23 Haziran 2017 Cuma

İnternet Günlüğüm 2017 #2 - Değişiklik Arama Mevzuum


Sevgili İnternet Günlüğüm;

Değişiklik arayışım hâkimdi yine bu ara, ne şu andan memnun olmadığımdan ötürü bu ne de geçmişte düşündüğüm hayatın bu olmadığından. Esas nedeni şu ki, insan hep faydalı olmayı diliyor ve bende hep olduğu gibi şu an fazlasıyla bunu dilemeye devam ediyorum... Şu aralar bu dediklerime dair bir şeyler gerçekleştiremesem de...



Zaman geçiyor, yaş büyüyor, hal böyle olunca geçmişimizde kurduğumuz hayaller daha da gün yüzüne çıkıp gerçekleştirmemiz adına şekilleniyor. "Esas istediğim şudur" dediğinizi yapamadığınız an sizin en büyük hayal kırıklığınız olabiliyor.

Gel gelelim bununla da sınırlı kalmayıp, bugünü düşlediğiniz anlar uzak gelmeye başlıyor zaman zaman... Böyle anlarda kendinizi soyutlayıp yeniden dinlenmeye çekilme ihtiyacı duyuyorsunuz; değişiklik arayışımda hissettiğim değişimler vardı yine ve ayak uydurmaya çalıştığım süreçlerdi bunlar... Ben ne mi yaptım? Buyrun anlatıyorum...



2017 Haziran ayındayız, yarıyı da geçtik bu ayı da bitiriyoruz diyebilirim. Düşünceler şekillenmeye devam etti bu senenin ilk 6 ayında da. Bu seneye dek geleceğe bazı düşündüklerimden utanırdım, hayal ettiklerimden. Yani şöyle ki; bulunduğumuz konumda iken geleceği hayal ediyoruz ya, sanki şu andan şikâyetçiymişiz gibi. Oysa aksine, şu anda mutlu ve geçmişe göre daha sağlıklı da olsak ideallerimiz oluşuyor her dönem geleceğe doğru aslında. Gelecekte olmak istediğimiz başarmak istediklerimizi hayal ediyoruz istemsiz… Bu vazgeçemediğimiz bir alışkanlığımız...


Bu durumlarda bazen kendi adıma utanıyordum işte, ta ki Mayıs ayındaki yeniden gelişmelere erişene kadar. Şimdi içinde bulunduğum değişim ve gelişim arayışında mutlu da hissediyorum kendimi. Artık biliyorum ki, bu durum şu anı beğenmediğimden değil; neden öyle hissediyorum bazen bilemiyorum ama, gelişmeyi ve de hayata faydalı olarak yaşamaya devam etmeyi istediğimden bu arayışlarda bulunmam gerektiğini hissetmem…


Bu seneki ders dönemim, değişiklik arayışlarım ama hayallerimi gerçekleştirmek üzere ertelemelerimle dolu geçti yine. Hayallerimi duraklattım epeydir. Ömrüm boyunca, hastalığım sebebiyle en dibe battığımı düşündüğüm süreç olmadı çok şükür ki; 2013’ün Haziran ayında son atağımı geçirdiğimin ilk günü haricinde... Ama deli düşüncelere kapılıp, değişmeyeceğini umduğum anlar ve de aralıklarda, yazmayı ve de hayal kurmalarımı bıraktığım oldu sadece. Son 2 senedir de bu durum daha fazla yinelenir oldu… Bu son 6 ay ise; yazamamalarıma da hayal kurmalarımı reddettiğim anlarımda da, yaptığım tek şey zihnimi her defasında boşaltmak ve de düşünmemeyi tercih etmem oldu. Sonucunda yine değişiklik arayışlarımın şekil bulduğunu bildirmeye geldim…

Yani şöyle ki; bitirmem gereken bitirmek istediğim derslerimin varlığı çok fazla odaklanmamı gerektiriyordu, bunun haricindeki gelecek hayallerimi bir süre dinlenmeye aldım-erteledim. Çevremde çok kavga edildiği veya kötü haberlerin varlığıyla dolu geçirdiğim günler de oldu, yine yazmayı reddettim…



Derken günler geçtikçe, içimi düşüncelerimi ve de değişik tepkiler verip karışan taraflarımı yeniledim. Sakinleştirdim düşüncelerimin yoğunluğunu bir nevi. Eski kurduğum hayallerin ve de yapmak istediklerimin varlığını bile unutmuşum meğer; tek yaptığım şeyin ertelemek olduğu, yapacağım deyip zihnimde tutmaya devam ettiğim gelecek düşlerimin vaktinin gelmesini beklerken hatırladım şükür ki…



İş hayatına atılabilirim demiştim Nisan 2017'de. İlk başvurularımı da yapmaya girişmiştim. Ancak çok geçmeden, henüz -o kadar da değil- "Erken" dememiz de gerçekleşti. Oysa iş hayatına atılmamı öne süren bizlerdik ailemle, geri adım atan da bizler olduk 1,5 ay sonrasında. Üzüldüm, istediğim iş hayatına atılıp "kendimi hayallerimdeki gibi gerçekleştirmekti". Şimdi bu sefer de belki Eylül'e belki de daha sonrasına kaldı. Ama vardır bir hayır diyorum yine şimdi, iş hayatına atılmayı ertelemem sağlık sebeplerimden ötürü iş ortamına ayak uydurmamın zorluğundan sebep oldu...


Evet, şunu anladım ki; yapmak istediklerimizi karmaşık his ve işlerin arasında yapamayacak boyuta geldi isek, ileri bir tarihe atıp içimizde sadece boyutlarını bulana dek kısa notlar alıp fazla düşünmemek gerekliymiş. Sonrası günlük güneşlik olabiliyormuş inanalım yeter ki…


Hep bahsediyorum, çoğu zaman yazmaya başladığımı, çoğu zaman yazamadığımı, çoğu zaman kafamın karıştığını ve belki de başaramayacağımı; hayat hikayemi yazma hayalimle ilgili… Ben hikayemin nasıl yazacağım konusunda şu ana dek kaç kez fikir değiştirdiğimi bilmiyorum bile, ama esas olarak nasıl yazmak istediğime ertelediğim çerçevenin sonrasında ulaştım...


Değişiklik arayışımda, eski yeni her şey çıktı karşıma. Mesela çok ama çok istediğim, büyük bir kitleye kendimi anlatırken yardımcı olabilmek mevzuusu. Çok basit geliyor belki okurken ama ölmeden önce böyle bir amaca hizmet edebilmiş olmayı ta ergenliğimden beri istiyorum. İşte tam geçmiş gelecek, -olması için hayaller kurup umut ettiğim şeylerin arasında biriktirdiğim düşlerimde- nelerin saklı olduğunu unuttuğumu fark ettim; beklemeye aldığım hayallerimin gerçeğe kavuşturma sürecinde değişiklik arayışında ve yenilenme arayışında iken…

"Bunları neden anlatmıyorsun? Neyi unuttun, neden unuttun Didem?" Dedim kendime ve geçmişe ait esas unutmamam gereken ne varsa onu yeniden bu an’a çekebildim. Hepsi değilse de büyük bir kısmı, kendimi sakinliğe alabilmeyi başarabilmekti. Kendimize yüklenmemek gerekiyor bazen…

Değişiklik arayışımda gün yüzüne çıkan bir şey daha var ki, son 1,5 senedir çok ama çok fazla dilime düşer oldu. Bir İtalya hayalim var benim, gönlümün bir yanı İtalya’ya akıyor istemli-istemsiz. Gerek televizyonda, gerekse ilgimin şekillendiği zaman dilimlerindeki geçmiş zamanlardan şimdiye dek uzanan bir düş bu. Bütünleşti ve öyle büyüdü ki, şu an gidemiyorsam da hayallerim yetiyor. İtalyanca öğrenmeye başlamıştım kendi kendime bir ara, birkaç aydır bu konu üzerine bir yazı yazacağım derken bu konuyu da ihmal ettim. Bu konuya detaylı bir giriş de yapacağım, belki bu ayın sonuna yetişir belki de bir daha ki aya…


Değişiklik arayışlarımın arasında iş hayatına atılabileceğimi düşünmelerim vardı ki, bu hala henüz olabilir gibi görünmüyor. Bunu da fark etmem Haziran ayının ortasına ulaşmak üzere iken oldu. Ve yapmam gereken şeylerin yoğunluğu içine girmeden, dingin kafa ile girişmem gereken esas şeylerin bütünlüğüne ayrı ayrı odaklanabilmeyi dileyerek bu yazıyı yazmaya başlamıştım işte…



Belirtmeliyim ki; üst fotoğraftaki halime aldanıp, söylediğim maddeleri sonuçlarına kavuşturduğumu sanmayın. Kavuşturabilecek miyim onu da hala bilemiyorum. Kendime inancımı sürdürüyorum, "başarabilirim" diye hatırlatmayı ihmal etmiyorum. Ancak şu var ki bir süredir beynimi tek bir yere değil, böyle birden fazla noktaya odakladığımdan olsa gerek sonuçlara varamıyordum. Dersler ne zaman bitti, biraz rahatladım. Ama değişiklik arama mevzuularım, kararlarımı şekillendirmiş olsa bile, kafamın karışmasına engel olamamıştı ne yazık ki son 6 ayda...

Diyeceğim o ki; ne iş hayatına atılabiliyorum, ne de kendimi esas doyuma ulaştırabildiğim şekilde yazabiliyorum. Bu ara yapabildiğim en güzel şey, sağlığıma daha da fazla odaklanabilmek. Bu konuda yazabilirim, yazmaya da devam edeceğim. Sadece yine ama yine zaman...


Bir yazının daha sonuna geldik bile. Arada dinlenmek ve de değişiklik arayışlarına kendimizi bırakmak, esas anın bütünlüğünde hayalleri ve planları da ileri tarihlere bırakmak gerek. Esas olarak o zaman sisteme bütünleşebileceğiz belki de. Bugün İnternet Günlüğüme bunları yazıp devam etmek istedim...

