21 Mayıs 2017 Pazar

Pazar Yazısı #33 - Örgü Dolu Bir Pazar


Ara sınav haftasından öncesinden beri, uzun zaman geçti örgülerimi yarım bırakalı. Ve bu Cuma'dan bu yana ve bugün olmak üzere o aranın ardından yeniden örgülerim elimde idi... Bugün sabah kahvaltısından sonra, elime alıp da akşama dek örgü örebilmek için kendime izin verdiğim; Örgü dolu bir Pazar'dı... :)


19 Mayıs 2017- Cuma günü; Saniye kivram ve Kamil kivram bir hafta öncesinden haber verdikleri üzere, gelme tarihlerini belirleyip biletlerini ayarlayıp geldiler nihayet. Nisan ayında Ankara'ya gittiğimiz tarih aklıma geldi hemen. Biz Ankara'dan onlardan geleli ne kadar oldu ki diye baktığımda, onlara gittiğimiz ve Gemlik'e geri döndüğümüz tarihlere baktım ve karşıma şu durum çıktı; Ankara'ya 19 Nisan'da gitmiştik ve 19 Mayıs'ta da kivramlar buraya geldiler. Bu durum kimi tesadüf der, kimi kader; öylesine güzel ve tatlı bir şeydi ki benim için... Geldikleri akşam, annemlerle ve Saniye teyzemlerle de paylaştım bunu ve hepimizin çok mutlu olduğu küçük bir detay olduğunu farkettik ve gülümsedik... 

Saniye teyzemler gelmeden önce, ders çalışmalarıma onlar burada iken sadece okuma olarak devam edeceğimi düşündüğümden, onlar gelene dek 1,5 adet ders bırakana dek çalıştım ve dün itibariyle de 1 ders kaldı çalışmam gereken. Finallere olabildiğince hazır olacağım yani... 

Saniye teyzem birçok kez de bahsettiğim gibi, benim örgü hobimi geliştirmeme yardımcı olan hocam. O yüzden ikimiz bir araya geldikçe, örgüden bahsetmekten ve örgü yapmaktan çok hoşlanıyoruz. E hal böyle olunca, senenin 6 ayı boyunca Almanya'dan gelip Türkiye'de kaldıkları süre zarfında buluştukça örüyor ve öğrenmeye devam ediyoruz... :) Bu 3 gün de bizim için örgü doluydu. Üç güne bir örgü bitirmeyi sığdırdım mesela, yazısını yazmayı düşünüyorum dikişi bitince... 

Üstteki görüntüm de, yarım kalan pembe şal işimi örmeye devam ederken ablama çektirdiğim bir resim. Pinterest hesabıma eklemeye başlayacağım el emeklerim klasörüme, dolu resim çıktı; sadece bugünden diyebilirim yani... :)


Saniye Kivram, her gelişinde veya her gidişimde örgü ipi ve benzeri birçok hediyeyle gelmeyi sever; elbet bende ondan hediye almayı çok seviyorum. Her defasında şunu soruyor; "Ankara'dan bir isteğin var mı?" Her defasında "yok." derdim ama bu sefer vardı; "Geçen sene gelirken Ankara'dan aldığı beyaz ipin aynısı." Ben o iple bir boyunluk örmüştüm ve de kalan ipi de artık iplerimle başlamak istediğim hırkaya başladım. Ama maalesef yetmedi beyaz tabii ki. İstediğim beyaz ipin kağıdı yok, Saniye teyzeme verdiğim küçük bir örneği de yok (Ankara'ya kadar götürdüm ama vermeyi unutup geri döndüm çünkü), sadece beyaz olduğu ihraç fazlası olduğu ve de bizim Gemlik'ten bulamadığımıza dair fikri var epeydir. "Bulursam getireceğim." dedi sağolsun Saniye teyzem. 

Cuma akşamı geldiklerinde, birkaç saat içinde çıkardığı iple "Aynısı mı bilmiyorum ama bu vardı, en güzeli bu idi beyazlar arasında. İnşallah tutar, tutmazsa da başka bir şey yaparsın artık." demişti bana. İpin tipi tamamen aynı ve sadece geçen sene getirdiği kırık beyazın temiz beyazı, düşünün nasıl mutlu olduğumu! :) Çünkü çok hevesle başlayıp, hırkama devam edemeyeceğimin üzüntüsüyle bekletiyordum hırkamı. (Üst resimde gördüğünüz üzere, hırkamın arka kısmı ile ablam ve Saniye teyzem ve de üzerinde "Bernat" yazan beyaz ipim.) 

Bugün ve dün örgü dolu idi ve öyle olmaya da devam ediyor. Yazısı gelecek olan Hırkamın fotoğraflarını da ilerledikçe çekmeye devam edeceğim. Saniye teyzemler burada iken hırkamın kol kısımlarını yapmayı öğreneceğim ve de büyük ölçüde bitireceğimizi umuyorum. Bugün bir boyunluk bitirdim, pembe şalımı olabildiğince devam ettirdim ve de kendimce bol-rahat-renkli olacak hırkamı örmeye de kaldığım yerden devam ettim... :) 

Saniye teyzem, Kamil Amcam, Ailemizin diğer fertleri ile akşama dek balkonumuzda oturup Saniye teyzemle örgü örmeye "henüz" doyamadığımız bir gün geçirdik. Sonra babam ile ben hariç, sünnet düğününe gitti diğerleri; ben dersime babam da yönetici toplantısına odaklandık ve derken gün bitti... 

Dolu dolu bir Pazardı ve bitmek üzere şimdi. Uzun zamandır bu kadar uzun Pazar yazısı yazmamıştım, değil mi? Ben bile şaşkınım. Sevgilerimle... :))

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Senenin İlk Pikniğini Yaptık - 14.05.2017



2017'nin ilk pikniğini 14.05.2017- Pazar günü gerçekleştirdik ailecek. Uzun zaman olmuştu toplanıp gitmeyeli ve bir anneler gününde tüm gün dışarıda olmak fikri, en çok annem ve ablam için iyi bir dinlenme fırsatı idi diye düşünüyorum. İznik Gölü'ne gittik pikniğe ve o gün çektiğim en güzel fotoğraf üstteki fotoğraftı ki; Kağanımın üstte bir arkadaş bulup, onunla sohbet etmesini fotoğraflarken ortaya çıktı. Öyle kartpostallık ki, bence uzun zamandır çektiğim en güzel fotoğraflardan biri... :) Maşallah tüm çocuklarımıza... 


Sabah 10'u geçiyordu çıktık evlerimizden , eksiklerimizi tamamlayıp İznik'e varıp, yer bulana ve oturup kahvaltımızı kurana kadar saat 12.30'u buldu o gün. Güne erken başlayacağız derken geç başladık ve yine geç bitirdik... Kahvaltı sonrası şu pozlarımız çıktı ki ortaya, benim için tam bir şenlikti. Bir yere gittiğimizde veya bir arada bulunduğumuz güzel günler de; o günlere ait birkaç tane poz bile yakalasam biz dair, mutlu ediyor beni...

Piknik günü sık sık, arada yapmak gerek böyle piknikleri dedik, temiz havadan çarpıla çarpıla bir hal olurken. Uzun zaman olmuştu beraber piknik'e gitmeyeli. 1,5 sene kadar oldu diye hatırlıyorum ben mesela...

İznik bölgesi piknik için güzel bir yer olsa da, eskisi kadar beğendiğimiz bir yer değil aslında şimdilerde. Bulabildiğimiz tek yer, yola yakın bir yerdi ve epey toz alıyordu. Bir yere kadar asfalt yapılmış, bizim yer bulabildiğimiz piknik alanına doğru asfalt çalışması bitirilmişti resmen. Ama buna rağmen güzeldi işte...


Yemek sonrası üstteki görüntü hakimdi, her birimizin elinde bir soda şişesi ile oturduğumuz... Açık havadan olsa gerek, hepimiz daha çok salataya düştük ve yediklerimiz ağır gelmemiş olsa bile soda üzerine yakıştı. Tabii bu sırada, ablam ve annemin günleri için bir hafta öncesinden planlanan o gün için birkaç fotoğraf alayım dedim. İstediğim; tek bir fotoğraf ve ikisinin de bana bakmış olduğu fotoğraf olması idi. Ama birden fazla doğal fotoğraf çıktı, ikisini de bana bakar halde yakalabilmem için; çünkü annemin baktığı fotoğrafta ablam kameraya bakmadı, ablamın baktığı fotoğrafta annem kameraya bakmayı, ya da ikisi de apayrı veya aynı ama kamera olmayan yerlere baktılar. :) Doğal fotoğraflar her zaman daha güzel tabii ki, düşünsenize tek bir fotoğraf olsa; annem ve ablamın günleri idi, iyi ki varlar deyip geçecektim. Ama resme daha güzel bakmış olduk onların sayesinde. Ve ekleyeyim tekrar, onlar iyi ki varlar... Allahım başımızdan eksik etmesin, ailelerimizin her bir ferdini... :)



Yeğenim için büyük bir nimetti o arazi, dilediğince koşmak istedi ve amacına ulaşırken de en çok babam ve eniştemi yordu piknikte. :) Kovalamaca o günün oyunuydu resmen. Babam da çareyi, dövüş simülatörü yapıyormuşçasına Kağan'la kendilerine sopalarla oyun kurmakta buldu. Bu sıralar dur durak bilmeyen Kağan'ı, aşırılıklarını dizginlemek epey zor. Piknik günü, atamadığı enerjiyi atması için nimet gibiydi resmen Kağanıma bu sebeplerden. Babamla sopalarını yarıştırırlarken, birkaç küçük hamlelerle poposuna sopa da yedi. Oyunun kuralının popoya vurulması gibi algılayan Kağanım da çok geçmeden dedesinin poposuna vurmaya başladı bu sefer. Deli gibi yoruldu sonucunda, gece eve zor düştü diyebiliriz yeğenim için... Böyle günler de ve böyle günlerin ardında, gönül birçok kez yineliyor ki; keşke bizim çocukluğumuzda olduğu gibi, sokaklar yine çocuklarla dolu olabilse diye...


Piknik'in olmazsa olmazlarından biri elbette Çay'dır. Açık havada içilen çayın yerini ise bir başka şekilde içilen çayların tutmadığını düşünenlerdenim. :)

Kahvaltıda içtiğimiz çaylarımız termostandı, mangal öncesi içilen çayımız ilk közden, sonrası da yemek sonrası son közden... Allahım nasip etsin her birimize, açık havada rahatça oturabilmenin keyfini. Annem ve ablamın da bizimle oturabilmesi büyük nimetti, ev içinde habire bir iş peşinde koşmak durumunda kalıyor çünkü insan. Piknikleri bu sebeple de seviyor olabilirim, mutfak gereçlerinin her biri önünde ve masa başından "su ihtiyacı olmadıkça" ayrılmak durumunda kalmıyorsun... 

