13 Aralık 2017 Çarşamba

Bağdaş Kurma Meselesi - 12.12.2017


Bağdaş Kurma Meselesi'nin 2013'teki son atağımdan sonra, hayatıma yeniden giriş yaptığı tarih bu instragram paylaşımımda da bahsettiğim gibi; 2017 Mayıs ayının büyük sürpriz gelişmesi idi. Hiç beklemediğim anda kendimi keşfetmem ile gerçekleşmişti... Yaşadığım, mutluluğu paha biçilemeyen gelişmelerden biriydi benim için...

Bu konuya yeniden değinmek istemem bu konuda gelişmelerime kademe atlattırmamdan ötürü tabii ki de, bir de bu konuyu küçük bir yazıyla veya bir resim paylaşmayla geçiştirilecek bir olgu olarak görmememden ötürü... :)


Dün Merve ile Fizik Tedavi dersimizden sonra, evde yer yatağımızın kenar kısmında oturuyor ve bağdaş kurmaya devam ederek hem kendimi gerdirmeye hem de kendimi geliştirmeye devam ediyordum. Üstteki selfielerimin her biri de bu keşif vaktimin ortasında tarafımdan çekildi... 

Bu kız neden bu kadar mutlu gülüyor derseniz eğer; bu fotoğrafların her birinin, yere uzanarak ve telefonun kamerasının ön kamerasından bu şekilde tarafımca çekiliyor olmasıydı beni güldüren. Yani açıyı yakalayıp, kolum uzanmış halde ve ben dengedeyim bu fotoğrafları çekerken; düşünebiliyor musunuz bilmem, düşünebiliyor olmanızı dilerim ama... :) Başta sadece deneme amaçlı çekilecekti fotoğraflar tarafımdan. Ya, yere yeniden bu kadar yakın oturup dengede daha net şekilde durabilmek nasıl müthiş bir duygu! Çok şükür Allahıma, emeğime, ulaşabildiğim bu güzelliğe... ((:


Evet basit bir olgu, bacağı al bacak üstüne at işte. Bir zamanlar benim için de epey basit olan ve yerle bir bütün halde otururken yapabildiğim bir olgu idi ve benim için bu kadar da önemli olduğunu düşünmezdim; üstelik her sıkıntımda başvurduğum bir oturuş şekli olmasına rağmen... Şöyle olurdu; okulda birine canım sıkıldı ise veyahut içime bir sıkıntı düştü ise, bağdaş kurur oturur ve gözlerimi kapatıp sakinleşirdim kendimce. O zamanlar da o hareketi yapabilmek çok özeldi, ama benim için daha da değerleneceğini hiç düşünmemişim meğer...

Eğer bağdaş kurup oturabiliyorsanız, benim için ayak tabanlarınız birbirine yaslı halde iken bacaklarınızı kelebek kanadı gibi çırpma hareketini yapar mısınız rica etsem; çünkü o hareket beni çok mutlu eder, çok rahatlatırdı yapabildiğim zamanlar. Bağlantısını hala çözemesem de, bunun böyle olması hala garibime gider mesela... :) (Aklıma gelmişken, en yakın zamanda fizyoterapistime sorayım ben o hareketin neden beni rahatlatıyor olmuş olabilmesini!)


Sizlere çekemediğim bir fotoğraf karesi de var tabi ve bunun da benim için önemi büyük aslında. Bundan birkaç hafta önce olsa yazamazdım ama sanırım açıldım artık, aman nazar değmesin!;

2010 yılında, ebediyete kavuşan kardeşimiz Duygumun, bu dünyadan ayrılmadan önce benim için çizdiği ve defterimin arasına koyduğu bir resim vardı. Bu resim, 2010 yılından beri bana bir mesaj verir mi bilmiyordum. Ben bu mesajı çok başka anlıyordum; üzüntülü, kederlü birinin resmi falan diye nitelendiriyor ve acaba neyi veya kimi düşünerek yaptı bu resmi Duygum diyordum. Resim ne mi?; dizlerini karnına bükmüş ve elleriyle dizlerinin önünden tutmuş birinin resmi. Çok amatörce ve resim bana ve yakınımdakilere özel, o sebeple resmini çekip koymak istemedim. Ama hala saklıyorum tabii ki ve kim bilirdi son atağımdan beri yürüme kabiliyeti gösteremeden önce o harekete yakın bir gelişme göstereceğimi? :)

Duygum çok özel bir insandı. Değişik düşünen, değişik seven ve bu hayatta hepimiz için değişik bir şekilde var olmuş olan... Yıllar sonrama bile dokunabiliyor bakar mısınız! Bir gün onu unutacağımdan ötürü çok korkardım; yıllar yılı bu korku benim içimde bir yerlerde oldukça, endişem hiç bitmeyecek sanıyordum. İnsan kaybettiği sevdiğinin ardından, meğer hiç unutmadığına da çok sevinirmiş her aklına geldiğinde; yıllar geçse de... "Duygum, o hareketi yapabilmeyi ve o pozu çekinip buraya koymayı o kadar çok istedim ki bugün! Dünümde, bugünümde, yarınımda; fiziken olamasan da, ruhen var olabilmen beni öyle mutlu ediyor ki... İnsan unutulunca ölürmüş esas diyorlar, sen hiç ölmedin bizim için kardeşim..."

(Bu notları yazıp sizleri üzmenin kıyısına dahi getirmemeyi çok isterdim. Ama ben kendime daha şeffaf olma sözü verdim, yazmaktan daha fazla çekinmemek ve durmamak için... Anlatamadığım ve "aman ya bunu da yazmayayım" dediğim her şeyden ötürü mü doluyorum bu kadar?" diye sorguladığım geçen haftalar sonrasında bu kararımı aldım. Burası benim günlüğümü içeriyor ve benim hayatımda unutulmayacak isimlerden biri Duygum... Arkadaşlarınıza, kardeşlerinize, dostlarınıza sıkı sıkı sahip çıkın, ben dostlarımın hiçbirini bir diğerine değişemem. Hepsinin kıymetli olduğunu öğreten bir kardeşi kaybettim ben, bir başkasını daha fiziken veya ruhen kaybetmek istemem. Allahım kimseye de yaşatmasın dilerim.)


Ben bugün dizlerimi dik pozisyonda tutarak olabildiğince de kendime çekerek oturdum, ayak ayak üstüne atıp bol bol bağdaş pozisyonlarımda durdum. Dengede otururken yaptım bunları, kendimi geriye doğru çekebiliyor ve aynı zamanda karın ve sırt kaslarımın da daha çok geliştiğini görebiliyordum. Gerdirdim kendimi, daha da geliştirmek için de uğraştım yine! Bu arada, sağ bacağımı sol bacağımın üstüne, sol bacağımı da sağ bacağımın üstüne atabiliyorum. Yani biri bir diğerinden eksik de değil şükür ki... 

Bu hallerde iken fotoğraf çektim bir de işte... Henüz dizlerimi dik pozisyonda tutarken kollarımı dizlerime saramıyorum, o pozisyonda iken ya çoraplarımı tutuyorum ya da eşofmanımı veya bacaklarımı tutuyorum; ama her kol ya kendi tarafındaki bacağı ya da çarprazındaki bacağı tutuyor... Ama henüz dizlerin etrafında dolanıp birbirine tutunamıyor... Diyeceksiniz ki; dizlerini tutabiliyormuşsun işte, sarılması mı kaldı be kızım?! Nereden biliyorum, benim de bir yanım bunu diyor çünkü. Ama bir yanım da, deli gibi bir sonraki adım dizlerine sarılmak diyor. Hele ki üstte de anlattığım gibi, Duygumun bana yaptığı resmi hatırladıkça! Aslında bu his yeni değil, ama Mayıs ayındakinden çok daha baskın. Çünkü Mayıs ayında gayri ihtiyari dizlerimi karnıma çekip oturuyordum ve o pozisyonda otururken çok da kasılıyordum. Bugün otururken ki gibi rahat değildim... Şimdi besbelli rahatlıkla tutabiliyorum bacaklarımı; bu tutuş kocaman bir kavrayış da değil üstelik. Çok şükür ve maşallah kendime... :)

Bu son fotoğraf  hem kendime, hem de bu yazımı okuyanlara. Anneme bugün gösterdiğimde yeni gelişmelerimi -ki resimlerimi henüz göstermedim, bugün Yalova'ya tedaviye giderken göstermeyi düşünüyorum.- :) , "Azmin elinden ne kurtulmuş, aferin kızım!" dedi bana gülerek. "O mutluluğu görmek için bile, açılır saçılır anlatır ve kendimi içime kapatmam bundan sonra ben!" dedim kendime bugün...


Velhasıl, daha size açıklayacak çok itirafım ve de çok gelişmem var. Bunlar başlangıç aşaması olsun dilerim. Bağdaş Kurma Meselesinin derinine inerek incelediğim ve sizlerle paylaştığım için çok mutluyum. Yorumlarınızı benden esirgemeyin lütfen, mutluluğum daha çok katlanacaktır. 

Sevgilerimle ve yazacağınıza dair sezgilerimle, görüşmek üzere... :D 



11 Aralık 2017 Pazartesi

Fotoğraflarla 1 Haftam #75 - Aralık 2017'nin İlk Haftası


Uzun zamandır yazmadığım bir yazı dizime, Kısmi bir geri dönüş yapıyorum bugün; zira Aralık 2017'nin ilk haftasında yazı ile ayrı ayrı ekleyemeyeceğim ama bütün olarak bir yazıda toplamak isteyeceğim fotoğraflarım vardı, geride kalmasını istemedim... (Yani not olarak eklemem gerekirse; 04.12.2017-10.12.2017 haftasının Fotoğraflarla 1 Haftam yazısıdır.) :)

Mutlu, umutlu, sağlıklı ve bol gayretli nice haftalara... :)


Geçen hafta; gündüzü planlı, gecesi heyecanlı geçen bir gün ile başladı... Plan program yaptım o gün, yapmak istediklerime dair kararlı ve de azimli olacaktım. Ama bir yandan da sıkıntılı bir gündü benim için o gün, ağrılarım ve kas yanmalarım mevcuttu çünkü. Tüm bu dediklerimin yazısını da daha sonradan yazmıştım hafta ortasında; özlem dolu itiraflarım ile dolu bir yazı oldu bu, benim için de milat sayılabilecek bir yazı oldu; o yazımı buradan okuyabilirsiniz... 