Velhasıl, hayallerden ve de yazmalardan uzun süreli vazgeçmek diye bir şey var ama bırakmak diye bir şey yok; olmasın da inşallah. Değişiklik arayışlarımız güzel yerlere varsın, dileğim bu. Sevgilerimle…

17 Haziran 2017 Cumartesi

Not Aldım Veya Not Ettim #33 - Dinlenmek, Gözlemek, Sevmek...


Ne zamandır bir tam yazıyorum bir kayboluyorum buralardan. Yine ihmal ettiğim Not Aldım Veya Not Ettim yazı dizimle geri dönüş yapayım dedim. Dönemin son sınavlarına girmeden önceki son haftalara doğru azalan yazma durumumu, o zamandan bu yana aldığım notlarla telafi edeyim diyorum. Başarabilirim ve yeniden dönebilirim buralara inşallah...


Durup Dinlenmeli!


Pek fazla yazamadığım süreçte bolca gözlemledim yine, çevremdekileri ve de en çok kendimi. Bu üstteki resmi Nisan ayında Bursa'da bir çadır şenliklerinin bulunduğu sokak üstünde annem ve ablam gezerler ve Kağan ile ben onları arabada bekler iken babam çekmişti... Arabada, evde ve de birçok yerde, bulduğum her fırsatta durup gözlemlemeye sınavlardan sonra daha çok fırsat bulabildim. Kafam biraz ferahladı, en azından sadece aklımda daha çoğunlukla dersler yok; dönem sınavlarının bitmesinden beri. Geçenlerde açıklandı da, iyi de geldi şükür yine sonuçlar. 5 dersin 1'i zayıf geldi sadece, bir dahaki seneye o dersi tekrar alacağım bakalım... :)


Durup dinlenmek konusunda not aldığım bir cümle vardı, Aşkım Kapışmak'ın şu sözü;

Bazen dur ve sadece izle! İşte o an, yavaş yavaş önüne dökülecek gerçekler. Sonra yüzüne hafif bir tebessüm yakışacak. Aşkım Kapışmak. 

Durdum, izledim ve izlemeye devam ediyorum. Bu sıra Aşkım Kapışmak gibi, olumlu konuşan kişi ve kişiler eylemlerimi harekete geçirebilmem için adım atmama vesile oluyor. Dilerim o büyük tebessüme ulaşırım yakın zamanda. Yavaş yavaş ne yapmak istediğim net olarak önüme dökülecek yine diye daha yakın hissediyorum eylemlerim konusunda...


Doğallıkları Yıkarak Sevenler Gözüme Çarpıyor...


Birçok kötü haber, birçok büyük yokluğa düşenlerin haberlerini almak hiç ama hiç iyi gelmiyor bu sıra. Ne yapmak istiyorsam vazgeçiyorum bazen. Sadece bir tek sandalyeye oturup beklemek istiyorum, insanların da doğanın da doğallığını ve kendine haslığını bozanların doyuma ulaşmalarını. 

Korkuyorum bu hallerin varlıklarından. Sevginin varlığını unutanları ve de insanları bencillikle sevenleri kabullenemiyor, endişe duyuyorum artık daha çok bu durumdan. Sürekli konuşmamayı veya yazmamayı tercih etsem de, bağırmak istiyorum tüm dünyaya; bizi sevgi kurtaracak ama bencil sevgi değil, karşılıksız da olsa saygı ile sevenlerin sevgisi!


Gözümün önüne geldiğinde son zamanlarda bu dediklerimi en güzel anlatan ve en sevdiğim söz haline gelen şu söz var;
Bir çiçeği seviyorsan koparma, bırak var olsun. Sevmek sahip olmak ile ilgili değildir. Sevmek değer vermekle ilgilidir! Şiir Sokaktadır İnstagram

Bir De Özdemir Asaf'ın Dizelerini Çok Okur Oldum Bu Ara...

Sizlere birkaç Özdemir Asaf dizesi ile veda edeceğim bu kısa yazımın sonunda bu konulardan sonra;


Mesela der ki Özdemir Asaf;

Herkes fazlasıyla sevmiş,
Ben Eksiklikleriyle de sevdim oysa...
(Eksikleri unutmamak gerek, eksiklerle sevmek en önemli şeydir; bilmek gerek!) 

Sonra sevgisini anlatırken şunu söyler;

Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor... 
(İnce tatlı bir kıskanma ve de koruma söz konusu aslında burada da, acıtmadan üstelik.)


Anlamak ve Anlaşılmak konusuna gelince de sözü şöyle bitirir;

Senden yana olanın da
Sana karşı olanın da bir değeri yok;
seni anlamadıkça... 
Özdemir Asaf...


Sevgilerimle yine görüşmek üzere; sevilmesek de sevgimizde saygıyı ihmal etmeden, güzelliklere olsun inşallah...


16 Haziran 2017 Cuma

Okudum - Yeni Moda Turuncu


Yazarı Piper Kerman isimli bir kadın olan ve gerçek hikayesini yazmak hususunda büyük yüreklilik sergilediğini düşündüğüm Yeni Moda Turuncu kitabını iki gün önce bitirdim ve bu yazıyı yazmalıyım diye düşündüm. Bu sene kitap fuarı gezimizden aldığım indirimli kitaplardan biri idi. April Yayınları'nın 3 kitap 10 TL kampanyasından almıştım ve kapağında New York Times Besteller'da 1 numara olmuş bir kitap olduğu yazıyordu... Bestseller'a gerçekten yakışacak bir kitap olduğunu, bitirirken daha iyi anladım. :)

2017 Bursa Kitap Fuarı yazıma buradan ulaşabilirsiniz...


İçinden bu kadar garip bir hikaye çıkacağını düşünmüyordum alırken açıkçası. Beni heyecanlandıran kitaplardan biri idi ama yine de beklediğim böyle bir kitap değildi.

Klasik düşünürüz ya, filmlerde ve hikayelerin çoğunda anlatılan dram şudur bizlere; çiftlerden biri kötü bir durumda bir hata yapıp içeri düşse veya düşmese bile geçmişte bir hata yaptı ise (kötü madde kullandı ise, biri ile birlikte oldu ise, şu ana etki etmeyecek olsa bile geçmişe utanılacak bir anı bırakacak bir hatada bulundu ise), bu durum kişinin sadece kendisini etkiliyor olsa bile bırakılır gidilir karşı taraf tarafından. Ülkemizde tek mantık vardır; geçmiş veya gelecekte tek bir hata yeterlidir, terketme eylemini gerçekleştirmenin haklılığı adına!

Kitapta bu durumun klasikliği olacak diye çok korktum okurken hep ama olmadı. Gurur duydum, "seven budur destek çıkan ve yanına olandır!" dedim; Piper Kerman'ın sevgilisi ve nişanlısı olan hapis hayatı sırasında bekleyeni ve de sonrasında evlendiği sevgilisi Larry Smith için...


Kısa olması için uğraşacağım bir şekilde anlatmak istiyorum o zaman şimdi sizlere kitabın hikayesini. Çünkü böyle güzel hikayelere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum... (Kitabı okumak isteyenlerden ricam, bundan sonrasını okuduktan sonra özet yapmış gibi algılayabilirsiniz.Bu bilgiyi ekleyeyim, ona göre devam edin okumaya.. =) )


Piper Kerman; gençliği sırasında büyük bir hata yapıp iş hayatına atılamadığı sırada, uyuşturucu taşımacılığı yapan bir çete ile çalışmaya başlar. Bu kısa çalışma esnasında, bir lezbiyenlik macerası da geçer başından. Belki de bunun etkisindendir, bu işi de yapabileceğini düşünüp bir kereliğine mahsus olacağını bilmediği taşımacılık işine girişir. Epey korkunç ve stres içerisinde geçirdiği işin sonucunda, yakalanmadan sonuçlanan taşımacılığının ardından sevgilisinden de işinden de ayrılır. İlerleyen senelerde, üzerinde büyük bir pişmanlık taşımakta ama bunun telafisini de gerçekleştirememektedir. Hayatını bir şekilde, eski hatalarından ders çıkartarak şekillendirmeye girişir...

İşlediği suçun üzerinden geçen 10 senenin sonrasında Piper Kerman'ın cezasını çekmesinin sırası gelir. 2 sene öncesinden adı bir suç çetesinin davasının dosyasında suçlular arasında geçmektedir. Tek yaptığı bir kereliğe mahsus yaptığı sonuçlarını baştan tahmin edemediği bir suçtur ama suçunun cezası da olmalıdır. Bunu kabul ederek bu sürece giriştiği ve bir nebze olsun cezasını çekebileceğinin rahatlığı ile sevgilisine olan biteni anlatır ve sevgilisinin de desteği ile mahkeme süreci başlatılır. Mahkeme süreci 5 yıl kadar sürer, daha sonrasında da Piper Kerman 15 ay hapis cezasına çarptırılır. Nihayetinde hapishanesine teslim olurken, mahkeme süreci başladığından beri 6 yıla yakın bir süre geçmiştir ve bu süreç içinde de sonrasında da ailesi ve arkadaşları en büyük destekçisi olmaya gönüllüdürler...

Piper Kerman mahkeme sürecinin sonunda nihayet cezasını çekmek için Danbury Hapishanesine gönderilir ve burada içeride yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret eder; çünkü içinde işlediği suçun bedelini ödemek için yanıp tutuşan bir vicdanı yanmaktadır. Hapishaneye girerken hem çok korkar, hem de gönüllüdür. Ama hapishane beklediği gibi değil, aşırı şekilde insan dışı muameleler ile doludur ve yaşam standartlarını düzeltmiş biri için bu durum onun için epey zorlayıcıdır.

Piper Kerman'ın beklediği şey elbette ki büyük ölçüde iyi davranış değildir, ama topluma kazandırılacak bir süreç beklemekte ise de tam tersi ile karşılaşarak hayal kırıklığına uğramayı kabul edemediğini sürekli belirtmiş kitabında.

Birçok kadın ile tanışmış, bu kadınların hayat hikayelerini dinlemiş, elinden geldiğince yardım etmiş ve de çok yardımlarını görmüş.