Derken ortaya şu üstteki görüntü çıkıyor ki, o fotoğraf beraber gün batımına doğru yemek sonrası çayımızı beklerkendi...



O gün piknik yerinde epey boş vaktimin olabileceğinin umudu ile yanımda okuma kitabımı da, en son çalıştığım dersin notlarını da götürdüm. Ama sonuç olarak sadece kitabımı okuyabildim, yaklaşık 30 sayfa kadar. Amacım daha fazla okuyabilmektiyse de, Kağan'a göz kulak olabilmeye uğraştığım anlarda bu hedefimi gerçekleştiremedim. Halihazırda, Yeni Moda Turuncu'yu hala okuyorum. Sebebi de, derslere yoğunlaşmaktan gece okuması bile yapamamam. Eğlenceli ve akıcı bir yazı dili var, piknik'te de okuma yapmaktan çok zevk almıştım; yemek sonrası çay ile hele ki...



Kendi fotoğrafını çekmeyi sevenler topluluğu oluşturabiliriz bence. Sizce? :)

Ben kendi fotoğrafını çekmeyi sevenlerdenim. 80'e yakın çektiğim fotoğraflardan en beğendiğim ve en bu yazı için olanlar bunlardı. Ve özçekimlerim de hafife alamadığım kadar hoşuma gitti ki birini facebook sayfamın fotoğrafı yapmayı düşünmüyor değilim. Yaklaşık 1 sene öncesinde piknik sırası çekindiğim bir fotoğraf duruyor hala profilde. Umarım bir dahakine piknik'ten piknik'e değiştirmem... 

Sağımda solumda, arkamda önümde ağaçlar bulunan bir ortamda özçekim çekinmem de ne yaparım ki? diyerek çekindim üstteki fotoğrafları. Ve üç fotoğrafı da çok sevdim. Madem öyle bu yazıyı bitirirken şunları demek geliyor içimden; 

1.) Piknik zamanlarının açık hava fırsatını her türlü değerlendirmeyi ihmal etmeyelim, havalar güzelleşmişken.
2.) Kendimizi sevmekten ve bunu dile getirmekten çekinmeyelim lütfen. Kendimi seviyorum, ailemi ve çevremde bana destek olan doslarımı seviyorum... :)

Sevgilerimle...

16 Mayıs 2017 Salı

E Ben İyiymişim Ya!


Cuma gününden beri yazmaya fırsat bulamadığım bir yazı bu. Sebebine gelince, dersler desem yeter zaten diye düşünüyorum... Başlık atmaya gelince, yazmadan çok öncesinde; bundan güzel bir başlık olamazdı, dedim. Zira "E Ben İyiymişim Ya! Uzay Terapilerimde gerileme durumum falan yokmuş." Demek istedim, çevremdeki herkese dediğim gibi bu yazımda da. Çok ama çok şükür... Ne gerilemesi derseniz, Kas Kuvvetsizliği - Bir Uzay Cuma'sı yazımda yazdığım gerileme sadece birbiriyle anlaşamamış bir hasta-doktor yanlış anlaşılmasıymış...


Yalova'dan aldığım yıllık tedavimde bu sene Ali abi ile ders yapıyorduk Uzay Terapi'de... Nisan ayında Ali abi hastanedeki işinden ayrıldıktan sonra, Mayıs'ın ilk haftasında iki ders olmak üzere Muhammet abi ile çalışmaya başladık... Ama bir türlü Ali abi ile çalıştığımız gibi çalışamadık. Alışacağız birbirimize, yeni bir tanışma süreci diyordum ve diyorduk. Ama görüyordum ki ben gerilemişim gibi bir tablo söz konusu oluyor, açıkçası hiç yapamıyormuşum gibi de bir tablo hakim oluyor derslerimizde... 9 kg yaptığım harekette 4 kg ağırlığı zor basıyorum Muhammet abi ile ve birçok hareketin sonunu getiremiyorum; sonrası acayip bir kas ağrısı ile sonuçlanıyor ve bu benim epey canımı sıkıyordu. Derken ister istemez, toparlanma sürecimizin zor olacağını düşünürken çürüdüm diyebilirim...

Buraları geçelim, Muhammet abi ile geçinememek değildi bizim ki ben kendimi anlatamadım ve Muhammet abi de belli ki henüz alışamamıştı. Onun çalışma stili ile devam etsek birkaç haftaya ona da uyabilirdim belki ama bu benim gerilememe de sebep olabilirdi...


Bir sonraki Pazartesi gidemedim Yalova'ya, Geçen Cuma (12.05.2017) yine gittim. Muhammet abi izinli idi ve benimle daha önceden bir ders de olsa çalışmış olan Mümin abi ile ders yapmak için anlaştık o gün. Durumumun garipliğinin farkında olduğunu ve gerilemiş olduğuma inanmadığını söyledi. Sonuç olarak derse geçtiğimizde, birkaç dakika içinde moralim tavan oldu diyebilirim size. :) 9 kg'da çalıştığım hareketi 8,5 kg.'da, 8 kg. ağırlıkla yaptığım hareketi 7,5 kg.'da ve de 1,5 kg ile yaptığım hareketi 3 kg.'da yapabildiğimi gördüm. Diyeceğim o ki gerileme değil, ilerleme bile olduğunu gördük durumumda. 

O gün (12.05.2017-Cuma günü),
Mümin abi ile konuşup anlaştığımız üzere beraber derslere devam etme kararı aldık. Sebep kimse değildi aslında buna; Muhammet abi iyi bir fizyoterapist olduğuna kanaat getirmiş de olsam Uzay Terapi konusunda düzenek kurmaya henüz alışamadı diye düşünüyoruz şimdi...



Bu yazıdaki resimler bu Pazartesi'nin Uzay Terapi seansının sonrasındaki Tilt esnasında çekildi... Mümin abiyle derslerimiz iyi şekilde devam ediyor şimdi. Bu Pazartesi daha da iyi olduğumu gördük ve tilt öncesindeki performansımda yine moralim "Uzay'a çıktı" diyebilirim. :)

Mümin abi ile çalışmaya başladım başlayalı şunu diyorum şu an; "Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir, sonra da buldururmuş; aynı o hesap hissediyorum." İçimde öyle bir rahatlık olduğu resimlerden de belli mi acaba? Açıkçası çok şükür Allahın sevgili kullarından hissediyorum, benim için her gelişme de her gerileme de Allahtan bana lütuf. Allahımın bana uyarısıydı belki de, yaşamamız gerekiyordu diyorum bu konuda da. O atak geçirme korkusu ile yeniden karşılaşsam ne yapardım diye düşünüyordum zaman zaman. Geçen haftalarda bir an atak geçiriyormuş gibi düşünüp, bir o kadar sakin ve yapıcı odaklı düşündüm ki; evet bu bir uyarı idi bana, dedim en sonunda kendi kendime... Gururlandım kendimle ve iyi karşıladığım oranda da sevindim.


Kendi kendimi test edebildiğim ve durum değerlendirmesi yapıp, hayatın beni şaşırtmadığını gördüğüme sevinmek ile üzülmek arasında kaldığım 2 hafta geçirdim resmen yani. Uzay Terapi konusunda da gerilemediğimi görmek, ama gerileseydim bile savaşabilme içgüdümün içimde hakim olduğunu görmek beni mutlu etti. Şimdi iyiyim, öyle iyiyim ki başka iyi yönde giden sağlık haberlerim de var; yazacağım. Üstelik bugünden keşfettiğim ve yazamadığıma şu an üzüldüğüm iyi haberler bunlar...

Sağlık durumum iyiye gidiyor, daha da iyi olacağıma inancım tam. Savaşabilmeme de inancım tam... Mümin abime, Yasemin ablama ve de tüm bu durumların farkındalığına kavuşturan Muhammet abime de selamlarım ve teşekkürlerimle. İyi olalım, iyi olun. Çünkü, "E Ben İyiymişim Ya!" :)

İyileşmek için savaşmaya devam edelim. Savaşabileceğimize olan inancımızı ve gücümüzü ise hiç kaybetmeyelim. Sağlığımıza ve düzenlerimize sahip çıkalım inşallah. Sevgilerimle... (:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Nisan 2017 Nasıl Geçti?


2017'nin 4. ayını da geride bıraktık demek, bu sene bu aylık değerlendirme yazılarımı epey sevdim ben. İşime yaradı resmen; kitap okumalarım da film izlemelerim de düzene girdi. Ayda en az 2 film, en az da bir kitap bitirir oldum resmen; maşallah bana!

Zaman geçmeye devam ediyor. Nisan ayı dolu dolu ve epey yorucu geçti. Ama buna rağmen, okuduğum ve izlediğim filmler olabildiğine göre ve bir de yazabildiğim yazıları da düşündükçe; verimli hallerimi epey seviyorum be, diye gururlanmak istiyorum bu değerlendirme yazısı öncesi kendimle. İyi okumalar... :)


İki Film İzledim, Bir Kitap Okudum;



Benim Adım Feridun filmi;
Çağan Irmak'ın izlemediğim filmlerinden biri idi. 2000 senesinden beri yaptığı filmlerden, izlemediğim bir veya iki tanesi kaldı gibi. Ve Çağan Irmak film dünyasının en başarılı yazar-yönetmenlerinden bence. Filmlerini oldukça başarılı buluyorum. Birbiriyle bağlantısı olmayan filmlerinin, her birinin ayrı ve güzel bir konu bütünlüğünün olması ve izlettiriyor olması benim için büyük artı... Filmlerinde oynayan oyuncularıyla da, adını ve varlığını film dünyasına ispatlamış durumda bence. Benim Adım Feridun, diğerlerinden de ayrı biraz daha durağan gibi idi. Ama sonra oyuncularının çeşitliliği ve kalitesi ile öyle izlenir kılındı ki yine. Sonu benim için sürprizli idi, diğer Çağan Irmak filmlerine hiç benzemiyor ama güzel vakit geçirmek için amacına uygun bir film yine bence.. :)

Benim Adım Khan; "Benim Adım Khan ve ben terörist değilim." bu replik filmin başında basit gelirken, filmin devamında öyle bir anlamlanıyor ki... En sevdiğim film repliklerinden bir diğeri şuydu; "Dünyada sadece iki tür insan vardır; iyi şeyler yapan iyi insanlar, kötü şeyler yapan kötü insanlar." İzlenip görülmesi ve düşünülmesi gereken güzel bir film...

Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic; Nisan ayında, uzun zamandır 21 günde bitirmediğim tek kitap ve öneri listeme girmiş bir kitap olan, Atlıkarınca'yı okudum bitirdim. Yazısı ise burada. :)

Nisan Ayında 19-24 Nisan Tarihleri arasında Ankara'da idik;



Annem, Babam, Kağan ve ben, Ankara'ya babamın bilardo turnuvası sebebiyle gitmiştik ve bu fırsattan istifade Kivramlarla güzel zamanlar geçirdik yine. Ankara'da olmak, bu 5 gün içerisinde bana ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da iyi geldi. Bir alışkanlığa, ayağımı uzatıp oturmalarıma başlamalarıma sebep oldu Ankara. Şimdi her fırsat bulduğumda oturmaya çalışıyorum, ayaklarımı uzatarak, karnıma çekili oturarak; tabii ders çalışmalarımdan fırsat oluşturmalarıma çalışarak. Ankara'da Olmak bana ne hissettiriyor yazdım bir de; garip, deneyim, değişkenlik dolu anılarla dolu ve artık güzel hissettiriyor...


Ara Sınavları Atlattım; 

Bir ara sınav dönemini daha geride bıraktım Nisan ayında ve tek bir günde tüm dönem derslerime girmemin vereceği gariplik vardı bu sene bu dönemde. Çok yoğun bir ders dönemi daha atlattım bu şekilde... Ve sınavlar bugün açıklandı, 5 dersin ara dönem sınavından bir tanesi hariç şimdilik geçer not aldım. Devamını dönem sonu sınavlarına diliyorum hepimize. Bir de, her sınav haftasonu 5 senedir benim için ayrı anılarla dolu geçiyor, bu sefer de böyleydi; dolu dolu ve heybeme dolan anı ve düşünceleriyle dolu... Onun da yazısı burada.


Bunlar haricinde; Nisan ayında çok sevindiğim iki güzel olay da oldu; Bir dostum işe girdi, bir dostum da Ukrayna'ya gitti. :) :)



Onların hayatındaki bu ilkleri, bende onlarla birlikte yaşadım. Üstteki resim, Damlamın kedisi Bekir ile çekindiğimiz fotoğraflarımız... Tarihlerden 12.04.2017- Çarşamba günüydü, aynı gün içerisinde geldi bu iki güzel haber de, benim Bekir ile tanıştığım o günde... Bu fotoğraflardan birkaç dakika öncesinde Meromun iş görüşmesine çağırıldığını ve görüşmeye gidiyor olduğunu öğrendim...

Sonra Damlama indim, çünkü o gün onunla yemek yeme sözleşmemiz vardı. Damlanın ikinci kedisi Bekir ile ilk defa tanıştım o gün, çünkü ben en son gittiğimde onlara Bekir yoktu. O kadar zamandır onlara gidemiyordum... Biz yemek yapmadan önce tanışma ve kaynaşma adı altında dolu etkileşimler kurduk Bekir ile ve o sırada Damla da resimlerimizi çekti. Bekir öyle sevilesi ve kendini sevdirmeyi seven bir kedi ki, aşık olmamak elde değil. O gün Bekir her yaklaştığında bana sevmeden edemedim, kucağımda-omzumda-ardımda ve bacaklarımda uyudu durdu her fırsatta; bence o da beni sevdi, niye gezsin ki etrafımda de mi? :)

Ve o gün ikinci haber olarak ise Damlamdan yurtdışına gitme işlemlerinin başladığını öğrendim. Ukrayna'ya gitmek için pasaportunu hazırlamış, son işlem olarak biletlerinin alınacağını söylemişti. İki dostumun da hayatında olan güzel gidişatlarının haberini almıştım ve bu durum aynı güne denk gelmişti... Meryemimden aynı gün işe deneme süresi için alındığı haberini de aldım. Sonra Damlamların evinden ayrılmadan önce netleşen bilgi ile bir hafta sonrasına Ukrayna'ya gidebileceğini de öğrendim...

Velhasıl; Meryem'in bir işi var şu an ve işe alındı. :) Damla ise, daha bugün evine döndü, 10 günlük Ukrayna yolculuğundan... :) İkisinin de sayesinde, şu an yapamadığım iki şeyi gerçekleştirmiş kadar mutlu hissediyorum kendimi. Umarım böyle sürer gider hayallerinin ve planlarının gerçekleşmesi... Tabii inşallah benim de İtalya'ya gitme vaktim gelir bir gün... =)


Bugün Berat Kandili; ben ailem, dostlarım ve kendim için hayallerimizin ve planlarımızın gerçekleşmesini, bir arada sağlık ve mutlulukla yaşayabilmeyi diliyorum hepimize. Nisan ayı garip şekilde güzel geçti, çok şükür ki. Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos,... diğer aylarda öyle geçsin dilerim ki. 

2017 Nisan seni sevdim, 2017 Mayıs seni de sevmek istiyorum. Sevgilerimle... :)

9 Mayıs 2017 Salı

Okudum; Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic


Hatice Yengem, dayım, İncim, Merom ve dedemin, Mercan halamın vefatının ilk haftasında burada oldukları zaman içinde Hatice yengemin bana aldığı bir kitaptı; Atlı Karınca. Yazarı Jelena Bacic Alimpic, daha önce hiç okumamayı geçtim hiçbirimizin duymadığı ama konu itibariyle arka kapağını okuyunca yengemin bana almak istediği ve ben okuduğumda ise okuma listemde en ön sıralara aldığım bir diğer kitap oldu...

Uzun zamandır bu kadar uzun bir kitabı 21 günde bitirmemiş ve böyle hem bitsin hem de bitmesin ikileminde kalmamıştım. Nisan ayında bitirdiğim tek kitap oldu, malum ara sınavlarına hazırlıklar sırasında bu bile büyük bir şey... :) Kısaca söylemek gerekirse; kitap acayip sürükleyici ve çok güzel bir konu bütünlüğüne sahipti.



Hani derler ya; ciklet kitaplar var diye, hayır sadece öyle bir kitap değil bu. Bana göre okuması çok zevkli ama birçok yerinde de duraklanası bir kitaptı. Hikayenin arasında çok güzel tespitleri vardı mesela, ikinciye okuduğumda daha fazla alıntılarım arasında duraklayacağıma eminim. Ancak ben okurken en çok hikaye bütünlüğüne odaklanıp, "acaba şimdi ne olacak ve bitmese mi ki?" düşüncelerinde dolandım durdum... :)


Kitabın konu özetini yapacağım, kendimce :) (Olabildiğince ayrıntı vermemeye çalıştım ama yine de tam başarılı olamadım bu konuda); 


Anna Balint, Annesi Lenka Balint'in de desteğiyle hayallerininin peşinden koşmak için izbe çiftliklerinden kaçmaya ikna olduğunda sadece 6 yaşındadır. Anna annesinin sözünü dinleyen bir kız ve bir o kadar da dans etmek için tutkuludur. Bu tutku başına neler getirecek bilmeden, Atlıkarınca'sından ayrılmayı göze alabileceği kadar büyüktür. Lenka ise, kızı için her şeyi yapabilecek kadar cesurdur. Önce büyük aşkı için kendi hayatını hiçe saymıştır, şimdi de kızı için herkesi karşısına almaya hazırdır. Lenka'nın hisleri hakkında şöyle bir tabir var başlarda;

"Sadece yıldızlar ve çocuklar büyük zorluklar içerisinde doğarlar."
Lenka tüm zorlukların üstesinden gelebilecek bir annedir, tüm annelerimiz gibi... Anneliği uğruna, yalnızlığı da karşılaşacağı zorlukları da büyük bir cesaretle göğüslüyor. Annelerimizin varlığına şükür dedirtiyor...

Anna Balint'in hayatına birçok insan giriyor. Kitabın başlarında hep, anne-kızın hayallere giden yolculuklarının babasının engeliyle son bulacağı hissine kapılıyorum nedense. Ama öyle bir şey olmuyor, Anna'nın hayatına o kadar çok insan giriyor ki; dost oluyor, kardeş oluyor, abla oluyor, abi oluyor, hayatında hem hep varmış gibi hem de hiç olmamış gibi kalabalıklar var oluyor. Çoğunlukla kitap boyunca, bu durum için "güzel mi değil mi?" diye de sorgulatıyor kitap. Anlatımla ilgili şünü söyleyebilirim ki; hikaye birçok kez "bundan sonra biter hikaye" dediğinizde devam etmeyi öylesine başarıyor, bu sebeple de çok sevdiğimi düşünüyorum. Kitap boyunca okumaktan usanmadığım nadir kitaplardandı benim için, Atlıkarınca...

"İlk aşk gelip çattığında ihtiyat dediğin şey eldivenindeki kar tanesi gibi eriyip gider."

Aşk, sıklıkla konu alınan bir duygu kitapta. Sevgiliye duyulan, evlada duyulan, dansa duyulan, kaybettiklerine ve elden kaçırdıklarına duyulan aşk... Duygu karmaşasına bile sokuyor diyebilirim... :) Başta sevemediğim birkaç karakteri bile, sanırım duydukları aşklarının güzel anlatımının uğruna sevdim. Tek bir karakter değil, her karakterin hikayesi dolu dolu anlatılıyor; her karakterin içerisine rahatlıkla girebildim doğrusu. Beni bu sebeple de mutlu eden bir kitaptı işte...

"Tanrı insana her şeyi bir arada vermiyor."
Kitabın ana fikirlerinden biri bile diyebileceğim bir olgu bu idi, "Tanrı insana her şeyi bir arada vermiyor." Öyle ki, kitabın ortalarında bunun yazarın fikri olduğuna emin olmaya başladım. Birinin başına mutluluk da mutsuzluk da bu kadar mı gelir, derken; "hangimizin başına gelmiyor ki sanki." dedim hayata döndüm geri. :) Belki de maalesef ki öyle, diyor insan...


Birkaç alıntım daha var kitaptan. Bana iyi ve doğru gelen son iki alıntım;


"En gerektiği zamanda en sevdiklerinizin yanında olmak arzusu, acılarınız, talihsizlikleri hatta doğru teşhisleri bile silip atabiliyor." (Kesinlikle!)

"Size hayat vermiş, sizin için yaşamış olan annenizin boşluğunu kim doldurabilirdi ki? Hiç kimse dolduramazdı; çünkü hayatta en zor acılar benliğinizi sarmaya başladığında, sizi anlayabilecek, teselli edebilecek ve yeni umutlar verebilecek olan o kişi annenizdir. En ufak bir sözü bile güzel söz olarak kabul edilen, hatta kendinizi aşıp, hep daha iyi olabilmeniz için gerektiğinde sizi tenkit eden babamız da öyle değil midir? Varlığınızın sebebi olan canlarınız bu dünyayı terk edip gittiklerinde, işte o zaman gerçekten de yalnızsınızdır."