Tabii bir de, geçen haftanın bir önemli yanı daha oldu; Onur Yar geçen hafta bugün aramıza geri döndü. :) Onur Yar, benim 2007 senesinden beri en sevdiğim radyo programcısı... Onu bu kimliği ile tanıdım başta, ama sonra Twitter'dan ve diğer sosyal medyalardan takip ettim. Ve yıllar boyu da takip etmeyi bırakamadım. Eskisi gibi bizlerin arasında dönmesini öyle bir heyecan ile bekleyenlerdendim ki, aynı heyecan ile de karşıladım; sanki hiç gitmemiş gibi idi...

Onur Yar sevenlere ve tanımasa da gerçek bir dost, abi, kardeş ve de gecelerinize bir eşlikçi arıyor iseniz; Pazartesi'den Perşembe'ye dek, kendi youtube kanalında saat 23.00'de canlı yayında olacak bundan sonra. Onur Yar izleyelim, sevelim sevilelim diyorum bende sizlere... Bu akşam yine Youtube'da olacak ve öyle güzel bir video paylaşmış ki yine kanalında bugün, iyi ki youtube varmış da yine bizimle dedirtiyor resmen. O videosuna buradan ulaşabilirsiniz ve tabii ki youtube kanalına da... =)


Kağanım 2 haftadır Satranç oyununa epey merak sarmış durumda... Öyle ki, günde birçok kez oynuyoruz beraber. Geçen hafta da bolca satranç oynadığımız günlerle dolu bir hafta idi. Tabii ki acemi düzeyde oynuyor yeğenim, daha 6 yaşında. Hem öyle çok çabuk da öğrenmedi zaten! Hala amacı hep en çok taşı yemek, rakibinin taşlarını bitirmek. Kuralları iyice bellemiş durumda, taşlarını da koruyor ama en önemli taş onun için Şah değil mesela. Yeğenim için satranç oynarken en önemli taşı Vezir, en çok onu seviyormuş. Çünkü bilen bilir, "Vezir her tarafa istediği kadar gidebilir, bir tek at gibi gidemez." Kağanıma sorunca, "neden vezir'i seviyorsun en çok?" diye, o da böyle cevap veriyor. :)

Velhasıl evde satranç bu kadar gündemimizde iken, geçen hafta benim ders çalıştığım bir akşamda Kağanım resim çiziyordu. Sonrasında gösterdiği üzere çizdiği resim yukarıdaki işte, yeğenimin ellerinden Satranç Oyunu adlı eseri... Henüz okuma yazma bilmiyor tabi, dedesinin onun olması için verdiği En Büyük Kasparov adlı Satranç kitabında yazanları taklit ederek "Satranç Oyunu" da yazmış üstüne. Sevdiği şeyleri resme dökmeyi ve böylece etkinlikler düzenlemeyi seviyor yeğenim işte... Yeğenime benden kocaman bir maşallah. Sizlerin de maşallahlarını alırız valla, tüm kuzucuklara olsun maşallah...


Bu kazağımı iki hafta önce aldı annem bana, çünkü ben bu kış bir geyikli kazağımın olmasını istediğimi söylemiştim anneme... Bu kış giyecek kazağım olmadığı için annem kazak almamız gerektiğini söylediğinde söylemiştim bunu. Kasım sonundaki sınav haftasonunda gidip bazı mağazalara bakmıştık alışveriş merkezinde ve fiyatları uygun gelmemişti. Ama iki hafta önce Pazartesi günü Yalova'daki sosyete pazarından annem bulup almış bana. Çok güzel değil mi ama? Annemin araştırmacı kişiliğine sağlık... :)

Öyle severek giydim ki nihayet geçen hafta, sonrasında da üstteki fotoğrafı çektim işte. Çıkarmak istemedi isem de üstümden, bunu gerçekleştiremedim tabii ki. En nihayetinde giymeden sürekli giymek mümkün olmuyor. Ama bu kış favori parçam bu kazak, bunu tahmin edebiliyorum. Neden geyikli kazak derseniz, ta geçen kış geyikli bir kazak istemiş ama bulamamıştım istediğim gibi ve bu kışa nasip oldu işte bulabilmek de alabilmek de... Geçen hafta bir türlü İnstagram hesabımda paylaşamadım üstteki fotoğrafımı ama demek ki o da önce buraya kısmetmiş. Ama haberiniz olsun ben bu fotoğrafı geçmem, daha çok paylaşırım; buradan da duyurmuş olayım bu vesileyle... 


Cuma gecesini, Kağanıma etkinlik gecesi olarak ayarladım; yeğenimle beraber yılbaşı kartı yaptık o akşam... :) Gündüzden ders çalışmamı da blog yazımı yazmamı da bitirdim ve akşam yemek sonrası Kağanımla üstteki güzel kartları yaptık beraber. Herkes kendi bildiği çam ağacını çizdi tabii ki; benim bildiğim sağ taraftaki gibi idi, yeğenimin bildiği de sol taraftaki gibi. Annemle ablam İstanbullu Gelin'i açtılar; bir yandan hep beraber çaylarımızı içtik, diğer yandan yeğenimle etkinliğimizi yaptık işte...

Üstteki yılbaşı kartlarını yapmak için çok şeye gerek yok aslında; boya kalemleri, kart yapabilmek için hafif sert malzemeden bir kağıt (veya karton da olabilir) ve de olabildiğince süs malzemesi... Bizim elimizde boncuk malzemeleri vardı, süslemek için onları kullandık. Çam ağaçlarımızı da boncuk malzemelerimin içinde bulduğum kesilmiş karton parçaları ile yaptık. Esasında, kartona fon kağıt kullanınca daha güzel oluyor ama bizim elimizde hep artık malzemeler bulunuyordu. 

Sonuca gelince; Kağanım bu etkinliğimizden çok hoşlandığını söyledi, önemli olan da buydu zaten. :) Şimdi yeni bir etkinlik bekliyor yeğenim benden. Sınavlarım sebebiyle beraber resim yapmalar, ödev yapmalardan öteye geçip bunları yapınca tabi devamını da istiyor kuzu. Yine arayış içindeyim misal bu ara, birkaç güne uygun etkinlik bulacağımı umuyorum şimdilik... 



Kağanım iki haftadır bizde kalıyordu; sebebi öncesinde haftalar öncesinde annemle benim -Kağanımıza kolaylık olsun diye- onlarda bir hafta kalmış olmamızdı, sonra sebepler çoğaldı bir hafta oldu iki hafta... :) Birkaç haftadır "ben de sizde kalacağım, çünkü siz bizde on gün kaldınız." diyordu, "Sen ilk iki yaşında neredeyse hep bize idin." desek de ikna edemedik ve kirvemizin oğlu Ufuk abinin geleceği zamanı denk getirdik ve Ufuk abi buraya geldikten 1 hafta sonrasında geldi bizde kalmaya başladı kuzum. Nedeni bu kadar işte... :) 

Bu bir hafta, uzadı iki hafta oldu işte geçen hafta başladıktan sonra bitecek iken. Geçen hafta Salı günü Ufuk abi gitti. İki hafta ablamlarla beraber hep birarada idik işte yine ama bir tek Kağanım geceleri de bizde yatıyordu işte. Geçen hafta ablam kirvemizin oğlunu yolculadıktan sonra, "Bir temizlik yapayım madem, iki gün daha kal." dedi. Ve Kağanım o iki günü de bir haftaya tamamlayıverdi...

İşte bu sebeplerle; kalacağı gününün pazar günü biteceğini iddia eden Kağanım, Cumartesi günü de ve Pazar günü öğlene dek de bizimleydi. Neyse ki haftasonu anne ve babası da bizde idi ama yine de gitmesine ikna edemedik. Sonuç olarak, Cumartesi gecesi de dedesinin akşam mesaisinden gelmesini bekledi ve bende nihayet gecenin bir yarısında üstteki fotoğraflarını çektim o gün... :) 


Pazar günü öğlen gönderebildik evine yeğenimi, anneannesi dedesi ve benle yine dolu dolu vakit geçirdik beraber. Evini seviyor ve kabul de ediyor ama ilk iki yaşında beraber geçirmek durumunda kaldığımız senelerden ötürü, bir yanı ara sıra burada da kalmayı istemekten vazgeçemiyor... Bir yerde okumuştum, anneannesigil veya babaannesigilin de desteği ve varlığı ile büyüyen çocuklarda oluyormuş bu. Kağanım burayı da evi biliyor; ikinci evi burası zaten, ama bunu içgüdüsel olarak da bilmesi hoşuma gidiyor doğrusu... :)

Ve Pazar günü, yani dün; Yeğenim anne babasıyla evine giderken, Cumartesi günü yaptırdığım ödevini burada unutup gitmiş. Üstteki ayıcığı boyarken öyle hoşuma gitmişti ki renkleri seçimi. Madem unutmuş da, bir resmini çekeyim ben dedim... Hani adı ayıcık sonuçta ama o bir ayı değil mi? Bir ayı bu kadar sevimli olur mu yahu! Bu ayıcık kadar sevimli bir hafta diliyorum hepimize... =)

Yeniden Fotoğraflarla 1 Haftam yazısı yazmak garip ama güzel de geldi. En son 2015 senesinde yazmışım ama yine de daha önceki Fotoğraflarla 1 Haftam yazılarımı görmek isterseniz buraya bakabilirsiniz. Mutlu haftalar... 

10 Aralık 2017 Pazar

Pazar Yazısı #41 - Maşallahlık Pazar


Yine olabildiğince geç başlayan ve de olabildiğince ağırdan ilerleyen bir gün olması adına uğraşılan bir pazardı bugün... Sabah kalktığımda epey sisli ve fırtınalı bir yağmur hakimdi dışarıda. Uzun zamandır sanırım buralarda böyle bir fırtına olmamıştı, ki bu eve taşındığımızdan beri çok fırtına gördük. Ama eskiden daha sıktı böyle fırtınalar, kışlar daha çetindi dedirtti bugün bana. Sonra mevsimlerin değiştiğine üzülürken buldum kendimi elimi yüzümü yıkarken... Bir sene daha bitiyor, sadece bu seneyi değil geride bıraktığım birçok seneyi gözümün önüne getirip dalıp gitme fırsatını daha derinden yaşıyor ve bu hakkımı doya doya kullanıyorum bu ara... :)





Aralık ayını bu sebeplerden sevdiğimi söylemiştim daha öncesinde de, benim için maşallahlık pazar olmasının birinci sebebi bu... İkinci sebebine gelince de; bütün haftayı yeterince ders çalışmamış olarak geçirmiş de olsam, hafta başında yaptığım planımın biteceği güne gelmiş bulunarak birçok maddeyi gerçekleştirmiş bulunuyorum bugün. (Üçüncü sebebi de ekleyeyim o zaman, 41. Pazar Yazımı yazıyormuşum, "Maşallah".) 