Kitabı okurken Piper Kerman'ın anlattığı bu süreçler içerisinde büyük öğretilerle sarmalanırken, acı acı gülümsediğim oldu birçok kez. Hiç kimse için kolay olmayacak bu süreçleri tüm açık yüreklilik ile anlatmış kitabında Piper Kerman. Kendisi kadar şanslı olmayan kadınlar varmış içeride. Şanslı olduğunu hissetmenin iyi ve kötü yanlarıyla da ele almış suçlu hayatını. Dışarıda bir tek destekçi bulamayacak kadınların yanı sıra, kendisinin bir sevgilisi, ailesi ve de birçok dostu varmış onu destekleyen, mektup gönderen, ziyaret eden, kitaplar gönderen...

Bir de site açılmış arkadaşları tarafından ona, sesini tüm dünya duysun ve bu süreci nasıl göğüslediğine şahit olsunlar diye; http://www.thepipebomb.com/

Bir de kitabın arka kapağında da yazdığı gibi; Netflix'in ses getiren dizisi Orange İs The New Black'e konu olmuş Yeni Moda Turuncu, Piper Kerman'ın kadınlar hapishanesinde geçirdiği bir yılın sansürsüz hikayesi.



Ekleyeceğim son notlar olarak şunlar var;

Herkes hata yapar; yeter ki hatasından döndüğünde bu hatasının sonucunun sorumluluğunu üstlenebilsin.

Hep okurum, "Bir kez yapılan yanlış hata, aynı yanlışın tekrarlanması tercihtir." Kimi zaman onaylarım, kimi zaman da "yok ya illa da tercih değildir insanız kanarız, yanılır-yanarız..." derim. "Topluma kazandırılma ve de dinleme unsuru gerçekleşmez, bir şans verilmez ise hatalar tercihlere dönebilir."'i özetliyor kitap aslında bence. Büyük suçları tenzih ederim, o konu çok farklı boyuta giriyor onun bende farkındayım.

Kitapta çok düşündüren ve de üzerinde durduğum bir paragraf var, tamamiyle paylaşmak istiyorum;


Sayfa 354;

Başta benim işlediğim suç olmak üzere, işlenen her suçun sebebi aslında insanın karşısındakiyle empati kuramamasıdır; ancak empati aynı zamanda eski bir mahkumun yeniden topluma ayak uydurabilmesi için de anahtar kelimedir. Hapishanelerimizde olan her şey tamamen toplumun kontrolü altında. Halk, mahkûmiyetlerin hem cezai hem de iyileştirici olmasını bekliyor; ancak hapishaneden beklediklerimiz ve aslında bize sunulanlar tamamen farklı şeyler. Hapishane sisteminin bize öğrettiği ders, hapishanede bir vatandaş, kendine ya da döneceği topluma yarar sağlayabilecek bir birey olarak değil de bir mahkûm olarak nasıl hayatta kalmayı başaracağımızdır.


Bir toplum çocuklarını yetiştiremiyor, toplumu sevgi ile değil nefret tohumlarıyla besliyorsa gençlerde hatalar kaçınılmaz olabiliyor belki de. Aynı şekilde bir devlet; insanlarına yeterli iş imkanı sağlayamıyor, her evladına bakamıyor ve de yeterli şekilde denetimlerini gerçekleştiremeyip, her türden insana ayrı standartlar biçiyorsa, o toplumda da bir istikrarsızlık söz konusudur...

Diyeceğim o ki; bu kitabı okuyacak olursanız, gerçek hayata dair başka bir açıdan da "suç" konusuna gözlemleyerek bakacağınızı ve her insanın hata yapabileceği konusunu sizin de düşünmeyi seçeceğinize inanıyorum.

Yine söylemek istiyorum ki; büyük suçlar, travma sonucu ve de altında çok büyük etkeni kendisine sebep edinenlerin konularını tenzih ederim. "Herkes hata yapabilir, yeter ki hatasının telafisini karşılama sorumluluğunu üstlenebilsin!" diye yanıtlamak isterim...

Allah bizlere; Larry Smith gibi, geçmişimize sığdırdığımız utançlarımıza rağmen sevebilecek kişilerle ve de bizleri desteklemeye hazır yüce gönüllü aile ve arkadaşlar nasip etsin... Ben okudum ve çok sevdim, gerçek hikaye olması da ayrıca etkiledi sanırım. Okunmalı ve de dersler çıkarılmalı diyorum; hem kararlar almadan önce sonuçlarını düşünmemiz gerektiği, hem de bilerek veya bilmeyerek gerçekleştirdiğimiz hatalarımızın sorumluluğunu da üstlenmemizin gerekliliğini anlatan bir kitap...

Sevgilerimle... :)


Not; Başta da söylediğim gibi, fazlasıyla hikayeyi anlatmış bulundum ama dayanamadım. Yine de anlatmadığım birçok ayrıntı var kitapta. Hem dram hem de gerçek hayata dair deneyim içerikli bir kitap okumak isterseniz, o kitap bu kitaptır. Onca drama rağmen, eğlenceli anlatımı da sizi çok sıkmıyor özellikle. Yazarı Piper Kerman'a hem geçmiş olsun hem de yürekliliği için tebriklerimi sunuyorum. Sevgilerimle...

10 Haziran 2017 Cumartesi

Mayıs 2017 Nasıl Geçti?


Mayıs 2017 "şu ana dek -bu sene için- en çok yazı yazdığım ay" olarak tarihe geçti bile; 12 Yazı ile... Bol ders çalışmalarımla geçti bir de tarihe; nihayetinde fazlasıyla sağ elimin zedelenmesine ve de yorulmalarıma sebep oldu. Ama şükür ki geçtiğimiz Pazar günü bitti, o günün yazısı da Çarşamba günü tarafımdan yazılıp yayınlandı; burada.




Bu dönem ile 10. Ders dönemim bitti. Mayıs bitti ve ben bir kez daha rahata kavuştum biten bir sınav dönemi ile yani. Mayıs ayı benim bu ders dönemimin son sınavlarına çalışırken son ders dönemime doğru ilerlerken sonrasında neler yapacağımın konusunda net kararlar almama da vesile oldu tabi.. Ne zamandır vaktinin gelmesini beklediğim iş hayatına atılma vaktinin geldiğini anlamama vesile oldu. Eylül ayını beklemeye karar vermemi sağladı bir de. Eylül ayını bekleyeceğim, zira sağlığımda güzel gelişmeler de kaydetmiş olsam yaz tatilinden sonra atılacağım bu duruma. Ondan öncesinde de, son bir dönem kalan okulumun derslerini tamamlamak adına yaz vaktinden çalışmalarımı tamamlayacağım inşallah... (:

Ve evet, sağlığım konusunda küçük görünen sağlam gelişmeler kaydettiğimizi gördük 2017 Mayıs ayında... Sürpriz Gelişmelerim Var adlı yazımda bunlardan bahsetmek, benim için büyük mutluluklardı. Bir de instagram hesabımda şu resimin altına yazıp sevdiklerim ve sevenlerimden güzel dileklerle dönüşler alabilmek, Mayıs ayının diğer güzeliği idi... :)

Bunlar haricinde hatırladığım bir diğer konu da, Ailemle 2017'nin ilk pikniğini yapmanın mutluluğu idi. Onun da yazısı burada... Mayıs genel anlamıyla güzel geçti yani; dönem sonu sınavlarımının 4 gün önce bitmiş olmasına rağmen, hala kafamı toparlayamıyor halde yorgun olmam, gözlerimin ağrıması ve odaklanışlarımın düzgün olmayışı haricinde. Sınavlara hazırlanışlarımın etkisi sanırım, sınavlara yetişemediğimizi gördüğüm rüyalarım da cabası... Ama sağlık olsun yine de, Mayıs güzeldi; yordu ama amaçlarının hepsine de ulaştı şükür ki.

Hiç kitap bitiremedim ders çalışma süreciyle geçen 2017 Mayıs ayında tabi ki. Ama ara sıra fırsat yarattığımda izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler bu sürecin yoğunluğuna rağmen iyiydi doğrusu... :)


6 Film İzledim, Mayıs 2017'de....


1. Kötü Çocuk; kitabını okuduğum ve de filmini Mayıs ayına kadar izleyemediğim bir Türk yapıtı idi. Nihayet filmini de izledim ve değerlendirmesini de yapabildim Mayıs 2017'de, yazısı burada. Ben kitabı çok beğendiğimi söylemiştim öncesinden de, Büşra Küçük'ün yazı dili çok hoştu. Bu düşüncelerimi kitabın filmi ile ilgili değerlendirmelerimle de beraber yazımda belirttim. Tavsiye ederim bu güzel gençlik öyküsünün filmini de kitabını da. Kitabı epey iyi ama filmi de en azından iyi vakit geçirmeye yetiyor... 

2. Bridget Jones'un Bebeği; Bridget Jones serisinin ilk iki filmini, birkaç sene kadar öncesinde çok severek neredeyse ard arda olmak üzere izlemiştim. İlk iki film gibi olmasını beklemem hata imiş aslında. Bu seferkinde başka bir hava vardı, aynı gibi görünmeye çalışsa da. Üstelik kendimi bu filmde karşımıza çıkan yeni karakteri de sevmiş halde bulunca, epey garip bir hal aldı film. Sonuna dek nedense yeni gelen adamla aşk yaşamasını istediğimi gördüm. Esas adamımızı en son sahneye kadar kabul edemedim. :) Velhasıl olan oldu bitti film ve benim için film esas olarak ikinci filmde bitmişcesine kabul ettim bu seriyi. Yeni filmin de çıkabilir olmasını yorumlamayı da hepten geçiyorum şimdilik...