Anna iyi bir evlat, dünya güzeli bir kız. Hayallerine kavuşup, en ünlü ve en iyi baş balerin olan şanslı biri. Aşık olup, hayallerini bir arada götürebilmeyi de başarabilen biri. Ama nice üzüntülerle. Sonya teyzesinin, Klara teyzesinin yaşadıklarını öğrenip, aşkına sahip çıkabilmeye uğraşan biri; Sergey'e... Ama sevse de sevilse de şanslı olmadığı nokta, sahip olduğu aşk belki de... Kitabı okurken çoğu kez şöyle dedim; bir aşka sahip olamamak da şu an ki şansımızdır belki, bize zamanın gelmediğini fısıldıyor ve bizi acılardan koruyordur belki hayat... 

Anna; aşkına da hayatına da nice acılar yaşasa da sahip çıkmaya uğraştı, hayalleri gerçekleşirken de yolunda gitmeyen şeylere dayanabilmeyi keşfetmeye uğraştı. Sonra; neler yaşamış, ne hayallerin peşinde koşmuş, ne aşklar ne üzüntüler ne mutluluklar yaşamış... Bunları okurken kitap bitti. Bir hikaye kahramanı da olsa tutunursunuz ya bir anılar dizisine, öyle tutundum bu kitaba... Bittiğine üzüldüğüm kitaplardan biri oldu Atlıkarınca. Her şeyin bir gün bittiği gibi, her hikaye de biter işte. Bu hikaye de bitti böyle...

Aşk-Dram okumak isteyen varsa, tavsiye ederim. Hikayedeki karakterleri unutmamak adına da; Anna'nın büyükleri Lenka ve Steven, Sonya, Klara, Nina Pavlovna... Hikayenin erkekleri Sergey Pavloviç başta olmak üzere; Sergey, Yuriy ve Corce, bunları bile unutmak istemiyorum. Hatice yengem ve dayıma bu kitap için tekrar teşekkür ederim. :) Favorilerim ve önereceğim kitaplar listeme girmiş durumda Atlıkarınca... Böyle kitaplar yazabilenlerin kalemlerine sağlık...

Bir kitap yorumunun daha sonuna geldik. Uzun zamandır yazmıyordum kitap yorumu, şimdilik bu boşluğu da doldurduğuma göre; yakın zamanda yeniden görüşmek dileğimle ve sevgilerimle... :)


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Kas Kuvvetsizliği - Bir Uzay Cuma'sı



Gülüyordu ama neden? Ders öncesi arkasındaki ağırlıkların onun kas kuvvetsizliğine düşman olduğunu bilmiyordu mesela... Onlar ne pis ağırlıklardı, onlar!! :): (05.05.2017-Cuma gününün Uzay Terapi dersinin öncesi. Yer Yalova...)

Böyle bir giriş yapayım dedim, zira bu hafta Pazartesi günü de Cuma günü de benim için güzel geçmedi Uzay Terapi. Moral olarak çökebilirdim ama çökmedim şükür. Neden? Çünkü bir işe yaramayacağını biliyordum... 

Kaslar nankör diye giriş de yapabilirdim aslında, ara verdiğim 2 haftanın sonrasında döndüğümde kas kuvvetsizliğimle karşılaştım yine. Benim bile derinden hissettiğim derece ama çok da ağır değil aslında... Sadece bu da değildi, 2 haftadan sonra yeniden Uzay Terapi'ye döndüğümde  karşılayacağım manzara epey değişmiş halde idi... Yeni bir fizyoterapist ile karşılaştım önce, beraber Uzay Terapi yaptığımız Ali abi işten ayrılmış meğer. Şans bu ya, Pazartesi günü gittiğimde benden önce çok hasta vardı, benim zamanım da yetmedi. Derken o kısa zamana tanışma dersini sığdırabildik, moralimin epey bozulduğu bir gündü... 

Pazartesi günü; Ali abi ile çalıştığımız düzene göre yaptığımız ağırlıkları söylediğim üzere eski ağırlık çalışmalarımızda yaptığım kiloların hiçbirini yapamadım. Bu moralimi epey bozdu ama en sonunda 2 haftalık aranın büyük bir kas güçsüzlüğüne yol açmış olabileceğine kanaat getirdik, yeni fizyoterapistim Muammet abi ile... 

Gün Geldi Cuma'ya; Yalova'ya yine gittik ve sıram gelene dek yine kitabımı okudum. Bunun da öncesinde yapamadığımız dersler için rahatsızlığımı dile getirdim fizyoterapistime ve derslerin sırasını düzenleyen ablaya. Bir ders süresi kadar sonra derse başlamak üzere yattım. Ders öncesinde gülüyordum, umudum çoktu çünkü yapacağımız dersten ötürü. Ama sadece Pazartesi güne ek olarak, daha da emin olduk ki "ara verdiğim 2 hafta ve öncesinde düzenli Uzay Terapi alamamamın sonucunda" bir kas kaybı vardı; beni epey yoran ve hareketlerimi tam yapamamanın verdiği garip rahatsızlığa-sıkıntıya boğan...

Kas kaybı demek gerçekten kötü, güçsüzlük demek de cidden üzücü. İyileştirmeye uğraştığınız vücudunuzun o bölgesinde elde edilen gerileme bir gıdım bile olsa morali çok bozuyor maalesef... Ama esas yapılabilecek tek şey, yeniden çabalayıp düzeni yeniden sağlayabilmek efendim... Bunu biliyor olarak üzülüyorum da ama yeniden daha iyisini yapabilmek adına bu seferki üzüntüm.  Buna rağmen de gülmem gerekiyor yine elbet... :)



Öyle yaptım bende, güldüm işte... Aylardır Uzay Terapi'deki yoğunluktan hep genellikle derslerimiz sona kalıyor bende Tilt'e çıkamıyordum. Durum en azından Tilt'te kötü değildi dedim ve bununla avundum daha çok Cuma günü dersimin sonrasında... Ama bir yandan da, haftada iki gün fizik terapi aldığım fizyoterapistim Yasemin'in Perşembe günkü dersimizde dediği şu cümle de beni sağlam tutmaya yeten cümlelerden biriydi; "Her yeni fizyoterapistle ders programı çizmek en az 1 ay. Şimdiki durumun kötülüğü moralini hiç bozmasın, o sana sen ona alışacak ve zamanla anlaşacaksınız. Eski deneyimlerini hatırlasana..." 

Yasemin haklıydı; her yeni fizyoterapist deneyimim, hep iyi başlayıp iyi ilerlemedi. Bazen iyi başlayıp kötü gitti, bazen kötü başlayıp iyi gitti. Bu gerek benim gerekse de fizyoterapistin durumu ile ilgili idi. Bu sefer benimle alakalı bir güçsüzlük mevzu bahis işte... 

Ben her fizyoterapist ile tanıştığımızda, birbirimizi tanıma başlangıcında şuna dikkat ederim; "Fizyoterapist ilk önce nereden başlıyor?" Benim Hacettepe Üniversitesi kontrollerimden kalma bir alışkanlığım var ki, fizyoterapist ve doktorlar önce benim hastalık geçmişimi dinlemelidir. Öyle ya, sadece kaslara ve hareket kapasitesine bakılarak, hastalığın ne olduğu ve hangi gidişatta olduğu anlaşılamaz...

Velhasıl bu konuda Muhammet abi ile de iyi başladık, çünkü ilk olarak adımı sorduktan hemen sonra; "Şikayetiniz ve hastalığınızın durumu nedir?" diye sordu bana. Sonradan bu konuda bir ipucu verdi benim sorularımla; yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi'nden almış. :) Gelin görün ki; sadece oradan eğitim alan fizyoterapistlerin değil, hastanın isteğine ve iyiliğine önem veren fizyoterapistlerin yapmasını istediğim ve yapması gerektiğini düşündüğüm bir harekettir bu... :)

Diyeceğim o ki; bu sefer epey kas kuvvetsizliğim var. Öyle ki; uzay terapide ayak uzatma hareketini "9 kilo ağırlıktan > 4 kilo ağırlıkla", bastırma hareketini de "6 kilo ağırlıktan > 3,5 kilo gibi bir ağırlıkla" çalışabilir hale düşmüşüm... Moral bozmamayı başarabilir, azmimi korursam; bir de Muhammet abi ile çalışmalarımızın gidişatı konusunda bu şekilde anlaşmalı hallerimizi korursak, birkaç haftaya toparlarım da inşallah... :)

Okuduğunuz için teşekkürlerimle ve istediğimiz başarıları elde etme konusunda azmimizi kaybetmemiz dileğimle... Başaracağız alimallah, kendimize inanmaya devam... =)

5 Mayıs 2017 Cuma

Hıdırellez Ve Hayatımdaki Önemi


En son ateşlerle kutladığımızı hatırladığım Hıdırellez akşamı, bundan tamı tamına 10 yıl önce idi; 5 Mayıs 2007... 2-3 sene üst üste sitede Hıdırellezi kutlayabildiğimiz ve o akşamlarda sitemizde eğlenebildiğimiz zamanlardı... Şimdiye gelince, o zamanlar çok eskide kaldı ama benim yüreğimden ve anılarımdan hayatım boyunca silemeyeceğime inandığım anılardan hala...


Hıdırellezin hayatımda bir yeri var, 2005'ten 2009'a kadar bu yer hep aynı kalacak ve hiç değişmeyecek sanıyordum. 2010 senesinde o eski yerini bir daha bulamayacağımı, belki bulmak için uzun zamanlar geçmesi gerektiğini anladım; kaybettiğimiz arkadaşımız Duygumuzdan sonra...


2012'den beri bloğuma yazıyorum ama bu konuda yazmaya kıyamamışım. Anlattım sanırken bu konuyu burada, bugün baktım ki hiç yazmamışım. Hıdırellez benim için önemli bir gecedir; yıllar öncesinde böyle bir gecenin varlığını öğrendiğimizde büyülendiğim, böyle bir gecenin düzenlendiğine duyduğum heyecandan ötürü ve de o ateş etrafında kalabalıkla toplanıp eğlenmemizi sağlayan gecenin varlığı güzeldir benim için...

Yıllar önce idi, bir büyüğümüz söyledi ama kimdi hatırlamıyorum şimdi. Bahar yeni gelmiş, biz beraber oturmaktan, beraber yürüyüşler yapmaktan başka bir eğlenceye daha ihtiyaç duyuyoruz. Hepimizin ders sıkıntısı mevcut, okul hala bitmemiş ama bitmek üzere. Derken bir büyüğümüz dedi işte; "Siz hıdırellezi biliyor musunuz?" diye. Ondan sonra birçok kişiye sorup da öğrendik ki; hıdırellez'de ateşler yakılır, o gece dilekler dilenir, Hızır aleyhisselam gelir ve dilek kapıları açılır Allah dileklerimizi görürmüş... 