Bazen plan yapıyorsun ve o plandan birini gerçekleştirip gerisi çöp oluyor hani ya, böyle anlarda insanın planı programı bırakıp salıp oturası geliyor doğrusu! Ama bende bu böyle olmuyor, vazgeçersem öylece salıp gideceğim; artık çok net biliyorum bunu. O sebeple, uzun bir süredir inanıp ısrar edip planları yeniliyorum. Ve yine yenile yenile, derken 2 haftadır üst üste tutturamadığım ve üçüncü haftası olan bu haftada da bir plan programı daha tutturabilmiş olmamın mutluluğu hakim içimde. Aman Allahım, maşallah! :)

Planlar ve programlara bir uyumlu bir uyumsuz olsam da, sürdürmeye devam edeceğim inşalllah... Ötesi plansızlık, mazallah daha kötüye gidiş vs olmasın diye hem de; sağlığım, hayallerim, yaşamam ve devam edebilmem için hayata... Planla programla toparlayayım kendimi, beni sıkan tek şey plan ve programlar olsun yeter ki, ben onlara uymak zorunda kalayım.
(Kendi kendime hakimiyet kuruyorum resmen! Ama sebebim var, benim içimde de gizli bir miskin var; herkes gibi aktif değil ama bazen de aktif oluyor, geceleri yatağıma yattığımda "ne yaptım ben bugün? -Hiç!" diye sorgulatıp cevap verdiriyor. O yüzden onu dışarı çıkarmamak için bu kadar çabalıyorum!)


Bir maşallah daha rica edeceğim şimdi sizden; bu hafta benim için çok önemli bir hafta idi, zira kendimi hafta başında aşmak konusunda bir eylemde bulundum... Özlem Dolu İtiraflarım adlı yazımı hala okumayan var mı bilemiyorum ama bu itiraflarımla dolu yazım, beni öyle rahatlattı ki. O yazımın devamının gelmesine henüz hazır mıyım bilmiyorum; ama hazır olmayı beklemeyeceğime dair verdiğim bir söz de var ki kendime, o sözümü tutmaya çalışıyorum bu sıra. Kolay değil zordu o yazıyı yazmak, ama içimde "yazmasaydım keşke" diyen hiçbir yan olmadığına mutluyum şimdi. Bir maşallah rica edeceğim dedim, çünkü yıllardır içimde bekleyen itiraflarımdı onlar ve dediğim gibi kolay olmadı. Benden kocaman bir maşallah daha bu nedenle...


Ve bir maşallahım da, hafta başından beri dinlediğim üç şarkı adına; hafta boyunca her birini kaç kez dinledim bilmiyorum (tahminimce günlük 10'u çoktan geçmiştir) ama haftanın sonuna geldik ve ben hala bıkmadım bu üç şarkıdan;

Ersay Üner- İki Aşık

Buray- Sahiden

Pera- Her Şeyim... :)


Şimdi bizlere Maşallahlık bir hafta diliyorum. Öyle bir hafta olsun ki; planlarımıza uymaktan, sağlığımız için çabalamaktan ve de sorumluluklarımızı bilmekten vazgeçmeyeceğimiz bir hafta olsun... Sevgilerimi ve üstteki üç parçayı sizlere ithaf ediyorum... İyi ki oradasınız! =)

9 Aralık 2017 Cumartesi

2017 Ekim Ve 2017 Kasım Nasıl Geçti?


İlk bu seriye başladığımda, Ocak ayındaki kitap okuma ve film izleme serüvenimden bahsediyordum ve o zaman emin değildim bu yazı dizisini bu kadar sürdürebileceğime. Nihayet Aralık ayındayız şimdi, sıra 2017 Ekim ve 2017 Kasım aylarına geldi bile...

Bu iki ayın benim için nasıl geçtiğinden bahsetmeden önce söylemeliyim ki; 2017'nin başlangıçlarına nazaran yapmak istediklerime dair azimle gelebildiğimi, görebildiğime ve de düşünebildiğime şimdilerde epey mutluyum. Film izlemekte de, kitap okumakta da, her ay bir şeye veya bir şeylere odaklanıp bunlardaki kararlılığımı düzenli şekilde sürdürebildiğime de... Elbet düzenler zaman zaman bozuluyor, ama her defasında bu azimi sürdürmek için geri döndükçe; bu düzen işliyor ve bir bütünde güzel şeylere sebep olabiliyor. Bu seri benim için bu açıdan güzel şeyleri sağlamama sebep oldu. İyi ki yazmaya başlamışım sene başında bu yazı dizisini yani... İyi okumalar... :)

2017'nin Ekim ve Kasım aylarında, Minimalizme sardığım merak üzerine eyleme geçtim... (:




Minimalizm hakkında ne biliyordunuz bilmiyorum ama daha bununla ilgili videoları ve de yazıları okumadan önce bununla ilgili; her şeyden feragat etmek değil, olabildiğince gerekli eşya ile düzeni sağlamak ve böylece hayatın daha kolay olacağını savunan bir düşünce biçimi olduğunu biliyordum... 

Tabi benim bunu bildiğim kadar, böyle olmadığını iddia edenleri de gördü bu gözler daha öncesinde. Ama bende; olabildiğince gerekli olan eşyaları hayatımda tutup, gereksizlerini hayatımdan çıkarmaktan ve gerektiği kadar düzenle yaşamını kontrol etmenin düzgün bir yaşamı sürdürmeye yardımcı olabileceğine inanıyorum... Bu sadeliğin daha sağlıklı olduğu inancı, abartı ve fazlalık hayatımızın her alanında daha büyük sorunlara sebebiyet verebiliyor zira.

Youtube'da izlediğim videolardan beğendiğim iki video var minimalizm üzerine; biri Ilgın Özgan'ın "Hayatı Sadeleştirmek" adlı videosu, diğeri de Melisa Gelis'in "90 Maddelik Minimalizm Denemesi" adlı videosu... Her ikisi de belirli birikimlerini güzel bir dille anlatmış ve Melisa Gelis bu konu hakkında bir liste bile hazırlamış... :)

Öğrendiğim bilgiler, Minimalizm'i "hayatı sadeleştirmek" başlığı altında güzel bir yere koyuyor. Bu da şu demek; vücuduna fayda sağlamayan yiyecek ve içeceklerden, ruhuna zariflikten çok ağırlık veren herşey minimalizmin sadelik öğretisini oluşturuyor. Herşeyin fazlası zarar kısaca; düzensizliğin kendisi, vücuduma fazla gelen ve dokunan yiyecek içecekler, işime yaramayan gerektiğinden fazlası bulunan herşey... 

İşte bu öğretilerden öncesinden de kitaplığımda yeni kitaplarıma kalmayan yer konusunda, aslında kitaplığımda olsa da okumayacağım kitaplarımı tutmak konusunda ısrarcı idim. Esas karara varamamış halde idim işte... Minimalizm üzerine yukarıdaki videoları da izleyip düşününce; hayatımı sadeleştirmeye öncelikle kitaplığımdan yola çıkarak eyleme geçtim... Yerim dar, her daim yeni bir kitabı alabilecek büyük bir kitaplığım yok, ama okumaya da devam ediyorum. Kitaplığımda o kadar yer yok ki, okuyup beğendiğim birçok kitabımı kitaplığıma koyamıyordum. Kitaplığımdan çıkarmak istediğim kitapları gözle bile seçer hale geldikten ve bu gözle seçilen kitaplarım 10 adetten fazla olunca, odamın şeklinin değiştiği Kasım ayında, annemin kitaplığımdan indirdiği kitaplarımı ayıklamaya ve çıkarmak istediğim tüm kitapları da bir kutuya doldurmaya başladım. 

İşte bunların sonucunda, kitaplığımdan çıkarttığım 30 kitabı yakınımızdaki ortaokulun kütüphanesine bağışlamak üzerine kutuladık ve geçen haftanın başında da okula götürdük... Daha öncesindeki haftada da büyük kağıt dosyamda kullanmadığım eski ders notlarımdan arındırmıştım dosyamı... Diyeceğim o ki, küçük bir fayda analizi ile, odamdaki kullanılabilir alanı böylelikle sadeleştirmeye başladım. Zira gözüm yoruluyor, düzenim daha da sağlanıyor. Ve benim bu konuda yazmaya ve de daha arınmaya hevesim var. Düzen güzel şey, az eşya daha çok sahiplik de demek bence aynı zamanda da... :) Siz Minimalizm hakkında ne düşünüyorsunuz bu arada? Benimle paylaşmanızı bekliyorum sabırsızlıkla...

2017'nin Ekim ve Kasım aylarında sıkı sıkıya çalıştığım beş dersimin, 25-26 Kasım 2017 tarihlerinde Ara sınavlarımı atlattım... (Bu dönem okuduğum Aöf Sosyoloji Lisans bölümümde, kalan son 6 dersimin 5'ini alıyorum.)



Bir başlıkta ve iki cümlede anlatılabilen bu konu, garip bir heyecan ve tez canlılık barındırmama sebebiyet veriyor bu dönem bende. Ara sınavlarıma girdim ama son sınavlar olmasına rağmen bir an önce bitmesine dair bir istekle artık biraz sabırsızlık da bulunduruyorum içimde, sınav sonrasında bir inanamamazlık da barındırdım içimde. 

Üstteki resimlerde de gördüğünüz üzere, ara sınavları bitirdiğimiz o gün arabaya bindiğimde yüzümde bir tebessüm ama bir yandan da şaşkınlık vardı. Sınavlarımın nasıl geçtiğinden ve de nasıl hissettiğimden bahsetmiştim o gün esasında buradaki yazımda da. Ama şu hislerimden bahsedemedim bu dönem; 6 senedir devam ediyorum bu bölüme ve artık bitebiliyor olduğuna sevinirken, bir yandan da bitmesini dört gözle beklediğimi hissediyorum. Hani bir şeyi bitirmek üzere olduğunuzu hissedersiniz ama diğer yandan da "ya aslında düşündüğüm gibi gitmez ise işler?" diyerek endişelenirsiniz ya hani! Bu endişe içinde, hem daha çok çabalamak hem de bir an önce sonuca ulaşmak adına stres ve sabırsızlık içine kaldığım bir noktadayım işte. 6 senedir bu bölümü bitirebilmek adına çok çaba verdiğime inanıyorum; gerek hastalandığım sebeple ihmal etmek durumunda kaldım da uzadı, gerekse de bazı derslerimin sınavlarında çabalarıma herhangi şekilde sınavlarımın ilkinde istediğim sonuçla karşılık alamadım ve uzadı işte... 