3. Dünyanın En Güzel Kokusu; Tuba Ünsal ve Rıza Kocaoğlu'nun oyunculuklarına bir kez daha hayran olduğum bir filmdi. Bir başka zamanlarda yeniden yeniden izleyeceğimi düşündüğüm bir film kesinlikle. Sahneler çok ama çok hareketli değil elbet. Ama o son var ya, benim için çok duygusaldı işte. Mayıs ayında en sevdiğim ilk filmdi o sebeple... :)

4. Barfi; Hani bir filmin çok met edildiğini duyarsınız ve de merak edersiniz ama çok da güzel olmadığına inanırsınız ya; Barfi'ye bu düşünceyle başladım. Ama güzel olduğuna da inandım bir yandan. Beni nadiren büyük beklentilerin sonucunda üzmeyen filmlerden artık Barfi. Beklentilerimi karşılayan, mutlu eden, hüzünlendiren çok güzel bir Hint filmi. Bir daha izlenesi ve izlemeyen sevdiğinize izletirken yine izlenesi... Mayıs 2017'nin en sevdiğim ikinci filmi oldu bu sebeplerle Barfiiii... =)

5. Hırçın Sevgilim; Çok sevilen-övülen ve övgüleri pek fazla hakketmediğini düşündüğüm bir Kore filmi idi bana göre. Sonuna dek izlemekte yer yer zorlandım, sonunun tatmin edici olması ile avundum bir de işte. 10 üzerinden 3,5 bana göre, o derece yani...

6. Talaash; Amir Khan filmlerini tamamlama gibi bir arzum oluştu seneler içinde. Hint filmlerini seviyorum, Hint dizilerini bir o kadar seviyorum. Bu film bana göre yavaş bir aksiyon filmi de olsa, konusuyla beni inandıran bir filmdi. Ve filmden çok sevdiğim bir deyim vardı; bir replikte "Gökyüzünde kaleler kurmayı bırak." diyordu bir karakter. Ben bu deyimi çok sevdim. "Gökyüzünden kaleler kurmayı sürdürelim." derim... =)


Mayıs 2017'de En Çok Dinlediğim Müzikler;

Mayıs 2017'de ders çalışmaktan az film izledim. Film izlemekten çok yaptığım eylem ise müzik dinlemekti yine... İki değil altı tane dinlediğim müzik çoğunlukta idi. Sırasıyla;

İnna-Gimme Gimme

Marian Hill -Down
Marian Hill - One Time

Something Just Like This
Scared To Be Only

Burcu Güneş - Darmaduman

Derseniz ki bunlardan en çok dinlediğin iki şarkı; Gimme Gimme ile Down şarkılarıdır benim için. Resmen bu yazın şarkısı olmaya adaylar benim için. :) Ama benden size Something Just Like This şarkısı gelsin. Zira Mayıs sonu Haziran başı olarak 1 haftadır en çok dinlediğim şarkıdır kendisi. Ama ben size şu sözlerin söylendiği yeri sevdiğim Scared To Be Only şarkısından alıntı yapacağım;


Is it just our bodies?
Are we both losing our minds?
Is the only reason you're holding me tonight
'Cause we're scared to be lonely?

Bunlar sadece bizim bedenlerimiz mi?
Aklımızı mı kaybediyoruz?
Bu gece beni bırakmamanın nedeni ,
Yalnızlıktan korkuyor olmamız mı?


Kafa karıştırıcı şarkı tavsiyelerimi de verdiğime göre bu yazımı da bitiriyorum. Okuduğunuz için teşekkürlerim ve de sevgilerimle... :)



7 Haziran 2017 Çarşamba

10'uncu Ders Dönemim De Bitti - 04.06.2017


Geçtiğimiz Pazar günü (04.06.2017) 10'uncu ders dönemimi de bitirdim Açıköğretim Lisans Sosyoloji bölümümde... 2012 senesinin Eylül ayında bu bölüme başlarken "Bu bölümü de tam zamanında bitiririm." diyordum, oysa hayat bana sürprizler hazırlamış bile... Bir ders dönemini daha bitirmek bu kadar mı rahatlatırdı? Öyle bir rahatladım ki Pazar günü öğleden sonraki dönemin son sınavlarından çıktıktan sonra... O günün notlarıdır bu yazı da işte, Bir Sınav Haftasonundan Daha Kalanlar yazısı. :)


Yeşilin İçindeydik...

Üstteki resimler, Pazar gününün öğleninden... Bu dönem sınav yerim, Uludağ Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesi'ndeydi. Bu dönemki her sınavımda oradaydım. 2 sene kadar önce yine orada sınava girmiştik babamla beraber, bu sefer annem de yanımızdaydı... Gelgelelim oranın yeşilliğini gerçekten seviyorum. Bu seferki gittiğimizde çevre düzenlemesi de tamamdı. Sabahki tek dersimin sınavına girdim-çıktım ve öğlen 14.00'daki 4 derslik sınav oturumum için beklemeye koyulduk ön tarafında; annem, babam ve ben... İlerleyen saatlerde babam gazete aldı, annem arabada babam yanıbaşımda gazete okumaya başladılar, bense ders notlarımı tekrar etmekle meşguldum... :) 


Güzel bir öğle vakti geçirdik yeşilin içinde. Şehrin içinde o kadar çok yeşili unuttuk ki artık, burasının da şehir içinde olmasına rağmen şaşırıyor insan. 2 sene kadar öncesine kadar bu fakültenin ön tarafından Bursa'yı seyretmeye kalkıştığımızda daha çok yeşil görmüştük babamla. Şimdi mi? Yeşil Bursa diye bir şey kalmadı diyebilirim size içtenlikle, her yer bina. 

İnanmaya devam edelim ki, çevre bu gidişe dur deyip kendini yenilesin; yollardan ve taşlardan ve de evlerin olmadık köşelerinden kendisini doğurmaya başlasın. Yoksa insanoğlunun doyacağı yok binaya, yola ve de tüketim kültürüne...Okulun bulunduğu yer ve baktığı yer, Bursa'nın Nilüfer semtinin mahallesi Fethiye... Bursa'nın güzel yerlerinden, benim en sevdiğim semt Nilüfer açıkçası; gerek sanata ve eğlenceye önem vermesi, gerekse de yapılanması açısından... 



Sınavlarımdan bahsedecek olursak;

Bu dönem girdiğim dersler, bu dönem adına kalan son 5 dersimdi. Şayet sonuçlar beklediğim gibi gelirse, bir daha ki seneye bu döneme dersim kalmamış olacak ve de okulum bitmiş olacak... Sadece ilk dönem 5 ders için sınavlara gireceğim. Bu senenin derslerine başlarken 14 ders kaldı demiştim en son, umarım bu dönem sonu sınavları açıklandığında da 5 ders kaldı diyebileceğim... :)

Pazar günü sabahı Endüstri Sosyolojisi dersimin sınavına girdim, 09.30'da; bu dönem bu dersi ikinci kez alışımdı. Bu sefer oldu galiba, ara sınavı gibi dönem sonu sınavı da güzel geçti ve umarım ara sınav sonucu gibi dönem sonu sınavının sonucu da güzel gelecek... Öğlene dek, okulun önünde oturduk; ben akülü sandalyemde, annem ile babamda arabaya aldığımız pufta dönüşümlü olarak oturduk. 

Derken; o yeşillikler arasında 4 dersin sınavına tek bir oturumda girecek olmanın stresi ile ders tekrarlarımı yaptım. Tekrarları da, sınava girdiğimde derslerin sorularını da yetiştirdim. Medya Sosyolojisi dersi hariç diğerleri (Din Ve Toplum, Suç Sosyolojisi, Türk Sosyologları) epey iyi de geçti. Şimdilik tek yapılacak şey beklemek... :) 

Umuyorum ki sonuçlar beklediğim gibi gelir. Malum; emin olmadığınız soruları boş da bıraksanız, sınav esnasında olan oluyor (4 Yanlış 1 Doğruyu götürüyor ya, sanki yanlış yapmak insanlara özgü bir şey değil de bir hata imiş gibi!). Sınav sistemimizi zerre sevmiyorum, ezberci eğitim olması ve harfi harfine aynı fikirleri sizden istemesini yok sayamıyor insan. Oysa öğrenmeyi öylesine çok seviyorum ki, keşke sınavlar bu kadar tek düze ve ezberci olmasa!


Sınav Sonrası Farkındalığım Oldu Bir De Yine;

Pazar günü sınavlara girmek için fakülteye gidene dek ara sıra da olsa hissettiğim şey, kendimi ders çalışırken ara sıra istemsiz soktuğum stresli hallerimdi. Bir bitse de rahatlasak halleri, ders çalışmalardan tamamen değilse de bu sınav stresinin gereği sıkı çalışma hallerinden bir an önce kurtulmaktı derdim içten içe... Sonra, sabah sınavıma girip çıktıktan sonra yine bir güne odaklanma, yapabileceğime ve yapmak istediğime inanış ve sınav esnasında yapabildiğimi gördükçe kendimi mutlu hissetme evreleri gerçekleşti sırasıyla...

Sınavım bitti; bir dönemin daha bittiği düşüncesiyle cevap anahtarımdaki ve de soru kitapçığımda işaretlediklerimi kontrol ettim, görevli öğretmenlere teslim ettim ve sınıftan çıktım. Size o rahatlamayı tam olarak kısaca şöyle anlatabilirim; henüz çalışamayan ben için, bu çok güzel bir doyumdu. Buna ihtiyacım varmış dedim resmen. "Geçmiş olsun" diyerek selamlayan sınıftaki ve koridordaki görevli öğretmenleri selamlayarak çıktım akülü sandalyemi kullanarak. 

Annem ve babam arabada idi ve onlara doğru okuldan çıkıp ilerlerken soracakları şu soruya vereceğim cevabımı düşündüm; "Sınavın Nasıl Geçti?" Çok şükür güzel geçmişti. Annemler beni görene dek tuttum da kendimi, biraz arabaya yaklaştığım esnada onlar da beni gördü ve gülümsememi salıverdim onlara. Onlar sormadan önce ben cevap vermiştim bu sefer. "Gülerek geliyor, iyi geçmiş demek ki." dediler birbirlerine gülümseyerek... 