Velhasıl bunları öğrendikten sonra, tek bir şey kalıyordu bize; site yöneticimizden izin almak... Biz ilk iznimizi aldıktan sonra, sitemizin yan tarafını kendimize yer belledik ve çalı çırpı toplamaya başladık. O ilk heyecan ve sonraki senelerde süren heyecanlarımızı hiç unutamıyorum... :)



Hıdırellez geceleri, sitemizin yanına doluşurduk böylece. İlk Hıdırellez gecemizde 5-6 kişiden nasıl o kadar büyüdük hala inanamıyorum. Sitenin yanı öyle kalabalık olmuştu, öyle dolu dolu bir ateş yakılmış ve o ateş başındakilerin bir arada oluşu ile şarkı söylemelerimiz geceye öyle güzel karışmıştı ki... 5 Mayıs gecesinin sihri olmasını istediğimiz unsur idi bu... Bence böyleydi.

Ateş üstünden atlamak, ayakta olmama rağmen o zaman da kolay değildi yine benim için. İki kişi elimden tutardı ve beraber atlardık. Annemle atlardık hep, bir diğer elimden de bir arkadaşım tutardı. Benim atladığım küçükler için yakılan ateşti ama her defasında her birimize de mutluluk dilemiştim. En büyüğünden bir defasında atladığımda da hem sağlığımın hem de mutluluklarımızın sürmesi adına birçok dilek dilemiştim. O ateşten atlayanlara destek çıkmak da, o ateşten atlamak gibiydi benim için. Her bir atlayan, benim adıma da dilediğini söylerdi. Bunun için de o gecenin önemi büyükdü benim için...

Patates, biber, domates fasıllarımız olurdu gecenin ilerleyen zamanlarında. :) Eve çıkan, patateslerini biberlerini ve tuzlarını alır gelirdi gecenin ilerleyen saatlerinde geri aşağıya. Küçük yanan ateşin dibine atılırdı patatesler, kimisi pişer kimisi pişmez ama mutlaka yenirdi. Dışarıda ve kalabalıkla yemenin hali başka tabii ki... O gece yenen yiyecekler, söylenen şarkılar, edilen sohbetler ve tutulan dilekler herşey çok başkaydı. Görün ki işte hala unutulmuyor yıllar geçmiş de olsa...


Gecenin sonu elbet dileklerle biterdi. Kimi gül ağacının diline kağıtlara yazdığı dileklerini asardı, iplerle bağlayarak veya keselere koyarak. İçine mutlaka para konulurdu o zamanlar, demir para olmak kaydıyla. Taşlara yazmak da makbulmuş diye duyanlar, taşlara da çizerdi. Hiç unutmam; sitede bir ablamız bir sene gül ağacının yakınındaki bir taş betona, hıdırellez gecesi gitmek istediği okulu çizip adını yazmıştı. O sene istediği okulu tutturmuştu ve evet biliyorum ki çalışıyordu da ondan oldu; ama bu gecenin de dilek kapısının açıklığına güvenmiştik çok işte. :)



Eski hıdırellez maalesef yok şimdi ama biz neredeyse her sene bir araya gelebildikçe sadece dilek kısmında bütünleşip yan yana, veya ayrı ayrı; dileklerimizi gül ağaçlarına bağladık, altlarına gömdük ve sabahına da denize attırdık dileklerimizi... Güzel günlerdi ve benim için hala güzel bir gelenek. Hıdırellez gecesinin büyüsünü, hıdırellez gecesinin varlığını çok seviyorum. Bu sene dileklerimizi gül ağacına bağlamama kararını bu akşam son anda aldık, zira bu akşam çok yağmur yağdı daha bağlayamadan eriyip gidecek dilek kağıtlarımız yoksa. Ben bu sene için şöyle yapacağım; dileklerimizi yazdığım kağıdı masamın üstünde açık cüzdanımla beraber bekletecek, yarın da denize attıracağım babam yürüyüşe çıktığında...

Velhasıl gelenekler bitmez de, ateşten atlama ve sitenin kenarında toplanma alışkanlığımız çok çabuk bitti. Anısı bizde saklı, benim gibi birçok arkadaşım da biliyorum ki hala unutmadı. Ve umarım bir nesil boyunca unutulmasın, sonra belki ilerleyen zamanlarda çocuklarımıza yeğenlerimize büyüdüğümüzde anlatır, onlara bu güzellikleri yapar öğretiriz.. Zaman ne gösterir, kim bilir, kim görür... Ya da sadece unutulmasa bile yeter... :)

Sevgilerimle, dualarımızın dileklerimizin kabul olduğu bir Hıdırellez Gecesi olsun hepimize. Ben de birbirimizin dualarda olmanın gücüne inanıyorum, dualarımızda da buluşmak dileğimle... :) 


4 Mayıs 2017 Perşembe

Not Aldım Veya Not Ettim #32 - Ekran Görüntülerim...


Benim birkaç aydan beri en sık not alma yöntemlerimden biri haline geldi, Ekran Görüntüsü almak. Mobilde gezerken büyük kolaylık ve güzellik oluyor. Bazen bir arkadaşıma bazen de kendime notlar almış bulunuyorum ve artık bunların bazılarını da saklama alışkanlığı kazandığımı görür oldum son zamanlarda. E o zaman, neden burada da bir yazısı olmasın ki dedim.

Nisan ayının ve en çok da Ankara'da geçirdiğimiz 5 günlük zaman diliminin dahil olduğu zamanlarımızın ekran görüntüleri yazısı bu. Tarihleriyle ve hesaplarıyla beraber sizlere çoğunluğu İnstagram paylaşımı olan ekran görüntülerim ve konularından bahsedeceğim. İyi okumalar olsun yine o zaman... :)

İtalyanca'ya olan merakımı yakın arkadaşlarım çok iyi biliyor. Çok uzun zamandır, küçüklüğümden beri var bu merak ama örgün öğretimde okurken ciddi anlamda başlamıştım kendimce öğrenmeye İtalyanca'yı. Şimdilerde o ciddi öğrenme yöntemimi birazcık boşlamış da olsam hala öğrenmekten ve merak etmekten vazgeçemediğim bir dil kendisi, İnstagram hesapları ve internet sitelerini takip ederek desteklediğim...

E hal böyle olunca, İnstagram'da çok gezen biri olarak instagram hesaplarında cümlelerle ve kelime yapılarıyla ilgili bilgi veren hesapları da takip ediyor insan. Benim böyle takip ettiğim iki hesap var; biri italyanca_cok_guzel (ki yukarıdaki resim de o hesaptan bir paylaşımın ekran görüntüsü, bir diğeri de italyancaveitalyankulturu adlı hesap. Bir dili cümle kalıplarıyla öğrenmek de gerektiğine inanıyorum ve bu hesapları bu sebeplerle de takip etmeyi seviyorum...

Üstteki ekran görüntüsünü aldığım hesap daha çok cümle ve kelime kalıplarıyla dil öğrenimini amaç edinmiş. Diğer hesap ise İtalyan kültürünü de tanıtmayı amaç edinmiş bir blogger sahibi, sitesi de burada. İlgili olanlara tavsiye ederim. Emek verenler sağolsun, interneti bu sebeplerle çok seviyorum... :)  

İtalyanca ve İtalyan kültürüne dair merakım hakkında bir yazı yazacağım düşünüyorum da, bu yazının da henüz zamanı gelmedi galiba... :)




20 Nisan 2017 günü, Ankara'da iken; televizyondaki dizi veya düzgün programlar bitmiş ve evlilik programları saati gelmişken, Star Tv'yi açmış ve biraz Zuhal Topal'ın evlilik programına bakayım dedim ve üstte Bülent Parlak'ın yazdığı duruma bizzat şahit oldum. Ben ekran görüntüsü aldım unutmamak ve paylaşmak için, zira bende bu konudan bahsedeceğim döndüğümde derken akşamına bu paylaşımı yaptı Bülent Parlak. Buradan daha rahat görebilir ve okuyabilirsiniz... 

Ekran görüntüsünü aldığım paylaşımda da yazıyor zaten ama bu hoş olmayan davranışı gerçekleştiren kişi, Zuhal Topal'ın programında talibini arayan Naz adlı bir kadın. Televizyon ve Sanat dünyasının anlaşamadığı şu sansür ve yasaklama olayları, neden böyle canlı yayınlarında da uygulanmıyor bende merak etmedim değil doğrusu. 

Kesinlikle hoş bulmadığım ve devamını bir daha görmemek adına, bu programlar için güzel kararlar alınmasını umuyorum. İzlemiyorum demeyeceğim, kadın-erkek arasındaki ilişkileri nasıl tartıştıkları adına bazen ben de izliyorum bu programları evet. Ama sorarsanız biraz da izletilmek durumunda kalıyoruz; aynı saat diliminde, 3 kanalda da evlilik programı olunca bazen ses olsun diye bile açılıyor. Velhasıl, daha güzel programlar izlemeyi ve daha önemli konuları veya orada konuşulan konuları daha ciddi ortamlarda tartışmayı kim istemez ki?



Penguen Kapatılıyormuş!

Blogcu Anne'nin instagram hesabından öğrendiğimden beri beni epey üzen bir haber bu. Ortaokul son, Lise ve Üniversite hayatımın hepsini kapsayan zaman dilimlerinden beri var çünkü Penguen dergisi. zamanla çok pahalı hale gelmeye başlayınca kesmiştim almayı ama elimde baya sayısı var 10-15 tane kadar. Ortaokul zamanlarında iken, internetin ülkemizde yeni yeni benimsendiği ve hayatlarımıza dahil olduğu zamanlarda, nickname kullanmak meşhur iken, üstüme kalan ve benimle özdeşleşen nickname-lakabım vardı; Patikli Penguen. O zamanlarla beraber girmişti benim hayatıma Penguen dergisi, çok okuduğum ve çok sevdiğim bir dergi idi ve en sevdiğim köşeler de, Semra Can ve Yiğit Özgür'ün köşeleriydi... 

Yani şimdi bir devrin kapanması gibi nitelendirebileceğim bu olay beni hala üzüyor. Neden derseniz, eskiler bittikçe dönemlerin değiştiği ve bazı değerleri yitirdiğimizi hissediyorum. Bir derginin sektörün ve tüketim toplumunun acımasızlığına ve talep ettikçe talep eden aç düzene yenildiğini düşünüyor ve üzülüyorum. Gazete ve dergiler, mizahın ve haberleşmenin yapı taşlarından benim için. Zira biz dergilerle ve gazetelerle büyüdük, onlardan çıkan hediyeler ve posterler bizim için büyük nimetlerdi. Gelecek nesillere bu güzellikleri götüremeyecek olmak düşüncesi üzüyor insanı ister istemez... Umarım Penguen kapanmaz veya kapanırsa da bir başka şekilde yine hayatlarımızda yerini almak için gelir. Dilerim...