Velhasıl bitmesini istediğim bu bölüme emek verdiğim kadar, o da beni geliştirdi. Ezdi, büktü ve bir amaca doğru giderken streslerden ferahlıklara çıkardı. Şimdi bitmeye yakın iken ben, ara sıra endişelerdeyim. Razıyım bu sene de stresli-stressiz geçsin gel gitlerde, ama bol azimli şekilde geçsin ve kolayca verebileyim şu son derslerimi de. O diplomanın resmini buraya da koyacağım, evimizin salonundaki vitrine de; zira bu 6 senede, sağlığımdaki gel gitlerin ve durağan veya hareketli anlarının da izi var. Bu güzel bir amaçtı, güzel bir hayalimdi; liseden beri istediğim bir bölümü bitirip, kendimi geliştirmeme de tutunmama da sebep oldu amaçlar dizisine... :)



2017 Ekim Ve 2017 Kasım aylarında 17 film izledim.




Ekim ve Kasım aylarında 17 adet film izledim; 9'unu Ekim ayında, 8'ini Kasım ayında izledim. 1 haftada 11'ini izlediğimde yazısını yazmıştım, 1 Haftada 11 Film İzledim başlıklı yazımda... Ve diğer izlediğim 6 film ise şunlar idi;

Bizim Hikaye- 11.10.2017
İftarlık Gazoz – 13.10.2017
Dans Tutkusu 18.10.2017
Tiffany’de Kahvaltı - Tiffany’s Breakfast – 08.11.2017
Sarı Zeybek – 10.11.2017
Ekşi Elmalar – 27.11.2017

Ancak gelgelelim benim Ekim ve Kasım ayında izlediğim ve bir daha bir daha izlemek isteyeceğim iki film oldu, onu da üstte afişlerini ekleyip yan yana koyduğum gibi bu iki film; Güzel Ve Çirkin Ve Peekay idi... 2017 yılında, en iyi şekilde yerine getirdiğimi düşündüğüm bir madde var ise eğer; o da bol bol film izlemem oldu. Senenin başında ayda en az 8 film izleme kapasitesi koymuştum ki, senenin son ayının içinde bulunduğumuz bu günlerde bunu fazlasıyla yerine getirebildiğime seviniyorum. :) Pk'ı kesinlikle tavsiye ediyorum bu arada; izleyin, Amir Khan benim için candır ya! (:


2017'nin Ekim ve Kasım aylarında en çok dinlediğim müzikler... 


Gelelim Ekim 2017 ve Kasım 2017'de en çok dinlediğim müziklere;

Ekim ayının bana göre sanatçıları hep Karadenizlilerdi. Keşfettiğim şu ki, Eylül ve Ekim'e Karadeniz müzikleri çok yakışıyor. Ama bunların yanında en çok dinlediğim bir sanatçı da vardı ki; adı Emir Can İğrek'ti. Ben kendisinin ilk müziğini Eylül ayında Meromun tavsiyesiyle dinlemiştim, müzik kutusu adlı şarkısı. Ekim ayında da kendisinin tüm müziklerini dinledim, her birini de sevdim... Öyle uzun zaman olmuş ki, yeni birini keşfedip her şarkısını beğenmeyeli; Ekim ayında da Kasım ayında da en çok dinlediğim onun şarkıları idi...


Bir de bunların yanında en çok dinlediğim 3 müzik oldu ve bu 3 müzik benden hepimize gelsin. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sevgilerimle... :)






7 Aralık 2017 Perşembe

Nöropatik Ağrı İmiş - 07.12.2017


"Sebebi ne olursa olsun sağlığın ihmalinin, korkudan sebeple de sonuçlardan kaçınmanın hiçbir faydası yok insana!" demiştim dün gece instagram hesabımdaki bu paylaşımımda. Bugünkü yazımın esas konusu budur işte... :)



Dün Yalova'ya gittik ve kaç zamandır ne olduğunu bilmediğim ve yeni bir atağin belirtisi olmasından korktuğum yanmalarımın sebebini doktorumdan öğrendim... Şükür ki; dün gece Yalova'daki Aktif Fizik Hastanesi'ndeki Fizik Tedavi Doktorunun beni rahatlatması ve ilaç tedavisine başlatması, bir başka ihmali gönül rahatlığı ile bitirmeme de sebep oldu... 


Dün şikayetlerimi doktora anlattığımda çok sürmeden beni muayene etti önce, güç konusunda değişkenliğim olmadığını ve belirli durumlarda da iyi olduğumu söyledi. Durumumu kötü görmediğini hissettirdi ve kontrolünün sonrasında da karşıma oturup bana şöyle dedi; 

"Didem, bahsettiğin Nöropatik bir ağrı. Çoğu hastalar bunu tanımlayamaz ve bu durumun ağrı olarak da kendini belirtmemesinden kaynaklanabiliyor. Ama neticede bir ağrı ve tedavi edebilmek için bir ilaç yazacağım sana. Biraz ağır gelebilir başlangıçta ama ilk 10 gün yatmadan bir saat önce iç sonra sabah akşama dön." 

Durumum doktorumun anlattığı üzere ve fizyoterapistlerim olan Yasemin ve Merve ile de az biraz tahmin ettiğimiz üzere "sinir ağrısı" imiş. Biz sinirlerden birinden herhangi bir baskı olabileceğini tahmin etmiş ama "nöropatik ağrı" diyememiştik. Teşhis konuldu ve ben öyle bir rahatladım ki, beklediğim bu değildi ve benimki beklemediğine kavuşmak da olduğu için rahatlığım artarak katlandı... 

Korku diyordum ya; sebebi doktora gittiğimde "bu yeni bir atağın başlangıcı" diyecek diye düşünmem idi. Zira ben ilk defa bu kış yanma belirtisi ile karşılaşıyorum vücudumda. Meğer sinir ağrılarının belirtisi üşüme veya yanma şeklinde kendisini gösterebiliyormuş. "Atak değilmiş, doktorum bunu da onayladı!" :) ... Bu yazıyı şu sebepten de yazıyorum, ne korkunuz olursa olsun doktora görünmeyi ihmal etmeyin lütfen. Google korkularınızı tetikleyebilecek bir araç bu süreçte, Google'ı doktor olarak görmeyin. Ne nedir diye bakacağınız son yer bile olmasın Google sağlık sorunlarınızda... "Çünkü sağlığımız korkumuzla geri plana atılacak, ihmale uğratılıp en son müdahale edilecek değersiz bir eşya değil. Yangında kurtarılacak ilk eşya, gerçek hayatta da böyle müdahale etmek gerek ona..."

İşte böyle bilgisine ve ilgisine güvenerek gittiğim doktorum, beni öyle bir rahatlattı ki; dün pilates topuna ayaklarımı uzatıp belimi dinlendirme, ayaklarımı gerdirme ve birkaç hareketimi yaptığım egzersizler dizime de gönül rahatlığıyla döndüm. "Sadece bir süre aşırı şekilde zorlamamak adına, bel hareketlerine çok yüklenme" dedi doktor. Bir sürelik bel bastırma ve belimi zorlayabileceğini düşündüğüm hareketleri olabildiğince az miktarda tutacağım... Bir süredir Pilates topu üzerindeki egzersizlerime ara vermiş olmamın sebebi ise, ara sınavlara doğru derslerime çalışmaya ağırlık vermemden ötürü zoraki bir süreçle gerçekleşmişti. Ama sonrasında da bel yanmalarımın, bacak ağrılarımın ve yanmalarımın meydana çıkması ile, ihmale bende sebebiyet verdim; geri dönme sürecimi erteleyerek ve olabildiğince uzatarak... Şükür ki dün bu ihmale de son verip, önce kendime sonra da Yaseminime verdiğim sözümü tuttum nihayet... :)



Diyeceğim o ki; "Nöropatik Ağrı İmiş, oh be!" dedim dün gün boyunca... Ve bu sabaha uyanmadan önceki gece Pilates topumun üzerindeki egzersizlerime geri döndüm ve üstteki kolajladığım resimlerimde de görüldüğü gibi; kendi kendime verdiğim sözümü tutmam ile büyük bir tatmine ulaştım ve bir daha hiçbir durumun ihmalime uğramasına sebebiyet vermeyeceğimi umuyorum. Çok ders çalışmam gerekse bile, gecesine ve gündüzüne iki kez ekleyeceğim Pilates Topu üzerine ayaklarımı uzatarak yaptığım hareketlerimi eksik etmeyeceğim... Sağlığım her şeyim, ama sağlığımı ihmal ettiğimde ihmallerimin kötü sonuçları oluyor her şeyim!


Öncelikle doktoruma teşekkürlerimle; korktuğum bir süreçte daha beni yalnız bırakmayan fizyoterapistlerime ve aileme, bir de kendime verdiğim sözümü tutup geri döndüğüm hareket düzenim adına dün bir ihmalimi daha sonlandırdığım için kendime teşekkür ederim... Bu yazıyı en çok kendime teşekkürlerimle bitiriyorum işte ve yine sizlere sevgilerimle... =)

5 Aralık 2017 Salı

Yeni Hafta Ve Özlem Dolu İtiraflarım - 05.12.2017


Dün yeni bir hafta ve yine bir Aralık'a umutlarla başlayalım derken, Yalova'ya doktor kontrolüne gidemeden başladık haftaya. Geçen hafta bacaklarımda oluşan kasılmalar ve de bu kasılmalara bağlı fiziksel ve de içten yanmalarımın oluşmaya yeniden başlaması sebebiyle kontrole gidecektik, yarına kaldı. Yarın bana doktor yolu gözüktü. Fizik doktorumuz ne diyecek bakalım, umarım güzel sonuçlar alırız...


Dün (04.12.2017); sabah balkonda başlayıp, akşamına da balkonda noktaladım günü... Yalova'ya gitmeyince Kağanımı okuluna gönderdikten sonra, balkonda ne zamandır kendime vermediğim duraklama fırsatını kendime verdim. Sabah kahvaltımın sonrasında annemin yaptığı kahvelerimizi içtik, üstteki resimde solda görüldüğü gibi. Bir süredir, kahvenin yanında 1 adet yemekten hoşlandığım naneli çikolatamın kabı saat şeklinde olduğundan, bu fotoğrafı "Vakit nakittir, değerini kıymetini bilmem gerekir!" dedim ve düşünmelere başladım. Düşündüğüm kadar da yazmaya karar verdim ve üstteki resmin sağ tarafında hava kararana dek kendime almam gereken notlar ile başladım haftaya... :)


Özlediklerimden bahsedeceğime söz verdim ya hani, üstteki görüntüler ile size ilk itirafımda bulunmak istiyorum; üşümemeyi değil de, soğuğa eskisi gibi meydan okuyabiliyor olmayı özlediğimi farkediyorum bir süredir. 