Sonra arabaya binmeden önce anlattım onlara da üzerimdeki rahatlığı; "her şey bitmeye yakın bir nebze verdiğin emekle mutlu ederken hüzünlendiriyor da aynı zamanda" diye düşündüm kendi kendime... Arabaya bindik, tekrar sordular tekrar anlattım. Ağacın altında durduğumuz için öğlen, kafamdan çıkan minik bir örümceği biraz korksam da üfleyerek nasıl yolladığımı anlattım. Büyüyor muyum ne? Kalp krizi geçirmem gerekirdi oysa benim?! Sadece biraz ürküntü ve akşam eve dönene dek kaşınma yaşadım o gün epeyce. Eve gelince de lavaboya eğilip kafamı olabildiğince karıştırdım ve o hissiyatı da geçirebildim biraz...

Yavaş Yavaş Bitiyor Bu Da Yani İşte...

O gün yine klasik Avm gezimizi yapıp yazın Annemin kuzeni Suna ablamın düğününde giyinmek üzere düğünlük kıyafetlere baktıktan, ihtiyaçlarımızı alıp eve döndükten sonra da o doyum vardı üzerimde. Şimdi hala yorgunluğum olsa da, o doyum benimle. Düğün için ise kıyafetlerimizi hala almadık ama fikirlerimiz oluştu en azından... 

Değinmek istediklerim şunlar; bir ders dönemimin ve hatta bir okulumun daha bitiyor olmasına seviniyorum. Çünkü kendime ve hayatım adına güzel amaç edindiğim bir hayalime daha kavuşuyorum, lisede iken okumak istediğim ikinci bölüm dalımdan birini daha bitirmek üzereyim; Sosyoloji-Psikoloji idi o dal. Asıl doyumum bu işte... 

Ve artık bundan sonrası adına fikirlerim de netleşmeye başladı; artık bir işe girme zamanımın geldiğini düşünüyorum ve bundan sonra da eğitim hala hayatımın bir köşesinde olmaya devam etsin istiyorum. Ama bu sefer, ezberci sınav sisteminin hakim olduğu şekilde değil. Epeydir beklediğim; sınav sisteminden uzak, istediğim gibi öğrenme ve bu öğrendiklerimin hayata uygulaması kolay olan cinsten. Dil öğrenmelerim mesela, enstrüman çalmayı öğrenmeler ve bilimum kursların sırası geldi bence. 

 İşte yavaş yavaş amaçlarıma ve de hayallerime bir kez daha kavuşuyorum. Gün gelsin dediğim aşamaları tamamlamayı görebilmeyi de nasip etsin rabbim hepimize. 10. ders dönemimi de bitirdim, AÖF Sosyoloji bölümümde. Hayırlısı bitirmeye ve de yeni planlara olur inşallah önümüzdeki senelerde... 

Sevgilerimle. :) 

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Filmi Olan Kitaplar #9 - Kötü Çocuk


"Filmi Olan Kitaplar yazı dizimde 9. yazı olmuş vay be!" diyerek giriş yapmak istiyorum. :) Yazarı Büşra Küçük olan Kötü Çocuk kitabının film ve kitabını yorumlayacağım bu yazımda. Şimdiden iyi okumalar dilerim... :) Daha önceki Filmi Olan Kitaplar yazılarıma da buradan ulaşabilirsiniz...



Kötü Çocuk adlı bu kitap ile ilgili okumadan epey zaman öncesinde birçok yorumla karşılaştım ama çoğunluğu "Amatör Wattpad Yazarı işte, berbat!" tarzında yorumlardı. Oysa ben de bir Wattpad platformu okuyucusuyum. Öyle çok kaliteli hikayelerle karşılaştım ki, denilenlere o kadar da inanmadım. Aksine çok da merak ettim, neymiş bu kadar berbat dedikleri diye... Sonuç şu oldu, okuduğumda birçok yetenekli yazarın kitabında bulamadığım betimlemeler ve de anlatımlar hakimdi. Kitap berbat falan değil yani, "sadece yabancı yapımlara benzetenlerin ve de başarıyı kutlayamayanların yorumları onlar" diyebilirim size gönülden...

Evet, beğeni kişiden kişiye ve de zamandan zamana değişen bir olgu ama kitabın anlatımı ile ilgili vardığım sonuçları şöyle söylemek istiyorum; sürekli kendini yenileyen cümle kalıpları yok, basit bir anlatım da hakim değil, aşırı ergen ve alıntı cümle kalıpları da yok. Bana kalırsa, vampir kitabının Türk versiyonu diyenlere de katılmıyorum. Güzel bir gençlik kitabı idi benim okuduğum. Aşırısı elbette var, hangi kitabın dünyasında aşırı yok ki? Bu bir roman, dünyası hayal gücünüzün aldığı ve almak istediği kadar... :)

Benden geçer not aldı kitap. Büşra Küçük'ü kutlarım bu güzel kitaptan ötürü. Serinin ikinci kitabını da okudum ama 3. kitabı okumaya vakit bulamadım. Ona da sıra gelecek inşallah.

Kitapta en sevdiğim karakter, Ömer karakteri idi. Karya'nın aşırılıklarını da sevdim, Meriç'in bazı huylarına gıcık da oldum. Ama karakterleri olduğu gibi kabul edecek olursak eğer; en kabul ettiğim karakterler Semih ve Ömer oldu, elbetteki baş karakterler Meriç ve Kayra da çok iyiydi... Büşra Küçük, Meriç'in dünyasını anlatmak için epey başarılı bir anlatım sunmuş, özellikle serinin ikinci kitabında beni tatmin eden birçok anlatım vardı... :)

Filmine Gelince;


İlk kitabı bu senenin başında okudum ama filmi izlemem ancak Mayıs ayını buldu. İnternette yayınlanmasını epey bekledim. Oysa sinemalarda 20 Ocak'ta yayınlanmıştı. Açıkçası sinemalara benim şehrimde gidebilmem pek mümkün değil, henüz pek bilmiyorum engellilere dair girişlerinin olup olmadığını. Hiç denk de gelmedim üstelik.. Bir gün bu konuyu da araştırma altına alma düşüncem var, ancak henüz fiziki durumum buna bile uygun değil... 

Filmin Oyuncuları;

Kayla (Afra Saraçoğlu)
Meriç (Tolga Sarıtaş)
Kayla'nın Babası (Sarp Akkaya)
Ömer (Aytaç Şaşmaz)
Semih (Can Sipahi)

Geçelim film ile ilgili notlarıma;

Oyuncular arasında başrollerden sonra en oturmuş karakterlerden biri Kalya'nın babası rolündeki Sarp Akkaya idi ve tam bir kitapta ve filmde başta "gereksiz biyolojik" diye de anılsa iyi bir baba portföyü idi. Bir başka filmde yine izleyebilmeyi umuyorum...

Hikayeye dönecek olursak; kitaptaki gibi dolu dolu beklemiştim filmi, ancak beklediğim gibi değildi alınan sahneler açısından. Ama kitaplarından uyarlama filmlerde büyük beklentilere girmemeyi öğrendim artık. Karakter seçimlerine odaklandığımda, gerçekten yerli yerine oturmuş bir kadro vardı; bir tek karakter hariç, Semih karakteri. Semih karakterini bir türlü filmdeki gibi hissetmedim, benim hayal dünyamdaki Semih karakterim daha iyiydi bence. :) 

Konuları fazla yüzeysel almışlar filmde. Meriç karakterinin haklılığını bile anlatamamışlar, bir kitap dolusu yazılan her şeyi filmde anlatabilmeleri elbet kolay değil. Ama gerekirse iki film yapılabilirdi ve hakkıyla işlenebilirdi kitabın konusu filmde de... Filmdeki Karya karakteri de kendini tam bulmuş mu emin olamadım başlangıçta. Ama benim filmde en yakıştırdığım ve en çok görmek istediğim karakter "Ömer" karakteri idi. O da maalesef 3-4 sahneden fazla görülmedi ve bu durum beni çok üzdü. "Ömer kitabın olduğu kadar, filmin de üçüncü karakteri olmalıydı. Ama maalesef olamamış... Eğer filmde Ömer'in sahneleri hakkıyla daha çok anılsa idi, film benim gözümde 10 puandı. Ama maalesef 2-3 puan kırdım sırf bu nokta sebebiyle... :) 

Acımasız olmayayım, Türkiye'ye göre sahne seçimleri epey iyi bir filmdi. Kitaptaki halleriyle olabilir diye düşünmedim değil, mekan seçimleri için. Ama burası Türkiye, öyle yerleri inşa etmek epey maaliyet alırdı sanırım. Ama yurtdışında olsaydı, mekan seçimleri açısından tamamlanmış bir film olurdu elbette. Meriç'in tepe başındaki evi diye nitelendirebileceğim yer, kitap ile benim kurduğum şekilde idi mesela... Onun haricinde diğerleri de fena değildi. Türk yapımı olup da, böyle bulup buluşturulmuş mekan ayarlaması yapılmış bir film olduğunu ve büyük emek verildiğini gördüm. Müzikleri ve sahneleri sağlam olsa da, konu eksiklerini gideren mekan seçimleri idi... 

Diyeceğim o ki; "Ömer" karakterinin eksikliği, birkaç esas konunun eksikliği olmasa imiş, cillop gibi filmmiş. Tüm bunlara rağmen, güzel bir filmdi tabi. Güzel vakit geçirtmeye yarayan filmlerden biri idi. Ama yine de, kitabının yanına yaklaşamayan bir uyarlama filmi daha olmuş diyeceğim. Bu serimde yazdığım ve unutamadığım yazılardan biri olan Göçebe kitabının filmi gibi değildi... Ama Kitabının güzelliğine yaklaşan bir film yapmakta o kadar kolay değil tabii... :)

Kitabını çok beğendiğim, filmini de kitabının yanına yaklaşamasa da kitaptan ayrı tutarsak mekanlarıyla ve oyuncu seçimleriyle güzel bulduğum, Kötü Çocuk kitabının "Filmi Olan ,Kitaplar" yazısının sonuna geldik. Aytaç Şaşmaz, yani Kötü Çocuk filminde "Ömer" karakteri; kafamda birebir oluşan bir karakterdi resmen... Ah be Ömer, diyerek ayrılıyorum aranızdan. :) 

Okuduğunuz için teşekkür ederim, önyargılara kapılmadan Büşra Küçük'ün yazı diline bir göz gezdirin derim. Ben akıcılığını da, konu bütünlüğünü de çok sevdim... 