İnstagram ve Facebook mobil'de gezinirken, sponsorlu sayfalar da çıkıyor karşıma ve bu sponsorlu sayfalardan da takip ettiğim sayfalar oluyor kimi zaman. 

Bu paylaşım karşıma çıkan sponsorlu hesapların paylaşımlarından en sevdiğim oldu; çünkü çok doğru geldi, içten içe hep dikkat ettiğim bir noktaydı.  Sizde, İlkbaharda usul usul yürüyün... :) (Yasak Elma)


Nisan ayı geçti, Mayıs ayına bile girdik. Nisan ayında yazdığım tek bir Not Aldım yazısı var, Mayıs ayında durum böyle olmaz dilerim. Yazı dizilerimi seviyorum ve bu Not Aldım'ın yeri de ayrı güzel. Dilerim daha çok yazar ve daha çok okurum bu ay. Şimdilik benden bu kadar, Mayıs ayında daha çok görüşebilmeyi dilerim. Sevgilerimle... :)


Not; Aldığım ekran görüntüleri; benim değil, altlarında hesaplarını paylaştığım hesap sahiplerinindir. Paylaştığım ekran görüntüleri not aldıklarımı ve sevdiğim hesapları da sizlerle paylaşmak adına bir paylaşımdır, ekran görüntülerini aldığım paylaşım sahiplerinin emeklerine ve paylaşımlarına saygıyla...

2 Mayıs 2017 Salı

Bir Ara Sınav Haftasonundan Kalanlar - (29.30).04.2017


Bir ara sınavı daha atlatmış olmanın gururu ile yazıyorum. 30.04.2017 Pazar günü aynı gün içinde 5 sınava girdim ve zor oldu elbet, ama atlattım şükür. Sınavlar bittikten sonra Avm içinde gezerken, "Bir ara sınavı tebessüm edebilir halde bitirdiğime sevinirken" günü özçekim yapmadan bitirmemek gerek dedim. Sonuç, karşınızdayım yeniden... :)

Birkaç güne dönem sonu sınavlarım için çalışmaya başlayacağım çok geçmeden, ancak birkaç günlük izin verdim şimdilik kendime. 



Her sınav dönemi ayrı yorgunluk. 2 gün diyorum Aöf'de okumaya başladım başlayalı (2012'den beri),  sadece 2 gün sürecek. Ama o iki gün bir haftaya yayılıyor inanın ki. Dönem başladı başlayalı da çalışmaya başlasanız; evde çalışmanın stresi, iki gün içinde bütün sınavlarda çalışmama rağmen verimli olabilecek miyim merakı, yetiyor da artıyor bile... Kaldı ki, çok fazla dışarıya çıkamamamın etkisi de var bunun içinde tabii ki. Kışın olabildiğince kaslarımı ve kendimi soğuktan korumamız gerekiyor. Evden çok sık dışarıya çıkmayan birinin de, ard arda iki gün boyunca evden erken saatte çıkıp eve geç vakitte girmesinin yoruculuğuyla geçiyor ve bitiyor. Haliyle yorulmuş bulunuyorum...

Bu sebeplerden ötürü benim en verimli geçen dönemim bahar dönemleri oluyor. Havaların sıcak olması, en azından aşırı derecede soğuk-sıcak karışımında bulunacağım ortamlarda bulunmamak, fazlasıyla artı olarak yanıma kalıyor... 

Bir de bu haftasonlarından epey anı kalıyor yanıma, bu haftasonu da öyleydi benim için. Hemen günlerin özetine geçiyorum o zaman... :)


29.04.2017 - Cumartesi günü; 



Öğlen vakti evden çıkıp, Bursa'ya gittik. Tek gündü sınav günüm bu sefer ama bir önceki gün yeğenim Kağanın Bursa'da doktor kontrolü olması sebebiyle Cumartesi günü de dışarıda idik. Doktor kontrolü sonrası ailecek gezdik yine. Önceliğimiz yol üstünde gördüğümüz bir Çadır Etkinliği oldu. Ben havanın epey sıcak olmasından dolayı dışarı çıkmamıştım; birkaç senedir öğlen güneşinin bol olduğu zamanlarda dışarı çıkmanın bana alerjik etki yaptığını biliyoruz. Ne yaptı isek Kağanımı da arabadan çıkaramadık. Onun da bahaneleri vardı tabii ki; biri benim arabada kalıyor olmam, diğeri de çadırların önünde duran iki deve bir midillinin olması... :) 

Üstteki resim Pazar günü sınava girdiğim semtteki, sınav yerimin yakınındaki diğer çadır önünden. Orada ise bir deve bir midilli vardı ve ben yine dışarı çıkmamış arabada kalmıştım. Annem ve babam gezindiler bu sefer.. Ama Çadırlarda tanıtım yapan birkaç yerin ürünlerinden elbet yine faydalandım. Yediğim içtiğim bana kalsın, ben size gördüğümü anlatayım diyorum ama demeden geçemeyeceğim; Pazar günü içtiğim Şalgam öylesine marketlerde olmayanlardandı ki, o yumuşak tadı çok sevdim. Cumartesi günü de Erzurum yöresinin Cağ kebabını tattık ailecek, eniştem yoktu bir tek o da Ankara'daki eğitim seminerlerinden dönüyordu o gün... :) 

Esas olarak bunlardan değil; develerin ve midillilerin güzelliğinden, bir de o sıcağın altında durdurulmalarından ötürü hissettiğim rahatsızlıktan bahsedeceğim sizlere ben...

Cumartesi günü Özlüce'deki çadırın orada yarım saatten fazla durduk, bir o kadar da öncesinde ve sonrasında çevrede dolandık; çadırı gezdikten sonrasında Özdilek'in bir şubesini de daha sonra akrabalarla buluşabilmek için aradık durduk. Derken bu süre zarflarında, develer ve midilli hep çadırın önündeydiler. Birkaç kez çocukları gezdirmek haricinde yerlerinden kaldırılmadılar. Ve iki çadırın önünde de üstlerinde, -Pazar gününün resminde gördüğünüz gibi- ne bir çadır vardı ne de bir şey. Altlarında sadece bir sedir vardı... 

Evet, Develer dayanıklı diyoruz, zira çöl hayvanları diye biliyoruz onları. Sıcağa dayanıklılar diyoruz. Ama nereden biliyoruz ki onların burada doğup büyümediğini. O şartlar altında büyüdükleri için o şartlara alışkınlar belki de. Bunları düşündüm, sorguladım ve üzüldüm... Pazar günü sınav olduğum yerin yakınındaki çadır yerinden ayrılırken bir kadın geldi ve "hayvan haklarına aykırı işler yapıyorsunuz!" diye rahatsızlığını dile getirdi. Bir deve ve bir midillinin başında duran sahipleri, kendilerini savundular ama pek de tatmin edici cevaplar veremediler. "Dayanıklı onlar." vs bir şeyler denildi ama "neye göre, kime göre?" cevap veremediler. Kadın "Ekmek parası yiyorsan sen bundan, insaflı ol azıcık onları koru aynı zamanda. Tepelerine bir çadır germek çok zor olamaz ya?" dedi. Sonuna kadar haklıydı ve insanoğlunun insafsızlığını gözler önüne serdi yine. 


İster istemez o gün yine düşündüm; 

Yaz geliyor, çadır şenlikleri benim şehrimde olduğundan fazla yurdun dört bir yanında da olacak. O kadın gibi cesaretle bu dilsiz hayvanları koruyabilen kişiler çıkacak mı?
Dilsiz hayvanlarımızı, korunmaya muhtaç küçük çocuklarımızı ve de doğamızın devam etmesini sağlayamayacaksak, neden bu dünyada düşünen ve konuşabilen konumundayız?
Hayvan sevmek, sadece gördüğünüz yerde fotoğraf çektirmek/sevmek veya onun etinden sütünden faydalanmak mıdır? Hayır bence değildir! Bir hayvanı sevmek, onu korumak ve onu da esas bir can olarak görebilmektir. Böyle görebilmeyi her insana diliyorum...


Özdilek Park / Bursa Nilüfer 


Cumartesi gününün bir diğer olayı, Annemin amcasının eşi ve gelini ile Özdilek'de buluşmaktı. 2 ay kadar önce açıldığını söyledikleri bu Özdilek şubesini bulmakta zorlandık biraz, ilk gidişimizdi o taraflara çünkü. Ama sanırım Bursa'nın en büyük Özdilek'i olabilir bu. Veyahut benim Bursa'da gördüğüm henüz en büyük Özdilek de olabilir... 

Çok fazla kalmayacağız diye park yerinde babam arabayı park ederken annem tekerlekli sandalye almaya gitti Özdilek'in içinden. 2012 senesinden beri akülü sandalye kullanıyorum, arabamız ticari araç tarzında olmadığı için manüel ve otomatik olarak kullanabildiğim "tak-sök kullanımlı" bir sandalyem var. Kısa mesafeler ve zamanlar için, manuel kullanmak üzere ya sadece iskeletini kuruyorlar ya da Avm'lerin manuel arabalarını kullanıyoruz. Akülü sandalyem benden önce bir başkasının kullandığı bir sandalye olduğu için, akü durumundan da biraz eskimiş durumda. Allah ailemden razı olsun, sınav günlerinde bazen iki üç kez avm değiştirdiğimiz oluyor. Benim için çoğu zaman babam kuruyor ve söküyor... 

Neyse Pazar günü diyorduk; Annem Özdilek'in içinden gelirken garip bir durumla karşılaştık, Akülü sandalye ile çıkagelmişti annem. Bu durum bir ilkti, ilk defa bir Avm'nin akülü sandalyesinin bulunması ile karşı karşıyaydık. Epey şaşırmıştım doğrusu. Çıkışta yazmak istediğime karar verip, üstteki fotoğrafı çektirdim anneme. Bir Avm'nin elbette akülü sandalye bulundurması zorunlu değil ama sizce de güzel bir incelik değil mi bu durum? :)

Ben Özdilek'in bu davranışını güzel bir incelik olarak değerlendiriyorum. Bana göre, Müşteri portföyüne ve müşterilerinin memnuniyetine önem verdiğini gösteriyor bu durum. Akülü sandalyemi çıkartamaz mıydık, çıkartırdık. Ama o gün sadece yemek katında buluşacağız bir şeyler atıştırıp eve geçeceğiz diye akülü sandalyemi kurmak istemedik. Ve bizzat bu güzel farkındalık olayına şahit olduk...