Ne bileyim, eskiden bu kadar etkilenmezdim ki soğuktan. Kaslarım hiç şişmedi ilk atağımı geçirene dek böylesi... Fırtınalı havada sımsıkı giyinip atkılarımızı sarınıp dışarı çıkma gafletinde bulunurduk da, yürüdüğüm sırada arkamdan rüzgar ittirirdi beni! Hızımı arttırır devam ederdim yoluma, ağzımda "pıtı pıtı" şeklinde geçip giden "Allahım düşmeden şu apartmanın kapısına ulaşayım!" duası ile apartmanın kapısına gidişimi hatırlıyorum da; büyük bir macera idi benim için o anlar... 

Özlemekten nefret ettiğimi düşünürdüm bir ara, nankörlük gibi görürdüm; çünkü şükürdü bugünüme, daha kötülerini gördüm ya hani ben. Ama 1 senedir, söylemekten çekinmemeye gayret gösteriyorum. Çünkü söyleyemediklerim büyüyor; içimde, kaslarımda, nefesimde, beynimin en ücra köşesinde... Belki yapamadığım birçok hayalin arkasında bu var, çünkü ertelediğim en büyük olgu bu benim için bu sıralar. Özlediklerimi kendi kendime yazmayı sevmeme rağmen, kendime dahi yazmıyorum ki ben! Ta ki şu ana dek... :)



Ve bugün (05.12.2017); not alıp da bilgisayarıma ve de şu üstteki defterlerime yazacağım birçok notumu irdeledim bilgisayarıma kaydettim kendimce. Defterlerime döneceğim dedikçe kendime; birçoğunu telefonumun, bilgisayarımın ve mailimin not bölümlerine kaydettiğim dolu anıları ve notları kaydettim aklımda. Üstteki resimdeki küçük defterimin üzerinde şöyle yazıyor; "Kalbin konuştuğunda, iyi notlar al. - When your heart speaks take good notes." Notlarımı almış ama yazamamışım birçok yere, oysa ne defterler bitirdim dururdum ben şu iki sene öncesine dek. 

"Defterlerime yazmayı da özledim!"

Ama öyle basit yazmak değildi eskiden benim yaptığım, ben hiç utanmadan kime ne hissedersem önce defterime yazardım. Sabah-öğle-akşam demeden defterime yazardım. Sevdiğim bir not çıkardı izlediğim bir programdan, hemen koşa koşa defterimi kapar gelir onu not ederdim. Defterime uzanmak zor gelirse de, not alır ama mutlaka onu ihmal etmez yazardım. Uzun zamandır kimseye, duymadığım aşkı yazardım ben. Belki uzun zamandır birinin beni seveceğini ve benim de birini seneler önceki hesapsızlığımla seveceğimi düşünmediğimden yazamıyorumdur şimdi... 

Yazmayı özledim; günlük tutuyor olsam da yine, eski zamanlardaki gibi hesapsızca içimi dökebilmeyi istiyorum ben! Bunu özledim. Ama özlemlerimi yazamadıkça, yaşananların bana hissettirdiklerini de aktaramıyorum... 

Ya sen okuyucu; hangi özlemini yazmadın ve dile getirmedin de bulunduğun alanda, en sevdiğini düşündüğün alanlarda dahi kendini yetersiz hisseder oldun? Ben bu ara yazmaya olan ilgimi de, yeterince içinde bulunamadığım sosyal medyaya olan ilgimi de, özlemlerimi ertelememden sebep yeterli ölçüde gerçekleştiremiyor görüyorum kendimi. Ama gel gelelim özlediklerimi yazar isem toparlanabilirim bence. İtiraflarım gelmeye devam edecek yani, bir de yanı sıra 



Mesela, bir itiraf daha; dans etmeyi, ayakta dikilmeyi ve rüzgara meydan okumayı da, her ortamda bulunmaktan daha çok özledim. 

Ayakta olmayı deli gibi özledim, az arkadaş öz arkadaş olgusunu deli gibi kavradım. Bulunduğum birçok ortamda kabullenmek ya da kabullenilmemek artık umurumda değil, ama bu sefer de ben ayakta değilim. Yazacağım çok şey var, dertleneceğim çok şey vardı eskiden; hepsi birer anı oldu ama kırıkları içime battı. Ben özlemlerimi erteledikçe, içime içime kanayan yaralarım dilimden sözleri çıkaramaz oldu. 

Ben eski kendimi çok özledim, bu itiraflarım o kendime ulaşabilmek için. Ben yine benim, ama daha fazla yaralanmayayım diye, özlemlerimi gerçeğe dönüştürene dek konuşmayı erteledim! Bozuyorum dilime vurduğum mührün geçerliliğini. İçimde yaşıyordum ne varsa da; "insan söylemese de özlemeye devam ediyor ve meğerse daha çok kanatıyormuş yarasını!" diyorum işte. 

Sevgilerimle, Didem Köse...

Not; bu itiraflar da, bu blogtaki diğer yazılar gibi bana ait ama uzun zamandan sonra böyle itirafları tek bir yazıda sıralamak benim için çok zordu. Ama başardım, isim ve soyismimi yineleme gereğini de bu sebepten kendi adıma duydum. Görüşmek üzere... :)



2 Aralık 2017 Cumartesi

İnternet Günlüğüm 2017 #3 - Ne Yapsam Olmuyor Bazen


Olumsuz bir başlık gibi görünse de bir durum değerlendirmesi gereği duyarak yazmaya başladığım bir yazı aslında bu. Çünkü bir yerden yapmaya çalışırken, bir yerden yıkmak diye bir olgu ile karşı karşıyayım bu aralar. Ve bu durum "ne yapsan olmuyor bazen" durumuna denk düşüyor... İnternet Günlüğüme yazmayalı uzun zaman oldu, içsel konuşmalarımı yazmaya ihtiyacım vardı ve işte yazdım gitti... :)


Geçen haftasonunda bitirdiğim bu dönemin ara sınavlarından sonra, bir sıkıntıdır peydah oldu kaslarımda bu haftanın başında. Perşembe günü artarak katlanan bu durum, Cuma günü -yani dün- oldukça sıkıntılı bir hal almaya da devam etti. Dünkü fizik tedavi dersimizde elleri dert görmesin Fizyoterapistim Merve epey masaj yaptı çörekotu yağı ile, o beni epey rahatlatsa da bu sert bölgelerin sertliği hala geçmedi. Ben dünden beri kendimce şöyle epey bir düşünmeye uğraştım da, sağlığımı bazı noktalarda sekteye uğratmış olabilmemi kuvvetle muhtemel buldum...

Yasemin ile derslerimiz bitti biteli, yeni bir düzene alışmaya çalışıyor olmam bir yana dursun; "ara sınavlarım da epey yaklaştı, çok çalışmam gerek" olgusuna fazla kapılıp, ihmal etmiyorum desem de ihmal ettiğim kendi düzenimi sıfırlamış gibi bir şey oldum. Uykuya fırsat bulabildiğim geç vakitlerde, "bir de yatmadan önce hemen pilates topuna ayağımı uzatacağım!" dediğim planlarımı neredeyse hiç gerçekleştiremedim. Aslına bakılırsa, güz dönemi sınavlarına yaklaşmışken olan birçok ihmali bu sene daha ağır geçiriyor olabilirim!

Daha birkaç hafta öncesinde, "Bu sene kışı daha rahat geçireceğim, kasılmalarım bu soğukların başlangıcında epey hafif yok gibi geçiyor!" demiştim. Dediğim hepsini yedim, yiyorum şimdi. 3 hafta öncesinde, belimdeki kireçlenmelerin aşırı şekilde ağrıları ile karşılandım öncelikle. İlk defa yanmalarım başladı bu kış. 3 hafta öncesinde, o yanmalar 4 gün sürdü. Geçiş dönemi dedim başta ama ne yalan söyleyeyim çok fazla da korktum... Ağrılar gibisi yok, derken yanmanın daha beter olduğunu öğretti bana hayat bu sefer de...


Gelgelelim ihmal ettiğim yerlerden toparlamaya çalışıyorum işte, buraya bile yazacağım deyip bir türlü yazmaya başlayamadığım bir yazı dizisinin eseri bile olabilir bu kontrolsüzlük. Ele almam gereken o kadar çok şey varken, yaptığımı hissettiğim o kadar çok şey varken, planlarım dolu iken üstelik; plansızlıkla oluşmuş gibi görünen bu durumlar, nasıl can sıkıyor bilemezmişim meğer...

"Egzersiz Günlüğüm" yazı dizimi bir türlü yazmaya girişemedim. Ben gibi birileri varsa eğer, yardımcı olacaktım hem kendime hem de onlara oysa. Sene başından bu yana sürdürdüğüm düzenimi, sene sonuna doğru yıkmayacaktım ve sürdürecektim azimle. Bunları düşündüğüm bu hafta beni şu sonuca götürdü; 2-3 haftalık süreç beni bu hale mi getirdi, yoksa birkaç senedir kendime bile söyleyemediğim ve söylersem herşeyi yıkabilirmiş gibi algıladığım özlemlerim mi?

Dans etmeyi özledim, demiştim. Yazısını dahi yazacağım bu özlemimle başlayıp özlemlerimin, demiştim. Yazmadım-yazamadım, plan dahiline alıp da zaman kolladıklarımın ilhamını beklerken zaman kaybettim. Ve bu zamanı da bir an önce kazanmalıyım...

"Ara sınavları bitirdim, iki dersin sınavı kötü geçti ve dönem sonu sınavları için daha sıkı sarılmam gerek derslere!" derken, soğuklardan ve belki de stresten spazma girdiğini düşündüğümüz bacaklarımdaki sert yumruların korkuları ve de sıkıntıları içindeyim şimdi de. Yapmam gerekenin daha çok yazmak ve boş da olsa yazmak olduğunu kavradığım için de öncelikle içsel bir konuşma yapmak istedim kendimle.

İnternetin zararları olduğu kadar, hiç şüphesiz ki yararları da var. Bunları buraya yazmak öylesine rahatlatıyor ki beni ve bir o kadar da kendime getiriyor, planlarımı unutmamamı sağlıyor. Diliyorum önümüzdeki hafta içinde, egzersiz düzenimi yeniden devam ettiriyor ve günlüğünü tutabiliyor olacağım... Planladığım bir defter olmasına rağmen, buraya olduğu kadar uzun uzun yazamıyorum; dilerim ne burayı ne de defterlerimi ihmal etmem bundan sonra da...