Sevgilerimle... :)


30 Mayıs 2017 Salı

Anılarda Bugün - 30 Mayıs


30 Mayıs'ın hayatımda güzel bir yeri var benim. 2010 yılının Eylül ayında başladığım Sındırgı Myo'nun Dış Ticaret bölümünden 30 Mayıs 2012 Perşembe günü mezun olmuştum-olmuştuk. Sınıf arkadaşlarımdan ve de okulumdan birçok kişiyi kazandım. Kimiyle senelerce konuştum, kimiyle de senelerdir konuşmaya devam ettiğim üzere bu alışkanlığımızı sürdürmekteyim. birkaç senedir görüşemez oldum ama yine de beraber görüşebildiğimiz arkadaşlar edindim. Mezuniyet günümüz, bu bloğumu açıp ilk yazımı yazdığımın ertesi günü idi. sonra o güzelim günü Bir Macera Biter, Bir Diğeri Başlar isimli yazımla da anlatmıştım... Yani uzun uzun yine o günleri anlatmayacağım ama 5 sene geçmiş mezun olalı, değinmeden edemedim de... :)



O günün heyecanı ve mutluluğunu hala hatırlıyor ve anıyorum. O güzel günün anısına saygıyla, bana kazandırdıklarıyla ve sonrasında yaşayacaklarımın ve yaşamak istediklerimi hesapladıklarımla, 5 senenin ardından neler neler değişti kendimce tahlil etmek istedim...


Ben bu 5 seneye, bir lisans öğrenimi daha sığdırdım ve hayırlısıyla bir dahaki döneme bu okulumu da bitireceğim, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sosyoloji Lisans bölümünden de mezun olacağım. Umarım önümüzdeki senelerde iş hayatına atılıp çalışmaya da başlayacağım... Son 10 dersim kaldı, bu dönemki 5 dersimi de verirsem bir dahaki döneme de 5 ders kalacak inşallah...

Çok sağlık problemleri yaşadım. Korkularla dolu 2 atak daha geçirdim, bu atakları atlatabilmek için devletten ek tedavi raporlarımızı alabilmek için ailemle çok uğraş verdim. Sonucunda şimdilerde daha iyiyim ve geçen günlerde yazısını yazdığım benim için çok önemli olan bir gelişme daha edindim; yazısı burada. :)

Yazacağım ve artık bitireceğim deyip ara sıra yazdığım ama bir türlü istediğim gibi başlayıp bitiremediğim hayat hikayem, hala yarım halde beni bekler durur 5 sene de geçmiş olsa aradan. Ama onu bitiremedi isem de, bu alanda da kendimi geliştirdim. Yazmaya devam ettim, bloğumu yazmayı bırakmadım, Wattpad'de sadece okuyucu olmaktan çıkıp birkaç hikaye taslağı ile giriş yaptım. Artık kendimi bu alanda başarma korkusuyla değil, yapabilirim gözüyle motive edip bir yerden başladım. Artık olsa da benim olmasa da desem de, oldurma çabamla devam ediyorum en azından yoluma. Yine içimde bu yaz yapabileceğime olan inancım var. Bu dönemin bitiminden sonra son 5 dersim kalacak inşallah, en azından bu derslerimi de vermeye uğraşırken daha sıkı tutacağım diyorum. Olmazsa da, tüm derslerimi verip öyle başlayacağım diyorum. Başaramam korkusunu bir kenara bıraktım, başarmak için çabalıyorum artık...

Mezun olduktan 1,5 ay sonra yeğenim doğdu ve 5 senedir teyzeyim. Çok şükür Kağan Efe'mizi büyüttük ve 1,5 ay sonra 6 yaşına adım atacak... Allahım hep mutlu etsin bizi, onun mutluluğu ve sağlığıyla inşallah... :)

5 seneye dostluklarımı sığdırdım, dostlarımla daha sıkı bir bağ kurdum ve de onlara ayırmam gereken zamanın esas olarak bana yaradığını ve de bu durumun beni nasıl mutlu ettiğini kavradım. Ömrüm boyunca istediğim en değerli şeylerden biri de sıkı dostlarımın olması idi. Bu 5 seneye, sıkı dostluklar ekledim; zor gün, kolay gün, iyi gün, kötü gün diye ayırt etmeden yanımda olan kişiler bunlar, hayatımda yer edinmek isteyen kişiler çok şükür ki...

Sevdiklerimin beni yıkan çok kavgasına şahit oldum. Her defasında bitti sandığım böyle anlara çok rastladım ve her birinde güçlenmem gerektiğini anladım. Meğer bu kavgalar bizi güçlendirmeliymiş, bunlar için varmış. Hayat her defasında bizi bir şekilde sınıyormuş ve bu sınama bizim kozamızdan çıkmamız ve hayatımızı elimize almamız için gerekli imiş. Bu konuda da güçlendim ama değişmedim. Hala bir kavga olduğunda, bir sorun olduğunda, dünya başıma yıkılıyor gibi oluyor. Ama ölürüm sandığım anlardan sağ kurtuluyorum. Yıllar sonra, şu ana geri dönsem dediğim anlara sırf bu kavgaları yeniden yaşamamak adına da geri dönme fikrine artık sıcak bakamıyorum. Geçmişin geçmişte kaldığı ve kalması gerektiği fikrine de bu sebeple alışmış bulunuyorum...

2012'nin ardından aldığım kiloları, son iki senedir belirgin de olsa vermeye başladım. 2013-2014-2015'i kilolu, 2016 ve 2017'yi de daha fit geçirmeye başlar olduğumu kendim bile farkettim... :)


Kısacası son 5 sene epey zorlu ama sonucunda görüldüğü üzere güzelliklere kavuşabilen veya beklediğim güzelliklerin yoluna girebildiğimiz bir dönem oldu. Tamam yapmak istediğim birçok şeyi henüz yerine getiremedim; hayat hikayemi yazmak, ayağa kalkmak, Sosyoloji bölümümü zamanında bitirmek gibi... Ama her biri için çok çabaladım ve çabalamaya devam ediyorum. Dediğim gibi, yollarına giriş yaptım emin adımlarla da yürüyorum evelallah çok şükür...



Bir de 30 Mayıs 2015'e Dair Diyeceklerim Var...


30 Mayıs 5 sene öncesi ile kalmamıştı, 2 sene önce rastgeldiği günle planımıza plan ekleyerek; 30 Mayıs 2015'te İstanbul'da annemin kuzeni Neslihan ablamın düğününün sonrasına, Sındırgı MYO'dan sınıf arkadaşım Pelin'lere de gitmek üzere plan yapmıştık. 30 Mayıs 2015'de İstanbul'a gittik, gündüz vakti düğünümüzü yaptık ve akşamına da Pelinimgillere gitmiştik. 3 senedir dolu dolu kavuşabileceğimiz güzel 1,5 gün geçirmiştik. :) O anımızın yazısı da burada...

Diyeceğim o ki, 30 Mayıs ömrüm boyunca hatırlamaktan vazgeçmeyeceğim güzel günlerden biri. Zira benim için hayallerden birini annemle beraber gerçekleştirdiğimiz, üniversite diploması almama vesile olan bir yerden mezuniyet töreni ile vedalaştığımız gün... Bu durum, sevdiklerimin doğum günlerini, sevdiklerimle tanıştığım veyahut özel anlar yaşadığım tarihleri unutmamam gibi bir şey... Böyle hatırladığım çok tarih var ve her sene hatırlayıp anılarıyla mutlu ve umutlu olabildiğim için minnettarım... Daim olsun, yenileri eklensin, hepimiz anıp mutlu olalım bu güzel anılarımızla... :)


27 Mayıs 2017 Cumartesi

Sürpriz Gelişmelerim Var - 16.05.2017


Ben bir Kas Erimesi hastasıyım, 1997-1998'den beri. Hastalığımda ilk atağımı 2011'de ikinci atağımı da 2013'de geçirdiğimden beri, en güzel gelişmelerimizden birini Mayıs 2017'de alabildik. Bu o sürpriz gelişmenin, gurur, mutluluk ve şükür dolu yazısıdır...



16 Mayıs 2017 Günü bir sürprize tanık oldum ve tanık ettim ailemi. Mutluluk ve gurur dolu bu yazımı yazarken, şükürlerimle başlamak istiyorum. Şükür ki, bağdaş kurma pozisyonumu yeniden alabiliyorum; 16.05.2017 günü keşfettiğim üzere. :) 


Egzersizlerimi yapmış ve de yatak ucunda oturur halde kendimi esnetmeye ve de keşfetmeye devam ediyordum o gün (16.05.2017-Salı) yine. Ataklarımdan sonra diz kapaklarım maalesef müsaade etmez olmuştu birçok pozisyonu almama. Bu pozisyonlardan biri de bağdaş kurma pozisyonuydu. Benim en sevdiğim pozisyonlardan birini, ataklarım sayesinde ağrılar ve kas kısalmalarımın meydana gelmesi ile yapamaz hale gelmiştim. Bu durum beni çok üzmüştü ilk başlarda... En kısa zamanda bu ataklar geçince yapabileceğimi umsam da, uzun zaman süreceğini anlamam için de çok zaman geçmedi. 


Diz kapaklarımın ağrıları ve kasılmalarım hat safhaya çıktığından sonra, ağrıları geçirmemiz ve kasılmaları durdurmamız 1-2 seneyi aldı. Diz kapaklarımın ağrılarının geçmesi de daha zor oldu. Bağdaş kurma pozisyonumu almam ise 5 sene... Çok ama çok şükür, bu sebeplerle -5 sene sonrasında- bu büyük bir gelişme benim için; hem de en sürprizlisinden. :)


2011 yılına dek, Bağdaş kurma pozisyonunda rahatlamaya çalıştığım anların çok olduğunu hatırlıyorum. O pozisyonda kalır kendimce de meditasyon yapardım. Tabanlarımı birbirine değdirip oturduğumda benden iyisi yoktu. Hala o pozisyonda popom yerle bir iken oturamıyorum. Ama o zamanların bana ne hissettirdiğini biliyorum. Tabanlarım birbirine bitişikken, kelebek kanadı gibi bacaklarımı açıp kapayarak kendimi tam hissettiğimi hatırlıyordum kendime. Ayakta ama hasta, birçok hareketi yapamayan ama yürüyebilen biri olarak, bağdaş kurma pozisyonuna oturduğumda inanılmaz rahat hissediyordum kendimi... Yapabildiğim şeyleri sürdürmek ve bunlardan hayatıma yer edindirdiğim birçok alışkanlık kazanmak müthiş bir doyumdu; 2011'e dek tabii ki. 