Diyeceğim o ki; Türkiye'de engellendiğimiz firmaların, kaldırımların, sokakların, arabaların ve bilimum insanların olduğu kadar; bir o kadar da varlığımızı hiç olarak görmeyen, bize değer verdiğini hissettiren böyle firmaların varlığını da görebilmek çok güzel. Kendimi özel ve güzel hissettim Cumartesi günü. Daha fazla gözle görülür firmaların ve insanların da, her birimizi özel ve güzel hissettirdiği güzel bir Türkiye'de yaşamak dileğimle. Özdilek'e teşekkür ederim... :)


30.04.2017- Pazar;


Pazar sabahı; erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık ve sabahki ilk sınavıma gittik, Nilüfer'deki İlahiyat Fakültesi'nde sınavlarıma girmeye başladım. İlahiyat Fakültesi'nde birkaç defa daha sınava girmiştim. Okulun içi de, çevresi de öyle güzel ki; kampüs alanı içinde olmamasını hiç garipsemiyor insan. Ama ben Uludağ Üniversite'sinin kampüs alanında da sınavlara girmeyi seviyorum. Konumuz bu değil elbette, konu konuyu açtı birden pardon. :)

Sabah girdiğim tek derslik sınav oturumum çok güzel geçti. Dilerim diğer derslerimin de sınavları güzel geçer diyerek sınav yerinden çıkıp, önce yakındaki çadır alanına sonra da yakındaki bir Avm'ye gittik. Biraz gezer hallerde iken bile, öğlenki sınav oturumumdaki derslerim için tekrarlarımı yapıyor halde idim. Akülü sandalyemi çıkarmamıştık yine zamanımız az diye, annemler nereye bende oraya ama ders çalışır halde idim yani tekerlekli sandalyemde. :)

O anlardaki Avm gezimiz esnasında, çocukları eğlendiren bir stand kuruluydu. O standın önündeki mağazayı gezerken annemler, ara sıra çocuklara gözüm kaymadı değil. Neden bilmiyorum, birçok sefer gözlerim dolu dolu oldu. Değişik bir histi, evde olsam hüngür hüngür ağlayacağım ama üzücü değil mutlu edici bir durumdan sebep. Çocuklar, bebeklerin saflığına ve güzelliklerine işte... 

Neyse, çok fazla değil bir saate yakın da Avm'de takılıp, biraz tatlı bir şeyler yedirdi annemler bana; zihin açıklığı yapsın diye. Sonra yine sınava girdiğim okula gittik. Kapıda bile tekrar yapmak durumunda kaldım bir dersin ama maalesef az çalıştığım iki dersi bence bu ara sınavlar için kurtaramadım. Bir oturumda dört sınava girmek, ilk defa beni bu kadar zorladı. Çünkü o sınav oturumunda sorumlu olduğum iki derse çok, iki derse de az çalışmıştım. 


Velhasıl sınav sonrasında günü sonlandırmak üzere Avm gezintisi yaparken, üstteki fotoğraflarda bile şunu düşünüyordum; "2 dersi kurtaramadım belki ama 3 dersimin sınavları güzel geçti. Güzel başladı ve güzel geçti bir haftasonu. Dönem sonu sınavlarına kaldı kurtarma şansım var. Çok ama çok çalışmalıyım belki yine, ama hayallerimi bana hatırlatan bir düzen var. Buna da şükür..." :)

Pazar gününden beri erken yatıyorum ama hala kafam bulanık bu düşünce yorgunluklarının içinde. Hayallerimi düşünüyorum, Çocukları düşünüyorum, hayvanları düşünüyorum... Birkaç güne derslere de tekrar dönmeyi düşünüyorum. Umarım dönem sonu sınavlarına kendimizi toparlar ve başarırız... Sizde durumlar nasıl? Mayıs ayına böyle bir ara sınav sonrasında girdik ya işte, güzel ve verimli bir ay da bizleri bekliyordur inşallah. Sevgilerimle... :)

27 Nisan 2017 Perşembe

Kendim Ettim, Kendim Buldum


Ankara'dan Pazartesi günü Bursa yollarına düştük ve akşam haberleri başlamadan da o gün evimize girdik. Ankara güzeldi, daha önceki senelerde daha fazla zamanlar boyunca kaldığımdan sebep, bu beni kesmedi tam; her ne kadar evden hiç çıkmamış da olsam, güzeldi işte. Ruhumu doyurdum biraz Ankara'ya ve geldik nihayetinde. Ama dönmeden öncesinde bloğuma yazdığım son yazımdan sonra, buraya uğrayamadım yine. Sebebi derslerdir, A dostlar! :)



Pazartesi günü geldik, o gün yemek faslından öncesi de sonrası da elimdeki kitaba gömülmek ile geçti; Kitap, Atlıkarınca - Jelena Bacic Alimpic... (Kitap o kadar akıcı ki, dersler sebebiyle PAzartesi gününden beri okuyamadığıma yanıyorum; ki çok az kalmıştı bitmesine...) Ankara'dan geldiğimiz gün, eniştem gelip oturma-Ankara'yı anlatma-Yemek yeme faslını atlattıktan sonra, Kağanımla evlerine gittiler. Kısa bir sürelik gitmiş de olsak, bir kavuşmayı daha böylece atlatmış olduk o akşam... Bizde annem ve babamla akşamın ilerleyen saatlere doğru çay keyfi yaptık beraber. Yorgunduk her birimiz, olabildiğince erkence yattık uyuduk...

Salı günü yol yorgunluğunu biraz attıktan sonra uyanıp kahvaltı edip, hızlıca Fizik Tedavi'me hazırlanma ile uğraştım. Kağan'ı okula gönderdikten sonra, fizik tedavim de bittikten sonra derslere bir başladım pir başladım... İşte o öğleden sonrasından beri, tekrarlarla geçiyor günlerim. Zira geçmeli de, kendim ettim kendim buldum sonuçta...

Bu dönem derslerimin sınavları aynı güne geliyormuş, Salı günü girip bunu öğrenince elbet ben biraz daha stres yaptım ister istemez. Zira bu sene 5. senem ve kalan son 10 dersimi daha fazla uzatmadan vermek istiyorum.

Salı günü ancak sınava giriş belgeme bakabildim ve "kendin ettin kendin buldun be Didemim" dedim kendime. :) Kendim ettim, çünkü 2. senemin başında "yaparım" diye fazladan aldığım iki dersin, dönemlerimi uzatabileceğini tahmin edemedim. Ben kendime güvendim, iyi mi ettim ettim ama sonuçta şimdi bir günde 5 derse girecek duruma da geldim. :)

Şimdi yatmadan önce yine ders notlarımı tekrar etmeye geçeceğim ama öncesinde iki şey söylemeye geldim; 

1.) Siz siz olun, siz de benim gibi "kendim ettim" diyebileceğiniz kararlar alın. Yanlış da olsa, sizin kararlarınızdan doğan yanlışlarınız olsun.

2.) Bir de mümkünse, hesaba katmayı düşünmediğiniz işleri de düşünerek kararlar alın. Yine yanlış yapacağınız kararlar alın, yanlışsız öğrenilmez bu hayat sonuçta. Ama hesabınızın bir gün gelip sizi aşabileceğini de unutmayın. Zira 2. senemin 1. döneminde ağır gribe yakalanmasa idim, o dönem sadece 5 ders değil 9 dersi de verebilirdim belki. Ama geçmişe takılmadan da yaşamak gerek hayatı. Başa gelen çekilir deyip, tekrar etmeyi ihmal etmeyeyim en iyisi. :)

"İçimden geçenleri yazmasam olmazdı"lık bir yazı idi işte bu da. Benim bu haftasonu, sadece Pazar günü sınavlarım var. 1 dersin sınavına sabah, diğer dört dersin sınavına da öğlenden sonra tek oturumda gireceğim ve bitecek... :) Gecemiz güzel geçsin, haftamız güzel bitsin. Ve benim gibi bu haftasonu Açıköğretim Ara sınavlarına girecek tüm arkadaşlarımla beraber verimli geçen sınavlarımız olsun diliyorum. Emeklerimizin karşılığını alabilmek dileğimle... :)

23 Nisan 2017 Pazar

Ankara'da Olmak - Nisan 2017


Geldiğimiz akşamı  da sayarsak, bugün Ankara'daki 5. Günümüz. 4 sabahtır yine Ankara'da uyanıyoruz.  Buralı değil de yılın birçok zamanında kısa veya uzun kalışlar ile hayatınızın bir parçası haline gelmişse bu şehir, beni anlarsınız; biriktirdiginiz her anı ile sizi sarıp sarmalayacak, Ankara her hüznü ve mutluluğu bir başka an hatırlatmak üzere geriye atmış olduğunu anlatacaktır size... Yine aynı durum hakim bende ve bu sefer bundan sonra her defasında daha da yoğun olacağını anlamış ve kabullenmiş durumdayım. Eminim sizin de hayatınızda böyle bir şehir veya böyle bir olgu vardır işte. Ankara benim için böyle...


Ankara kahve kokusu demek, Ankara kuru soğuk demek. Ankara karmaşa ama aynı zamanda huzur da demek. Ankara anıların da başkenti demek benim için...


Çokça da anlattığım üzere; Kas erimesi hastalığımın ve çeşidinin burada kesinleştiği zamandan sonra sıķ sık git gelllerimizle pek sevememiş ve hiç de sevemeyeceğimi  düşünmüştüm, bu şehri ve bu şehrin benim için tek Hastanesi olan Hacettepe Üniversite Hastanesini... Ama önce Hastane çıkışlarımızda Ankara ve çevresini bana gezdirip öğreten annem, daha sonra tüm gün hastanede beklemelerimizi bile eve dönüşlerimizden  sonrası için sevdiren Saniye kivram ve Kamil amcam sayesinde sevdim bu şehri. Bir kez sevmeye başlayınca da birçok sebebim oldu işte... :)

Şimdi yine Saniye kivramlardayız, burada olmak yine çok güzel şükür ki... 

Hastane yıllarının üzerinden yıllar geçti. 2009'dan bu yana Ankara'ya Hacettepedeki kontrollerim için değil, sadece Ankara'daki sevdiklerimizi görmek ve anılarına şahit olmak için geliyoruz.  Ve benim anılarım ne zaman gelsem o derin kuru havasıyla kendine has kokan Ankara bana hep başka hissettiriyor kendimi... Her geldiğimde ağzımdan sesli ve neredeyse istemsiz çıkan bir "Yine ben geldim Ankara'm!" Sözü var. Çarşamba akşamı da geldiğimizde dediğim gibi "Yine ben geldim Ankara'm..."

Ankara beni bu sefer daha da garip karşıladı, aklıma olmadık anılar ve olmadık hüzünler düşürdü. Hepsini kabullendim de birini kabullenemedim, "Neden o anıyla bağdaştırıyor burayı bana şimdi?" Diye soruyorum kaç gün ve gecedir. Yeniden başlamak burada nasip olur inşallah demiştim, bazı planlarıma. Hatıralara sarıldım ve yine usulca dinleştik ama daha çok Ankara ile...