"Ne Yapsam Olmuyor Bazen" desem de; bir o kadar oldurduklarım da var benim. Bu plan program içerisinde yapamadıklarımı ara ara içerliyorum. Kendime ve nacizane hepimize önerim; ertelemeyelim, ilham beklemeyelim ve ihmal etmeyelim. Zaman her şeyin ilacı derken, en kötü zehir de olabiliyor bazen insana. Dilerim o zaman beni yutmadan, planlarımı sürdürür ve hayallerime kavuşurum. Öylesi özlediklerimi yazacağım, günlüklerimi tutacağım ve buralarda bulunmayı sürdüreceğim günler diliyorum.

Benim için en ilham veren ay olan Aralık, yukarıda anlattığım şekillerde; sıkıntılar, kontroller ve kontrolsüzlükler ile beraber geldi. Dilerim ilaç olur, yeni yıl heyecanı ve fırsatları ile sarıp sarmalamamı sağlar kendi kendimizi... Aralık hoşgeldin, güzel git. :)

Bu sefer sevgilerim; hem size, hem de Aralık ayının güzelliğine... =)

26 Kasım 2017 Pazar

Pazar Yazısı #40 - Yorgun Ama Umutlu Pazar




Biten haftasonu epey yorucu ama nihayetinde bittiğinden sebep bana gururla dolu bir mutluluk yaşatan tarzdan bir haftasonu idi. Yaklaşık iki haftadır buraya yeteri miktarda yazı yazamadım. Sebebim; bu dönem için kalan son 5 dersimin sınavlarında dilediğim kadar başarılı olabilmek için, ders tekrarlarıma odaklanmak istememdi sıkı sıkıya... Odaklandım da, bugün biri sabah diğeri öğlen olmak üzere idare eder şekilde geçen iki dersim haricinde, diğer üç dersimin sınavları güzel geçti... :)

Sınavları bitirmenin gururu ve rahatlığı ama alışkın olmadığımdan ötürü sabahın erken saatlerinde güne başlayıp eve 11 saat gibi bir saat diliminden sonra girmenin yorgunluğu içinde, buralara geri dönmemi hızlandırmak adına yazıyorum şu satırları mesela... (Uzun cümle kurmayı özlemişim (: )

Bitirdiğimiz haftasonu , iki gün birden değilse de pazar günü sabah 8.30 akşam 19.30 arasında geçti. Ve soğuklar sonrası epey yorucu oldu. Sınavlar sonrası Avm'lerde de olsa gezme fırsatımızı değerlendirdim annem ve babamla yine... Aynı haftasonunu yaz vakti geçirsem bu kadar zorlanmam yine tabii ki; artık soğuk havaya alıştım desem de, bu yorgunluğa katlanabilmek hala zor benim için. Dayanmaya çalışıp, daha fazla direniyorum her defasında...

Sizin bu haftasonu sınavınız var mıydı, nasıl geçti ve umutlu musunuz? Bilmek isterim... Bu dönem için son derslerini vermeye uğraşan biri olarak, 6. senemin başında 4 yanlışın 1 doğruyu götürmesi durumuna içten içe isyan ediyorsam bile; umutlu bitirdim bu haftayı... Dilerim sonuçlar umut vaat etsin hepimize... :)

Üstteki resimlerde, günün huzurlu anları var, hepsi sınavları bitirdikten sonrası tabii. Bunlar son sınav haftasonlarımız mı, diye diye gezdik bugün; öyle rutinimiz olmuş ki 6 senede...

Yeni hafta da tüm umudu, neşesi ve de huzur dolu dinginliği ile gelsin. Anlatacakları biriktirdim, dilerim çabuk dönerim... :) 

Sevgilerimle..



13 Kasım 2017 Pazartesi

1 Haftada 11 Film İzledim - (2017 Ekim Sonu Kasım Başı)


Ekim sonu Kasım başına denk gelen hafta sonu ablamlara gitmiş ve 2-3 gün öncesinde yeğenimin ayağını burkmuş olması sebebiyle 1 hafta ablamlarda kalmaya karar vermiştik. Geçen hafta başına dek bir hafta ablamlarda idik... Ablamlarda film izlemek müthiş bir şey, zira onların televizyonda eniştemin filmlerle doldurttuğu harici bellekleri takılı duruyor ve bu da bana rahat rahat film izleme şansını veriyor; hem gün içinde hem de gece vaktinde... :)


Geçtiğimiz yazın yarısına dek bizim balkonda izlediğim kadar filmi, 1 haftada ablamlarda izledim. Resimde de görüldüğü üzere hem film izleyip hem örgü örmek hobim olmuştu ablamlarda... O hafta güzel geçti tüm anları ile, ben bu yazıyı yazıyorum ama geçen hafta bile bitti üzerine. Bu yazıdaki filmleri izlediğim hafta, (29.10.2017-Pazar - 05.11.2017-Pazar) tarih aralığına denk gelmiş idi... :)

11 film izledim ama beğendiğim de oldu, ne zamandır izlemeyi beklediğim birkaç filme bayıldığım da, keşke izlemeseydim! dediğim de... Benim düşüncelerimle bu 11 filmin eleştirilerini okuyacaksınız. Beğendiklerimi geçtim, beğenmediklerime de bir şans verin derim; fikirlerimiz bir olacak değil ya illa ki, belki siz beğenirsiniz. İyi okumalar.. :)




İstanbul Kırmızısı – 30.10.2017 - Pazartesi ; Ablamlarda kaldığımız ilk gece annemle izlemeye başlamıştık esasında, ama film yavaş gidince ve de fazlasıyla uykum gelince kapatmıştım. Kaldığım yerden de ertesi gün devam ettim filme. Öyle bir oyuncu kadrosu var ki, en sevdiklerimden diyebilirim. Ama bir o kadar da yerinde olmadığını, sanki anlaşılmaz sanat filmi gibi olduğunu ve oyunculukları boşlukta gezdirdiklerini düşünüyorum. Sanat filmerinden anlar mısın derseniz, hayır elbette pek anladığım söylenmez! Ama sanatsal filmlerin, içerikte önemli bir fikri anlatmaya çalışması gerektiğini kabul ederek yapıyorum bu yorumu...

Benim için bu film, bir daha izlemek istemeyeceğim filmler arasında yer aldı. Bazı filmlerde muallakta kalmış sonları kabul edebiliyorum, ama bu filmde muallakta devam eden olay örgüsüne hiç yakıştıramadım bu sonu... Filmin esas sonunu değil, anlatılan karakterler arasındaki muallak sonları kabul edemiyorum. Bu benim düşüncem elbet; muhteşem sahnelerinin, oyuncularının olduğunu inkar edemem. Konusu da Türk filmlerimizin aksine çok apayrı bir konu. Ama gelgelelim senaryo ile oyunculuğun bir senkron tutturamadığını düşündüğüm bir film olmuş. Emeklerine sağlık yine de ama benim için olay örgüsü yeterli değildi maalesef...

Patron Bebek – 30.10.2017 ; Bu film Kağanımın en sevdiği filmdi birkaç haftadır, ta ki bu haftaya dek... İzlerken gül gül ölüyordu birçok yerinde. 2-3 haftadır izliyor ve izlediğini söylüyordu ama bir ben izleyememiştim. Sen de izle diyorlardı, ablamla eniştem de. Kağana 1 hafta öncesinden, "Size geldiğimde beraber izleyeceğiz, söz mü?" demiştim. Pazar günü ablamlarda kalmaya karar verince; Pazartesi günü ben annemle Yalova'dan geldim, Kağanım da okulundan oturup izledik beraber... :) Gerçekten öyle güzel bir animasyon ki, uzun zaman olmuş galiba bu kadar güzel animasyon film izlemeyeli. O kadar gerçekçi yapılmış ve o kadar güzel bir senaryo yazılmış ki, "helal olsun" dedirttirdi. Kağanım sürekli "O bebek değil, Patron Bebek." deyip durdu filmin birçok yerinde. Kahkahalarını duymak müthişti, bir daha bir daha izlenecek türden cidden. Kaldığımız 1 hafta boyunca çok izlememesine gayret etti isek de, iki günde bir izledi yine. İzleyin derim sizlere de... :)

Peekay – 30.10.2017 ; Amir Khan filmlerine ayrı bayılıyorum. PK ise, uzun zamandır izlemek istediğim bir Amir Khan filmi idi. İzledim, filme bayıldım bile. Bu zamana kadar çıkmış olan tüm Amir Khan filmlerini izleme gibi bir düşüncem daha da kuvvetlendi. Bu film de sanırım izlediğim 5. Amir Khan filmi idi... Din olgusunun algılanış biçimlerine dair anlatımda çığır açmış. "Uzaylılardan başlayıp bu kadar güzel bir film yapılabilir mi?" derseniz, yapılırmış meğer... Bir şans verin, bu filmi izleyin derim.

Hızlı Ve Öfkeli 8 – 31.10.2017 ; Bu serinin hiçbir filmini izlememiş biri olarak, eniştem babama izletmek için açtığı sırada bende oturup baştan sona izledim. Seride devamlılık hakim olsa bile, hiçbir filmini izlememiş olan ben baya zevk aldım. Oysa hiçbir seri filmine sondan başlamamıştım. Bir şans daha verip, ara ara bu filmin diğer bölümlerini de izleyebilirim diye düşünüyorum. Önyargımı yıktım, ben hız yarışlarının yapıldığı basit bir film serisi olarak düşünüyordum. Ama öyle olmadığını da, macerasının eğlenceli olduğunu da görmüş ve beğenmiş durumdayım...

Aşkın Gözü Kördür – 31.10.2017 ; Konusu aşkta görünüşteki farklılıklara dair bir yaklaşım içeriği olan bir filmdi. Yabancı ülkelerde bu kadar insanın dış görünüşüne değer veriyorlar mı diye düşünürüz ya, filmi izlerken hep; "Aynı filmi bizim ülkede çekseler, dramı bol bir aşk filmi olurdu. Sonu bile bu kadar az duygusal olmazdı!" dedirtti. Film iyiydi, kendince eksikliklerini de bulmuş olsam bile...