Meditasyonlarıma gelince, onlar; ellerim kalbimin veyahut dizlerimin üstünde, kendi düşüncelerimin yoğunluğuna veya an'a odaklanmak demekti benim için. Kötü bir gün geçirmişsem, belimi ensetmek inanılmaz iyi geliyordu. Birileriyle anlaşamamışsam, birileri beni yanlış anlamışsa veyahut birilerine kendimi anlatamamışsam; oturup o pozisyonda kendimi anlatıyordum kendime. Şimdi o pozisyonlarda değilse de, yattığım yerden veya yaptığım beni rahatlatan pozisyonlarımda yapıyorum aynılarını... Değişen sadece Bağdaş kurma pozisyonlarıma eskisi gibi gelememem. İşte o kadar...



Esas olarak sürpriz gelişmelerimin nasıl farkına vardığımı anlatacağım şimdi sizlere ve de kendime; :)



Egzersizlerimin sonrasında, yer yatağının ucuna oturup belimi esnetiyoruz çoğu zaman. Belimi esnetmek hala beni ruhsal ve fiziksel olarak rahatlatıyor. O gün de egzersizler sonrası esneme pozisyonumu almıştım. Tabanlarım birbirine bitişik, ama kelebek kanadı gibi büyük çırpınışlar yapamıyorum artık, küçük çırpınışlar yapabilir hallerdeyim epey bir süredir. Ara sıra önüme esneyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum yine. 

En sevmediğim şeylerden biri, aynı pozisyonda duran herhangi bir yerimin aşırı uyuşması durumu. Uyuşukluğumu geçirmek için yaptığım hareketlerin işe yaradığı zamanlarda feci bir rahatsızlık hissi oluyor ya, bazen de uyuşuklukları geçirmek zor oluyor hani; sevmiyorum işte bunları ne bileyim. :)

Belli bir pozisyonda kaldığım için, iki ayağım birden uyuşmuştu o gün yine. Bu uyuşukluk beni üstteki hareketleri yapabildiğimi keşfettirdi bu sefer. Her defasında o pozisyonda otururken parmaklarımı oynatmaya çalışarak uyuşukluğu geçirmeye uğraşıyordum, bu sefer başka hareketlerle de geçirebilir miyim acaba dedim. Derken ayağımı yere basabilir hale getirebileceğimi gördüm. Ellerimle hareket ettirmemin yanı sıra, ayaklarım da buna izin veriyordu; bu sefer ağrı, acı veya sızı yoktu. Beni en çok şaşırtan ise; dengede oturabiliyorum artık yatağın ucunda, ayaklarımı tutmasam bile. :) Yapamayan için büyük bir mutluluktur, böylesi küçük bir şey; tahmin edebilirsiniz...



Üstteki kolaj fotoğrafta, dizlerimi karnıma çekip oturabildiğim pozisyonlarımı görüyorsunuz ya; o pozisyonlarda 5 seneye yaklaşık zamandır kendimi hiç hatırlamıyorum. Bir resim var elimde, çocukluk arkadaşım Duygu'mun vefat etmeden önce yaptığı ve bir defterimin arasında unuttuğu dizleri karnına çekik oturma pozisyonunda biri. O pozisyona yaklaşmam için çenemi dizlerime koymam ve bir de bacaklarımı birbirine daha da yaklaştırmam gerek bir tek işte... :) 

Neyse; ben bunları keşfederken, tek bacağımdan tutunarak yanlarıma kaykılabildiğimi ve popomu yataktan kaldırabildiğimi de keşfettim. Tek taraflı da olsa, büyük bir gelişme bu da. Dengede durup hareketleri yapabilmek, başlı başına bir gelişme zaten... 


Maddeler halinde de saymak isterim neler yapabildiğimi;

Ayaklarımı yere bastırır pozisyonda durabiliyorum, demek ki kas kısalığım azalmış.

Tek tarafa yönelerek de olsa, bir tarafa yaslanır gibi yapıp kalçalarımı kaldırabiliyorum.

Dengeli şekilde, yatağın ucunda oturabiliyorum: Oturma pozisyonumda bir sorun olmasa da, yere yakın hallerde oturmalarımda sorunlarım var; diz kapaklarım ve de kas kısalıklarımla alakalı olarak.

Bir de "Bunları yapabiliyorsam, ayaklarımı birbirinin üstüne de atabilir miyim ki?" demiştim kendime. Bunu dedikten sonra önce tabanlarımı birleştirdim, sonra da diz kapaklarımdan izin isteyerek ayaklarımı kaldırmaya gayret ettim. Sonuç; üstte de gördüğünüz gibi bağdaş kurabilir hallere de gelebilir olduğumu keşfettim... :)


Tüm bu anlattıklarımda önemsediğim en önemli noktayı da söylemeliyim; diz kapaklarım bu hareketleri yaparken artık ağrımıyor! Yani yıllar sonra; diz kapaklarımın beni neredeyse hiçbir hareketin başlangıcını bile yaptırmayacakmışçasına, kalkıştığım birçok harekette ağrılarla bana izin vermeme gafletinden beni kurtarmış!


Velhasıl, o günkü mutluluğumuzu ve de gururumuzu daha nasıl anlatabilirdim bilmiyorum, bu yazının yazılması ile olabilirdi ancak. Tüm bu güzel gelişmelerimin arkasında; fizik tedavi-uzay terapi seanslarımın, bu seanslarımda beni sağlığıma kavuşturmaya uğraşan fizyoterapistlerimle ortak çabalarımızın ve planlarımızın, ailemin, dostlarımın, kendime inancımın olduğu kadar onların da bana inançlarının-desteklerinin eseridir bu haklı gururumuz... Sevdiklerime bu müjdeyi, instagram hesabımda ayrı bir yazıyla verdim; 3 gün önce bu yazıyı yazamaz halde dayanamayıp: ki o da burada... 


Devamının ne zaman geleceğini bilmediğim; her nefesimde ve her küçük gelişmede heyecanlanmaya devam edeceğime inandığım bu hayat uğraşımın ne başlangıcı ne de sonundayım. Daha gerçekleştirecek çok hayalim ve her biri için de çok yolum var, sabırla devam etmem gereken; bunu da çok iyi biliyorum. Kendimize ve yaratıcı güce inanmaya ve de çabalamaya devam edelim her birimiz, başarmak ve mutlu yaşamak istiyorsak bu ilk şartımız olmaya devam etsin... Bizi güzel sürprizler beklemeye devam etsin. Sevgilerimle... :)


21 Mayıs 2017 Pazar

Pazar Yazısı #33 - Örgü Dolu Bir Pazar


Ara sınav haftasından öncesinden beri, uzun zaman geçti örgülerimi yarım bırakalı. Ve bu Cuma'dan bu yana ve bugün olmak üzere o aranın ardından yeniden örgülerim elimde idi... Bugün sabah kahvaltısından sonra, elime alıp da akşama dek örgü örebilmek için kendime izin verdiğim; Örgü dolu bir Pazar'dı... :)


19 Mayıs 2017- Cuma günü; Saniye kivram ve Kamil kivram bir hafta öncesinden haber verdikleri üzere, gelme tarihlerini belirleyip biletlerini ayarlayıp geldiler nihayet. Nisan ayında Ankara'ya gittiğimiz tarih aklıma geldi hemen. Biz Ankara'dan onlardan geleli ne kadar oldu ki diye baktığımda, onlara gittiğimiz ve Gemlik'e geri döndüğümüz tarihlere baktım ve karşıma şu durum çıktı; Ankara'ya 19 Nisan'da gitmiştik ve 19 Mayıs'ta da kivramlar buraya geldiler. Bu durum kimi tesadüf der, kimi kader; öylesine güzel ve tatlı bir şeydi ki benim için... Geldikleri akşam, annemlerle ve Saniye teyzemlerle de paylaştım bunu ve hepimizin çok mutlu olduğu küçük bir detay olduğunu farkettik ve gülümsedik... 

Saniye teyzemler gelmeden önce, ders çalışmalarıma onlar burada iken sadece okuma olarak devam edeceğimi düşündüğümden, onlar gelene dek 1,5 adet ders bırakana dek çalıştım ve dün itibariyle de 1 ders kaldı çalışmam gereken. Finallere olabildiğince hazır olacağım yani... 

Saniye teyzem birçok kez de bahsettiğim gibi, benim örgü hobimi geliştirmeme yardımcı olan hocam. O yüzden ikimiz bir araya geldikçe, örgüden bahsetmekten ve örgü yapmaktan çok hoşlanıyoruz. E hal böyle olunca, senenin 6 ayı boyunca Almanya'dan gelip Türkiye'de kaldıkları süre zarfında buluştukça örüyor ve öğrenmeye devam ediyoruz... :) Bu 3 gün de bizim için örgü doluydu. Üç güne bir örgü bitirmeyi sığdırdım mesela, yazısını yazmayı düşünüyorum dikişi bitince... 