Ve artık  kafamda sorduğum soruların birkaçının cevabı var, birkaçının da cevabını asla doğruca alamayacağımı biliyorum. Ankara benim için sır dolu anıların da başkenti artık. Yaralı ama dermanı kendinde saklı, denizi olmasa da gökyüzünü deniz gibi dalgalı hale büründüren, anılarıyla kendi heybesine daha fazlasını sığdıran koca bir şehir burası; öyle kişileşmiş ki bende, tarihlerce biriktirdiğimiz anılarımın ev sahiplerinden biri artık.. Bir Pandora kutusu Ankara, düşler alemine sızan ama hem bilim kurgu hem de fantastik deneyimleri içeren...



Anı biriktiriyorum yine işte bu çerçevede, gerek geçmişi düşleyerek gerekse de bugüne her anı sığdırarak işte... 

Saniye kivramlardayız yine ve buranın anısı da fazla bende. Burada balkonda oturmak karşında bircok ev de bulsan, anlamlı. Burada mutfakta oturmayı seviyorum ve evin her köşesinde bir düşüncem de var üstelik... Dönüş yarına, pek fazla bir şey de yapamadım burada bu sefer. Sadece bol bol sohbet anlarına katıldım yine ve o anlarda hatırladığım eski anlara da yeniden gösterim hakkı verdim hafızamda izledim durdum. Bir de Ankara'da beraber anı biriktiremediğim kişileri de burayla bağdaştırabildiğimi anladım bu sırada. Enteresandır işte, burası bana bazılarını da hatırlatıyor geçmiş anılara dair...

Gerdirmelerime ve dinlenmelerime olduğunca fırsatı sundum bu arada burada... Ankara ayaklarını gerdirmeye yeniden başlamama vesile oldu ve 4 gündür aksatmadan gerdirme ve dinlenmelerimi yapmayı sürdürüyorum. Bu fırsatı kendime sundum ve es geçmemeye gayret göstermeye devam ediyorum... Ders çalışmalarıma tekrarlar arasında aralar verdikçe okudum ve yazdım esasında. Üstteki fotoğraftaki oturuşum da bundan sonra en sevdiğim oturuşlardan biri artık, zira belime de bacaklarıma da iyi geldi ve fazlasının zarar azının karar olacağını da söyleyen fizyoterapistimle bu oturuşu sürdürmeye karar verdik...

Kağanım da bizimle, babamın bilardo turnuvası maçları için gelmiştik esasında, bahanesi sağlam bir Ankara yolculuğu daha çıkmıştı bize işte. Turnuvanın ikinci gününde babamın maçları bir maçının sonunda penaltılara kalmış ve penaltılarda yenilmiş. Sağlık olsun, canı sağolsun. Ankara'daki günlerimize hep beraber devam ettik biz de; Annem, babam, Kağanım, ben, Saniye kivram ve Kamil kivram... Annemler ziyaretlerine de gitti geldi, ama ben hep evde idim. Bu bile hoşuma gidiyor ama, kivramlarla olmak ve Ankara'da olmak güzel... :)

5 günlük maceramız yarın dönüşümüzle son buluyor. Hasta geldi Kağanım Ankara'ya, ilk günlerimizde burada bitirdik vurulması gereken iğnelerini. İyileşmiş halde de döneceğiz inşallah Bursa'ya... :)


Nedeni nedir bilmem, geldim geleli sabahları deliksiz bir uykudan gözümü açamaz halde uyanıyorum. Son üç gündür de kendimi anılarla ve burayla her türlü uğraşır halde ama daha dinç görür oldum. Bu kısa tatil, Ankara'nın verdiği güç ve kısa sürede de olsa dopingi oldu bana galiba. Yeniden başlamak mümkün olursa eğer -inşallah bundan sonra olacak- bir başka sebeple daha geleceğim bu başlangıcımın devamında da buraya.


Heybeme bol Ankara'da olma hissi doldurdum, nasıl hissettirdiğini ve neler düşündürdüğünü kaydettim hafıza ve duygularıma. Güzel, mutlu ve umutlu günler olur bundan sonrası da inşallah... Ankara bana yine iyi geldi ve sonrasına daha çok yön verecek yine inşallah. Bir dahaki geldiğimde yine güzel ve yine huzur dolu bulabilmeyi umuyorum Ankara'yı. Ve kendime sunduğum bir başka sebep ile de gelebilmeyi diliyorum kendime ileride...

Ankara'dan sevgilerimle... :)


19 Nisan 2017 Çarşamba

Kıyamayışıma Kızıyorum


Kullanmaya kıyamadığınız, saklamaya doyamadığınız eşyalarınız var mı? Bu hayatta sevdiklerimize kıyamayışlarımız haricinde, içimizde ukte kalmasına değmeyecek her şeyi yerine getirebilmeliyiz esasında değil mi? Oysa ne kadar çok hata ediyoruz bu konuda; sonra giyerim diye alıp kenara attıklarımız, sonra kullanırım diye kullanmadan kenarda beklettiklerimiz, "kullanamam canım, şunun güzelliğine bak!" deyip bir köşede öylece duruşlarına hayranlık duymaktan başka işlev katmadığımız ne çok eşyalarımız var... Hepsi dünyevi, hepsi yarın öleceğimize emin olsak tadını çıkarmadan gideceğimiz için belki de üzüleceğimiz şeyler. Ki zaten; hem hiç ölmeyecek hem de her an ölebilecek gibi yaşamalı, dediklerinin ikinci kısmını yapmayı unuttuklarımıza dahil ettiğimiz konular bunlar...



Evet, yeni bir hediye veya yeni bir eşya aldığımda kullanmaya kıyamayıp bekletebildiğim ve saklayabildiğim süre boyunca sakladığım çok eşyam oldu ve bu duruma bir son vermeye karar verdim.

Öncelikle kendimi kendime ifşa ettim, şimdi sırada burada ifşa etmeye geldi. Sebebi belli, bu durum artık beni de rahatsız ediyor ve ben de bir süredir kendimi daha çok kızıyorum. Eskiden kıymetini bildiğimi sanıyordum böyle yaparak. Oysa şimdi düşünüyorum da, kıymet bilmek böyle olmaz ki ama!


İşe mumlarımdan başladım, oldum olası kıyamam mumlarımı yakmaya. Sanki onların esas amacı süs eşya olarak durmakmış gibi, pürüzsüz yüzeylerini epey süre izlerim. Ama kıymak gerek, en güzeli bir eşyayı kullanmak ve esas zevkine varmak... :)

Merom'un Şubat başında burada iken bana aldığı iki mumu yaktım Mart sonuna doğru.  Bu kıyamadıklarıma kıyma kararımı da Merom un sayesinde aldım biraz da zaten;  "kullanmaya başla o mumları lütfen ve yaz onlar yanarken!" Demişti,  her bir isteğine uydum Meromun. Süs olarak durmasında durmasindan iyi geldi üstelik. Dostum sağolsun... :)


Kıyamayışlarımızın çoğunun ucunda, neler neler yazarım diye aldığımız cicili bicili defterlerimiz veyahut toplu üretimle yıl bitimlerinde dağıtılan ajandalarımız var. Benim de bu kategoride defterlerim var tabi... :)

Benim daha fazla bildiğim boşta defter sayım 3 adet çıktı. Alttakiler ajanda, üstteki de yılbaşı hediyesi idi; sene 2015'deki yılbaşından kalma... :) Suna abla  almıştı yılbaşı öncesinde elime geçmişti ama not defteri yaparım bunu, sevdiğim sözleri ve alıntılarImı yazacağım yeni defterim olur demiştim.  Ama kendimi yine saklar buldum ve o günden beri notlarımı  genelde bilgisayara yazıp kaydediyorum. Evet delilik resmen, ben eskiden daha disiplinli şekilde defter tutardım; kendimden utanmalıyım. .

Üstteki küçük defter hala kullanıma geçmedi, ama en azından göz önünde tutuluyor şimdi kendisi tarafımdan. 

Onun altındaki mavi defter; 3 yıllık bekleme süresini nihayet doldurdu ve ajanda olarak yapmam gerekenleri ve yapıyor olduklarımı ayrıntılı veya yüzeysel şekilde planladığım plan defterim oldu sene başından bu yana; egzersiz notlarımı, hayallerime giden yolları ve daha fazlasını not ediyorum.

Ve diğer ajanda tipi ama biraz daha büyükçe defteri ise, bu ay sınavlara doğru hazırlık defteri yaptım not tutuyorum. Defter kullanmayı  hep sevdim ve şu sıralar bu konuda da kendimi kutlamadan geçemiyorum doğrusu. :)


Cüzdan bir ara en çok aldığım hediye olmuştu, bu tarz bozuk para cüzdanından bahsediyorum elbet ama ben bu tarzları kağıt para cüzdanı olarak da kullanıyorum. Diğer büyük cüzdanları kullanmayı sevmiyorum pek. Bu tip 2 tane cüzdanım var, ikisi de hediye geldi kuzenlerimden; biri Suna ablamdan diğeri de küçük kuzenim Gizoşumdan. Derken kullanamaz oluyorsun elbet.  Elimde olduğundan beri iki defadan fazla kullanamadığım bu cüzdana da kıymam gerektiğini düşündüğüm eşyalardan gördüm ve iki parça kağıt paramı  içerisine yerleştirdim. Küçüklüğümden beri penguen sever biri olarak,  kullanmamayı tercih etmem ayrı bir gariplikmış zaten. Insan saklaya saklaya unutuyormuş da zaten neyi var neyi yok. :)

Son kurbanım Meromun bana 2015 başında bir postasıyla  beraber, okuduğu şehirden attığı gül sabunu. Sevgili dostum geçtiğimiz senenin sonunda üniversiteyi bitirdi ben sabunu çekmecemde çok güzel kokuyor diye kullanmaya kıyamayıp çekmecemde açıp kaparken o güzel kokuyu aldıkça Meromu andım durdum. Ama zamanıdır ki artık 2 sene geçmiş üzerinden,  artık kullanmam gerek; hem ayıp hem de sana yazık dedim ve epey kıyamadıgıma kızdım..


Diyeceğim o ki; ne kadar kıyamasak da, zaman her birimize kıyıyor. Gün gelip kullanmadığımız  eşyalar, gururumuzdan aramadığımız insanlar ve erteledigimiz  vakitleri çok ama çok arar olmadan herşeyi  zamanında ağız tadıyla yerine getirebilmeye gayret etmeliyiz. Ben bu saydıklarımla bir yerden başladım, sıra sizde. 

Zamanı yitirmeden tadını çıkarmaya bakmalı... Tavsiyemdir, sevgilerimle... :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...