Beauty And The Beats – 31.10.2017 ; Filmi izleyenler ve bu çizgi filmin karakterlerini kitabından tanıyanlara göre, başrol oyuncusu "Güzel (Emma Watson)" eksik bir başrol imiş. Ama bana göre, hem çirkin (Dan Stevens) hem de Güzel rollerini oynayan başrol oyuncuları o kadar güzel oturmuş bir kadronun başlangıcı idi ki... Hem o kadar çok şey söylemek hem de bir o kadar eksik bırakmak istiyorum bu konu hakkında burayı, filmi uzun zamandır izlemeyi beklemiştim ve şimdi başucu Fantastik/Animasyon filmlerim arasına girdi... En sevdiğim sahneleri, dans sahneleri oldu. Oldukça eğlenceli, içinde müzikalini de barındıran güzel bir fantastik filmdi...



Collateral Beauty - 02.11.2017; Will Smith filmi olduğu için mi bilmiyorum, başlangıçta saçma gibi göreceğimi düşündüğüm filmin konusu, öyle derin şekilde yerine oturuyordu ki filmin devamında... Konu seçimi de, senaryosu da iyi işlenmiş bir Will Smith filmi daha şaşırtmadı beni yine. Eksik noktasını bulamadım, başlangıçta eksik gördüğüm her şey öyle noktalara oturdu ki; Sevgi, Ölüm ve Zaman'a benim de derin derin mektuplar yazasım, mektupları da geçtim hikayeler yazasım tuttu. Kişisel gelişim film ve kitapları hep bir tedirgin eder çoğu kez, ama bu hiç tedirgin etmeyen bolca düşündüren bir filmdi. Ölüm, hepimizin belki de bu kadar samimiyetle yaklaşması gereken bir olgu ve sanki en doğru yol bu filmde gibi...

A Family Man - 03.11.2017; Bir üstteki filmden sonra, fazlasıyla eksiklerini görebildiğim ama ona rağmen güzel demekten kendimi alıkoyamadığım bir film daha. Sadece gerçekten Will Smith kalitesinde bir film değil, takip etmesi daha kolay bir film izlemek isterseniz tercih edin bence. Çerezlik dediklerinden esasında, hele ki sonunu daha derin bağlar diye düşünürken az biraz şaşırtan cinsten...

12 Yıllık Esaret - 04.11.2017; Siyahi Irka yapılan zulümleri en çarpıcı haliyle izlediğim ilk film, 12 Yıllık Esaret oldu. Aslında bu kadar derin filmlerden, draması ağır olan cinslerden genelde kaçma girişimindeyimdir. Ama bu sefer başladığım gibi kaçamadım, iş işten geçmişti ve ben tahminimde fazlasıyla yanılmıştım. Beni etkilerken, sonucunda mutlu son bekleyişim ile içim içimi yiye yiye izledim... Ne var biliyor musunuz, insanoğlu en tehlikeli ırk. Bir de kendini iyi kötü diye dış görünüşe göre yıllarca ayırmaya devam eden bazen nefret edilesi bir ırk. Neyse, nefreti bırakmalı. Yaradana sığınmaya devam etmeli, aksi halde içinden çıkılamayacak o kadar acı var ki bu dünyada; insan bir isyan etse hiç susamayacakmış gibi hissediyor...

Olanlar Oldu - 05.11.2017; Ata Demirer'i Eyvah Eyvah 1 ve 2 filmlerinden sonra, bir kez daha beğendiğime sevindiğim bir film oldu; o da bu film. Yeniden komedi ile senaryo dengesini tutturabildiğini düşünüyorum. Son Osmanlı Padişahı filmini de Berlin Kaplanı'nı da ve Eyvah Eyvah 3 filmini de sevememiştim. Ama Olanlar Oldu, yeni bir soluk olmuş. Film bizim "Klasik Türk Filmlerimiz" havasında diyebileceğimiz tarzda bir film olmuş olsa da, uzun zamandan sonra Ata Demirer aramıza dönmüş diye hissedebildim...

Karayip Korsanları 5 Salazar'ın İntikamı - 05.11.2017; Yarım yamalak izlediğim diğer filmlerinden sonra, baştan başlayıp sonuna dek izlediğim bir Karayip Korsanları filmini gururla yorumluyorum. :) Ertesi gün Yalova dönüşü evimize geri dönmek üzere gidecektik, hazır babam gece vardiyası sonrası tatilinde iken beraber akşam geçiriyorduk ve madem öyle film izleyelim dedik yine. Yeğenimi uyuttuk, aile bireyleri film açtık. Ailecek izlenebilecek, hem komedi hem de macera filmi arıyorsanız baştan sona sıkmayan kurgusu ile öneririm. En sevdiğim komedi sahneleri filmin başlarında idi, macera dolu sahnelerden en sevdiklerim de filmin sonları idi. Ablamın da o gün dediği gibi; biz Türkler bu kadar hayal gücü geniş filmler yapamıyoruz, belki de çocukluktan itibaren imkanlar bulamadığımızdan... :)


1 haftada izlediğim 11 film bunlardı işte; her biri birbirinden eğlenceli idi esasında, izlemesem de olurdu dediklerim olsa bile. Ne yapalım, onları da izlemeden güzel olup olmadığına emin olamıyoruz işte. Güzel filmler izlediğimiz ve hayatın stresli akışından biraz olsun sıyrılabildiğimiz zamanlarla dolu günler diliyorum. Sevgilerimle...

Not; Benim gibi düşünüp düşünmediğinizi yorumlarda görmek isterim. Eğer fikriniz var ise, tavsiyeniz var ise benden eksik etmeyin lütfen. Saygı ve sevgi çerçevesinde olduktan sonra, her yorumunuz kabulümdür. Yorumlarda ve bir dahaki yazıda görüşmek üzere... =)

11 Kasım 2017 Cumartesi

Dizlere Şenlik, Didem Dilendi Battaniyem


31.10.2015 tarihinde yayınladığım, 2015 Sonbaharı Örgü Mahsullerim adlı yazımda bahsettiğim "Didem Dilendi Battaniyemin" son halini paylaşacağımı söylemiştim ama bir türlü bahsetmemiştim. Sebebi birleşmiş halinden sonra, kenarına oya iğnesi gibi bir şey yapılacak diye beklememdi. Ama zamanla bu durumdan vazgeçip, ördüğüm 6 şeridi birbirine eklediğimiz şekliyle kullanmaya başladım ve devam ettim. İnanır mısınız, 2017 senesinin başında dostum geldiği sırada onun kullanımı altında çekmiştim ama kenar oyası yok diye onu bile paylaşmamıştım. Geçen haftalarda alttaki fotoğrafı çektim de, paylaşayım artık dedim... :)



Nasıl ördüğümü 2015'de yazdığım o yazıda anlatmıştım, o sebeple bu yazımda nasıl yaptığımdan bahsetmeyeceğim. Ama birleştirilmesi sırasında, daha kolay birleştirilmesi için kenarlarının daha düzgün olması için bir yöntem denedim bu sefer, onu eklemek isterim. Elimde ördüğüm yeni battaniyemde; her sıranın sondaki bir ilmeğini örmeden alıyorum, diğer sıranın başında da onu örerek devam ediyorum. Böylece kenarları daha nizami oluyor... Umarım benim battaniyem gibi olmayacak, dikiş sırasında daha kolay ve nizamı dikilecek... :) 

Bu sene değişik renklerle 7x7 şeklinde yaptığım örgü battaniyemi Meroma yapıyorum. Benden 1 senedir istiyordu bunu ve ben nihayet Ekim ayında başlayabildim. Bu yazıyı yazmadan öncesinde de 2015'te yazdığım yazıya baktım da, kendi battaniyemi 2015 Ekim'inde örmeye başlamışım ve Kasım ayında bitirmişim. Meromun battaniyesi de bu ay biter. Bir an önce dikimi de yapılırsa, Aralık'ta falan elinde olur inşallah kuzumun... :) 



Onun izniyle paylaştığım bu resimde de görüldüğü üzere, Meromun battaniyeme sarılmış hali de var. Onun da beğenmesi benim için büyük bir mutluluk... Örgülerimin beğenilmesinden büyük haz alıyorum ciddi anlamda... :) Diliyorum kendisine yaptığım battaniyeyi de sevecektir. Ben kendime 6x6 yani her sırasında 6 renk olan 6 şerit yapmış ve anneme birleştirmiştim. Merom "az biraz daha uzun olsun benimkisi, üzerime alıp yatabileyim de." dediği için, onun battaniyesini 7x7; yani 7 renkli 7 şerit olarak yapıyorum. Onun renklerini planlı bir tabloya göre de yapıyorum ki, üst üste renk gelmesin hiçbir sırada. Benim battaniyem elimdeki renkleri tüketmek adına başladığım bir örgü şeklinde başlayıp, üzerine 3-4 ip alınarak yapıldığı için 1-2 yerde yan yana denk gelen renkler oldu maalesef. Ama Meromunkinde olmayacak, renk tablosunu çizerek yaptık onunkini. 

Elimdeki battaniyeyi örüp bitireyim, sahibine ulaştırayım, o zaman burada onun da yazısını yazarım; "Merom İçin Didem Dilendi Battaniyesi Yaptım." diye... :)

Diyeceğim o ki; bir örgü battaniye yaptım, adını "Didem Dilendi Battaniyesi" koydum, ünü taa Antalya'lara yayıldı. Diyorum ki ben bunun ticaretine geçeyim... :D Bakarsınız olur mu, olur! Şaka bir yana; ören olursa bu şekilde battaniye, ki örenler vardır da tahminimce, atın sizde resimlerini internete. Yayılsın üretim aşkımız herkese. Üretmekten yanayım, çünkü örgü de ürettiğim birçok şey de benim terapi alanlarım... Ürettiklerimiz de faydaları da bol, terapilerimizin varlığı da hep daim olsun... 

Sevgilerimle, bol üretmeli günlere... =)


10 Kasım 2017 Cuma

Kasımpatılar ve Sarı Zeybek Belgeseli - Bugün 10 Kasım


Bana bilmeden Kasımpatıları sevmeme vesile olan birileri var ise, ilkokul öğretmenlerimdir. Her 10 Kasım'da okulumuzdaki Atatürk büstünün önünde anma töreni yapmamız için aldırtırdı öğretmenlerimiz İlkokulda ve ortaokulda.... Nasıl büyük sorumluluk, nasıl değerli bir sorumluluktu bizler için tahmin edemezsiniz. Başlarda benim için büyük görev olan bu olgu, sonraları bir sevgiye dönüştü. Kasımpatıları anma çiçekleri olarak anar oldum kendimce, sonra çok severek okula götürene dek koklar durur oldum... Krizantem'miş diğer adı; hep unuturdum, dün bakınca tekrar anımsadım.

Liderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm yıldönümü bugün. 10 Kasım'a dair hatırladığım o kadar çok şey var ki, bu yazıyı yazmak istedim... Ebediyete uğurladığımız gün diye anarız mesela bugünü, zira liderler ölmez bizler için. Ebediyete uğurlandığı 10 Kasım'da, üzerinden 80 sene geçmiş olmasına rağmen hala sevgiyle ve özenle anılıyor olması benim için her sene büyük bir onur ve gururdur...

Örgün öğretimi bitirdiğimden bu yana, her 10 Kasım sabahı siren sesleri ile anma töreni için uyanırım çoğunlukla. Dün gece de bu olgunun varlığını bilerek uyudum, ama dün o kadar rahatsızlandım ki sabaha karşı uyuduğum için siren seslerini dahi duymamışım. Bu burukluk ile uyandım sabah annemler uyandığında. Hala rahatsızım ama geceki kadar değil şükür ki... Atamı Sabah 9'u 4 geçe anmaya katılamadım, ama gün içinde anma videolarındaki siren sesleriyle andım. Bu güzel bir gelenek, ülkemizi düşmanlardan kurtaran ve bizler için Cumhuriyet'i kuran Atama ve silah arkadaşlarına-atalarımıza saygı demek benim için...




Çok fazla bir şey anlatmayacağım Mustafa Kemal Atatürk hakkında. "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir." demiş kendisi. Bize öğretilen ilk öğüdü idi bu...  Biz böyle öğrendik ve benimsedik. Devrimleri kötülük adına değil, bir milleti geliştirmek adına olmuş hep. Çocukluğumuzu, gençliğimizi ve fikirlerimizi sunabilecek iradeyi onun ve onun devrindeki atalarımızın sayesinde elde etmişiz. Bu her ülkeye nasip olmayacak büyük bir onurdur!

Can Yücel'in bir belgeseli var, Sarı Zeybek isimli. Atatürk'ün Son 300 Günü'nün anlatıldığı, benim ilk izlediğim belgesel olarak hatırladığım belgesel... Daha küçük yaşta bu belgeseli her 10 Kasım'da izlerdik biz. Sabah 9.04'te Atatürk büstünün önünde anma törenimizi yapardık, sonraki 3 dersimize girerdik. Öğle arası zili çalar, yemeklerimizi yerdik ve hemen sonrasında okulumuzun büyük salonunda sandalyelerimize kurulur ve bu belgeseli izlerdik tüm okulla... Bıkmadan, usanmadan ve her 10 Kasım'da ve sonrasında etkisinden çıkamayarak! Yıllar sonra Lise'de iken Can Dündar'ın bu belgeselinin kitabını da okudum. Etkisinden yine çok çabuk kurtulamadım... Bugün bu yazıyı yazıp bir geleneği yerine getireceğim. Benim için Lise'den sonra ara verdiğime üzüldüğüm bir gelenek; Sarı Zeybek belgeselini izlemek...

Tüm bu anlattığım ilkokul ve ortaokul anılarım sebebiyle, 10 Kasım gelince; aklıma önce kasımpatılar, sonra da Sarı Zeybek belgeseli gelir işte. Çocukluk, hayatımızı şekillendiren en derin yaşlarımızın dönemi... Atatürk'ümüzün hayatımızda yer edişi güzel çağrışımlarla ve bilgelik dolu öğütleri ve fikirleri ile gelişti, beraber okuduğum ve büyüdüğüm arkadaşlarımla beraber. Dilerim bunu nesilden nesile de aktarabileceğiz.

Atatürk'ü sevmek, ülkemi ve milletimi sevmek demek benim için. Gencinden yaşlısına, en küçük toprağından en büyük işletmesine, öğretmeninden köylüsüne, en yabancısından en yerlisine kadar milletini sarıp sarmalayan bir lider o benim için... Üretmeye ve gelişmeye değer veren bir lider. Toprağı bol, ruhu şad olsun; o bizim kalbimizde, biz de onun izindeyiz... Övünmek gibi olsun, biz Atatürk'çüyüz... :)

Sevgilerimle...

7 Kasım 2017 Salı

Yemişim Dişçi Korkusunu! - 07.11.2017


Yedim doğrusu dişçi korkusunu; hem yedim, hem yendim... Bir de şunu dedim bugün eve döndükten sonra; yemişim dişçi korkusunu, sevdiklerime bir şey olmasın! Dişçi korkusu beni bitiremezmiş, sevdiklerime bir şey olacak korkusu beni yiyip bitirmesin! 

**Bazı tarihler fena yazılıyor takvimlere, bugün de bizim için fena yazıldı. Şükür ki ucuz atlatıldı. Canımıza, canlarımıza sağlık olsun... Amin.

Dün burada korkuyorum korkuyorum diye bir ağlayarak kaçmadığım kalmıştı; o korku hastanede randevu saatimde gidip ilacımı içtikten sonra, doktorumun çağırmasını beklerken de ayrı şekilde hafiflemiş ama devam eder haldeydi... O korku hiç bitmeyecek sanmıştım doğrusu, ama işlem için çağırıldım ve babamla içeri girdim. Dişçi koltuğuna oturdum, hala endişeli olduğumu dile getirdim doktoruma. "Çok değil, gerçekten biraz sızlayacak." dedi doktorum. Annemin-babamın, Yaseminim, Meromun dediklerini düşledim; bıraktım kendimi koltuğa ve doktorum işleme başladığı anda gözlerimi kapattım. İşlemin sonlarına doğru idi, işleme gözlerim açık devam edebilir hale geldiğimde...

Acı eşiğimi çok düşük bilirdim, belki de değildir de diyorum şimdi; bilemiyorum. Ağzıma bir hortum verdi doktor, koltuğu yatırdı. Ağzımı kocaman açmamı söyleyip, minik su hortumu ve tartarlarımı temizleyeceği sivri uçlu metal aletini de eline aldı ve işleme başladı. Korkum ilk başladığımızda, doktorumun da teskin edici sözleriyle azalmaya başladı. İşlem sırasında da konuştu zaten benimle doktorum, elimi havaya kaldırmam bizim "duralım, dinlenelim" deme şeklimiz oldu bugün. Dişlerimi daha sık ve daha iyi bakmam gerektiğini anlattı işlemi yaparken, onun konuşması beni teskin etse bile ağzım açık durmak gerçekten en çok zorlayan oldu. Birkaç kez dinlenme gereği duydum, her biri çene kaslarımın yorulması sebepli oldu...

İşlem 10-15 dakika kadar sürdü, işlem sırasında doktorum "Kısa sürecek demiştim ama tartarların sandığımdan da çokmuş Didem." dedi. "Hı hı" diye güldüm ama işlemin bu kadar zor olmadığına da içten içe ağladım doğrusu. Evet; diş etlerine o sivri uçlu metal değdikçe ufak sızlamalarım oluyordu, ama korktuğum gibi zor ve acılı bir işlem olmadı. Ağzımın açık durmasından sebep doğan gergin çenemin acıyı daha derinden hissediyor gibi bir durumu vardı daha çok. O sebeple; ön dişlerimde üst üste binen dişlerimin araları ve de alt dudağa yakın olan kısımları temizlerken işlemde canımın en çok yandığı anlarım oldu...



İşlem bitti, ağzımı yıkadım doktorun muayenesindeki lavabosunda. Teşekkür edip çıktım ama ağzımın uyuşukluğu ile ne dediğimi ben bile zor anladım... Eve gelene dek arabada baktım dişlerime; arada birkaç boşluk var, meğer tartarlarımın varlığından sebep kendilerini askıya almış diş etlerimin yokluğundan oluşmuşlar resmen. Öğlenden sonra dişlerimi fırçaladım, kanaması durmuş diş etlerim en ufak fırçamı dokundurduğumda kanıyordu. Benim uzun zamandır diş etlerim kanamıyordu ki! Ayna karşısında esas olarak bakabildim de; benim dişlerim uzun zamandır bu kadar pembe olmamıştı! Dişlerime daha iyi bakmaya ve kontrollerimi ihmal etmemeye gayret edeceğime dair bugün kendime bir söz verdim. Meğer benim dişlerim değil, tartarlarım varmış; doktorun lavabosuna bıraktım da geldim... :)


Fizik tedavimden sonra, ancak 1'de kendimde olarak telefonumu elime aldım ve dostumun trafik kazası yaptığını öğrendim... Allahım diş miş bitti bende o saatten sonra! Yemişim diş korkusunu dedim kendime gelebildiğimde, sevdiklerime bir şey olmasın! Çok şükür ki Merom ciddi anlamda ucuz atlatmış. Kafasında 9 dikişi olduğunu öğrendim sabah; kol ağrısı, mide bulantısı ve baş dönmesi varmış biraz da. Ama çok şükür ki sonuçları temiz çıkmış, bugün hastanede kalacak sadece. Yani sabahtan beri hastanede benim dostum... Allahım beterinden de, benzerinden de korusun; Meromu, cümle dostlarımı, sevdiklerimi, sen koru rabbim!

Ben bugün dişçi korkumla başa çıkabileceğimi öğrendim ama bir de esasında dişçi korkumun önemsiz olduğunu daha esaslı şekilde öğrendim. Ailem, dostlarım, sevdiklerim iyi olsunlar da, ben başedebilirmişim... Meromdan bugün hiçbir mesaj almadığım sebebiyle yazma girişiminde bulunuyordum ki, yengem yazdı bana. Ona cevap verdikten sonra Meroma yazacaktım ama yengem tekrar yazdı ve durumu bana bildirdi. O anlar, sıcak bastı birden ve tüm ortam boşalıyordu ya sanki; "çok şükür dostum iyi ya, daha ne isterim ki" demem Merom ile konuştuktan sonra gerçekleşti... İnşallah ağrılarını sızılarını ve yaralarını da çabuk atlatacak canım benim.

Uzak olmak bazen cidden zor! Şu an hastanede yanında olmayı çok isterdim mesela. Ama böyle zamanlarda teknolojinin varlığı da ayrı şükrettiriyor insana... Haberlerimi alıyorum, Merom iyi diye şükrediyorum. İnsan sevdikleri açısından da nereden yara alır ise, aklı o yanda kalıyormuş. Yine aklım dostumda. Çabuk toparlanacak inşallah... Yemişim dişçi korkusunu yani, sevdiklerime bir şey olacak korkusunun yanında halt bile edemezmiş...

Allahım cümle sevdiklerimizi korusun, bizlere bağışlasın dilerim. Sevgilerimle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...