Üstteki görüntüm de, yarım kalan pembe şal işimi örmeye devam ederken ablama çektirdiğim bir resim. Pinterest hesabıma eklemeye başlayacağım el emeklerim klasörüme, dolu resim çıktı; sadece bugünden diyebilirim yani... :)


Saniye Kivram, her gelişinde veya her gidişimde örgü ipi ve benzeri birçok hediyeyle gelmeyi sever; elbet bende ondan hediye almayı çok seviyorum. Her defasında şunu soruyor; "Ankara'dan bir isteğin var mı?" Her defasında "yok." derdim ama bu sefer vardı; "Geçen sene gelirken Ankara'dan aldığı beyaz ipin aynısı." Ben o iple bir boyunluk örmüştüm ve de kalan ipi de artık iplerimle başlamak istediğim hırkaya başladım. Ama maalesef yetmedi beyaz tabii ki. İstediğim beyaz ipin kağıdı yok, Saniye teyzeme verdiğim küçük bir örneği de yok (Ankara'ya kadar götürdüm ama vermeyi unutup geri döndüm çünkü), sadece beyaz olduğu ihraç fazlası olduğu ve de bizim Gemlik'ten bulamadığımıza dair fikri var epeydir. "Bulursam getireceğim." dedi sağolsun Saniye teyzem. 

Cuma akşamı geldiklerinde, birkaç saat içinde çıkardığı iple "Aynısı mı bilmiyorum ama bu vardı, en güzeli bu idi beyazlar arasında. İnşallah tutar, tutmazsa da başka bir şey yaparsın artık." demişti bana. İpin tipi tamamen aynı ve sadece geçen sene getirdiği kırık beyazın temiz beyazı, düşünün nasıl mutlu olduğumu! :) Çünkü çok hevesle başlayıp, hırkama devam edemeyeceğimin üzüntüsüyle bekletiyordum hırkamı. (Üst resimde gördüğünüz üzere, hırkamın arka kısmı ile ablam ve Saniye teyzem ve de üzerinde "Bernat" yazan beyaz ipim.) 

Bugün ve dün örgü dolu idi ve öyle olmaya da devam ediyor. Yazısı gelecek olan Hırkamın fotoğraflarını da ilerledikçe çekmeye devam edeceğim. Saniye teyzemler burada iken hırkamın kol kısımlarını yapmayı öğreneceğim ve de büyük ölçüde bitireceğimizi umuyorum. Bugün bir boyunluk bitirdim, pembe şalımı olabildiğince devam ettirdim ve de kendimce bol-rahat-renkli olacak hırkamı örmeye de kaldığım yerden devam ettim... :) 

Saniye teyzem, Kamil Amcam, Ailemizin diğer fertleri ile akşama dek balkonumuzda oturup Saniye teyzemle örgü örmeye "henüz" doyamadığımız bir gün geçirdik. Sonra babam ile ben hariç, sünnet düğününe gitti diğerleri; ben dersime babam da yönetici toplantısına odaklandık ve derken gün bitti... 

Dolu dolu bir Pazardı ve bitmek üzere şimdi. Uzun zamandır bu kadar uzun Pazar yazısı yazmamıştım, değil mi? Ben bile şaşkınım. Sevgilerimle... :))

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Senenin İlk Pikniğini Yaptık - 14.05.2017



2017'nin ilk pikniğini 14.05.2017- Pazar günü gerçekleştirdik ailecek. Uzun zaman olmuştu toplanıp gitmeyeli ve bir anneler gününde tüm gün dışarıda olmak fikri, en çok annem ve ablam için iyi bir dinlenme fırsatı idi diye düşünüyorum. İznik Gölü'ne gittik pikniğe ve o gün çektiğim en güzel fotoğraf üstteki fotoğraftı ki; Kağanımın üstte bir arkadaş bulup, onunla sohbet etmesini fotoğraflarken ortaya çıktı. Öyle kartpostallık ki, bence uzun zamandır çektiğim en güzel fotoğraflardan biri... :) Maşallah tüm çocuklarımıza... 


Sabah 10'u geçiyordu çıktık evlerimizden , eksiklerimizi tamamlayıp İznik'e varıp, yer bulana ve oturup kahvaltımızı kurana kadar saat 12.30'u buldu o gün. Güne erken başlayacağız derken geç başladık ve yine geç bitirdik... Kahvaltı sonrası şu pozlarımız çıktı ki ortaya, benim için tam bir şenlikti. Bir yere gittiğimizde veya bir arada bulunduğumuz güzel günler de; o günlere ait birkaç tane poz bile yakalasam biz dair, mutlu ediyor beni...

Piknik günü sık sık, arada yapmak gerek böyle piknikleri dedik, temiz havadan çarpıla çarpıla bir hal olurken. Uzun zaman olmuştu beraber piknik'e gitmeyeli. 1,5 sene kadar oldu diye hatırlıyorum ben mesela...

İznik bölgesi piknik için güzel bir yer olsa da, eskisi kadar beğendiğimiz bir yer değil aslında şimdilerde. Bulabildiğimiz tek yer, yola yakın bir yerdi ve epey toz alıyordu. Bir yere kadar asfalt yapılmış, bizim yer bulabildiğimiz piknik alanına doğru asfalt çalışması bitirilmişti resmen. Ama buna rağmen güzeldi işte...


Yemek sonrası üstteki görüntü hakimdi, her birimizin elinde bir soda şişesi ile oturduğumuz... Açık havadan olsa gerek, hepimiz daha çok salataya düştük ve yediklerimiz ağır gelmemiş olsa bile soda üzerine yakıştı. Tabii bu sırada, ablam ve annemin günleri için bir hafta öncesinden planlanan o gün için birkaç fotoğraf alayım dedim. İstediğim; tek bir fotoğraf ve ikisinin de bana bakmış olduğu fotoğraf olması idi. Ama birden fazla doğal fotoğraf çıktı, ikisini de bana bakar halde yakalabilmem için; çünkü annemin baktığı fotoğrafta ablam kameraya bakmadı, ablamın baktığı fotoğrafta annem kameraya bakmayı, ya da ikisi de apayrı veya aynı ama kamera olmayan yerlere baktılar. :) Doğal fotoğraflar her zaman daha güzel tabii ki, düşünsenize tek bir fotoğraf olsa; annem ve ablamın günleri idi, iyi ki varlar deyip geçecektim. Ama resme daha güzel bakmış olduk onların sayesinde. Ve ekleyeyim tekrar, onlar iyi ki varlar... Allahım başımızdan eksik etmesin, ailelerimizin her bir ferdini... :)



Yeğenim için büyük bir nimetti o arazi, dilediğince koşmak istedi ve amacına ulaşırken de en çok babam ve eniştemi yordu piknikte. :) Kovalamaca o günün oyunuydu resmen. Babam da çareyi, dövüş simülatörü yapıyormuşçasına Kağan'la kendilerine sopalarla oyun kurmakta buldu. Bu sıralar dur durak bilmeyen Kağan'ı, aşırılıklarını dizginlemek epey zor. Piknik günü, atamadığı enerjiyi atması için nimet gibiydi resmen Kağanıma bu sebeplerden. Babamla sopalarını yarıştırırlarken, birkaç küçük hamlelerle poposuna sopa da yedi. Oyunun kuralının popoya vurulması gibi algılayan Kağanım da çok geçmeden dedesinin poposuna vurmaya başladı bu sefer. Deli gibi yoruldu sonucunda, gece eve zor düştü diyebiliriz yeğenim için... Böyle günler de ve böyle günlerin ardında, gönül birçok kez yineliyor ki; keşke bizim çocukluğumuzda olduğu gibi, sokaklar yine çocuklarla dolu olabilse diye...


Piknik'in olmazsa olmazlarından biri elbette Çay'dır. Açık havada içilen çayın yerini ise bir başka şekilde içilen çayların tutmadığını düşünenlerdenim. :)

Kahvaltıda içtiğimiz çaylarımız termostandı, mangal öncesi içilen çayımız ilk közden, sonrası da yemek sonrası son közden... Allahım nasip etsin her birimize, açık havada rahatça oturabilmenin keyfini. Annem ve ablamın da bizimle oturabilmesi büyük nimetti, ev içinde habire bir iş peşinde koşmak durumunda kalıyor çünkü insan. Piknikleri bu sebeple de seviyor olabilirim, mutfak gereçlerinin her biri önünde ve masa başından "su ihtiyacı olmadıkça" ayrılmak durumunda kalmıyorsun... 

Derken ortaya şu üstteki görüntü çıkıyor ki, o fotoğraf beraber gün batımına doğru yemek sonrası çayımızı beklerkendi...



O gün piknik yerinde epey boş vaktimin olabileceğinin umudu ile yanımda okuma kitabımı da, en son çalıştığım dersin notlarını da götürdüm. Ama sonuç olarak sadece kitabımı okuyabildim, yaklaşık 30 sayfa kadar. Amacım daha fazla okuyabilmektiyse de, Kağan'a göz kulak olabilmeye uğraştığım anlarda bu hedefimi gerçekleştiremedim. Halihazırda, Yeni Moda Turuncu'yu hala okuyorum. Sebebi de, derslere yoğunlaşmaktan gece okuması bile yapamamam. Eğlenceli ve akıcı bir yazı dili var, piknik'te de okuma yapmaktan çok zevk almıştım; yemek sonrası çay ile hele ki...



Kendi fotoğrafını çekmeyi sevenler topluluğu oluşturabiliriz bence. Sizce? :)

Ben kendi fotoğrafını çekmeyi sevenlerdenim. 80'e yakın çektiğim fotoğraflardan en beğendiğim ve en bu yazı için olanlar bunlardı. Ve özçekimlerim de hafife alamadığım kadar hoşuma gitti ki birini facebook sayfamın fotoğrafı yapmayı düşünmüyor değilim. Yaklaşık 1 sene öncesinde piknik sırası çekindiğim bir fotoğraf duruyor hala profilde. Umarım bir dahakine piknik'ten piknik'e değiştirmem... 

Sağımda solumda, arkamda önümde ağaçlar bulunan bir ortamda özçekim çekinmem de ne yaparım ki? diyerek çekindim üstteki fotoğrafları. Ve üç fotoğrafı da çok sevdim. Madem öyle bu yazıyı bitirirken şunları demek geliyor içimden; 

1.) Piknik zamanlarının açık hava fırsatını her türlü değerlendirmeyi ihmal etmeyelim, havalar güzelleşmişken.
2.) Kendimizi sevmekten ve bunu dile getirmekten çekinmeyelim lütfen. Kendimi seviyorum, ailemi ve çevremde bana destek olan doslarımı seviyorum... :)

Sevgilerimle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...