdaki resimde; "Yalnız tek şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak." yazıyor panoda... 

Hangi öğretmenim söylemişti hatırlamıyorum ama ortaokulda iken bir öğretmenim; "çalışkan olmaya devam edersek, bize hiçbir şey olmaz." demişti bize bu söz üzerine. Küçüktük ama kalmış aklımda, unutmamışım. Hayatının her anında çalışkan olur ve sorumluluklarını bilir yeğenim de umarım... Çalışkan olmak fayda verirmiş çünkü insana ve yormaz "çalış" lafını duymak kadar insanı...


Kağanımın evdeki resmi de 18 Eylül 2017'den, diğerleri ise bir önceki Perşembe gününden... Bu aralar parmaklarıyla iki hareketi yaparak poz vermeye yine epey meraklı. En sevdiği rakamın iki olmasının etkisi elbette ki büyük bu durum içerisinde... :)


Bu aralar biraz Altınova takıntımız var, bu yaz Antalya'daki tatilimizde metro duraklarından en sevdiği durağın ismi. Bir de Yalova yolu üzerinde de görünce Altınova'yı, artık Kocaeli ve Altınova ismini sayıklayıp durur oldu iyiden iyiye... İlk Anaokul günü sabahı bana şunu dedi en son Kağan, beni en şaşırtan ve en güldüren de bu konuşmalarımız oldu; 

"9. yaşımdan sonra Altınova'da okuyacağım ben o zaman. Ya da Kocaeli'de." 

"Tamam üniversiteyi orada okursun olur mu Kağancım?"

"Olur. Üniversiteyi Kocaelide okuyacağım."

Ben kanatlanıyorum bu sözlerden sonra tabii ki, kuzum daha şimdiden plan program yapıyor. Gelecek adına planların hep sağlam olsun, hayatını şekillendirebileceğin kadar çalışkan ve ayaklarının üzerinde kararlı dur Küçüğüm. Seni seven ailen ve bizler yanında olmaya devam edeceğiz, Allah izin verdikçe... Allahım gönlüne göre verir inşallah yeğenim.. =)

Allahım tüm çocuklarımıza zihin açıklığı versin ve de sağlam kararlar alıp yollarını çizebilsinler. Gönüllerince mutlu yaşasınlar inşallah... Allahım isteyen herkese de yeğen sahibi olmayı ve bu güzel günleri yaşamayı nasip etsin. Eğitim öğretim yılı tüm öğrencilerimize hayırlı olur umarım. Sevgilerimle... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...