30 Haziran 2017 Cuma

Çocuklarla Etkinlik Günü- 30.06.2017


Yarın annemin kuzeni Suna ablamın düğünü var ve bizim ev kalabalık. Bu kalabalığı severken, çocukların bir araya gelmişliğine de odaklanma durumu var ki, onları ortak etkinliklerde buluşturmak en önemlisi... Bu görevi çoğu zaman ben ele alırken, Eniştem de dahil oldu bu sefer. 2 haftalık izne çıktığından beri evde ve bu durum düğünümüzün olduğu zamana da denk gelmesi çok iyi oldu. Bugün yeğenim Kağan'ın babası Eniştemin, çocuklara esir olduğu ve kağıtlardan etkinlikleri sonrasında çok güzel eserler ortaya çıkardığı bir gündü. Beraber paylaşalım madem birilerine ilham olur dedik. Hepsi internette yapılışları olan kağıttan yapılma etkinlikler olduğu için yapım anlatmayacağım. Ama linklerini paylaşacağım...


Kuzenim İnci ve yeğenim Kağan ile beraber bir uğraşa girişti eniştem... İkisi de bayramın üçüncü gününden beri; yer yer kendilerini alt edilmiş hissedip, birbirlerini bastırmaya uğraşıyor. Kıskançlık dediğimiz şey de bu değil mi zaten? İkisi de ön planda olmayı istiyorlar, yaşları gereği düşünebildikleri üzere galiba. Oysa ikisini de eşit tutmaya çalışan anne ve babaları ve de aile büyükleri hakim olduğu halde. İster istemez bir araya geldiklerinde ortaya çıkan durum bu; İnci Serhat abime yanaşınca Kağan asiliğe vuruyor işi, Kağan Hatice yengeme yanaşınca İnci asiliğe vuruyor işi. :) 

Bizse neyin ne olduğunu bildiğimizden, onlara fark ettirmeden birbirlerinden ayırmadığımızı belli etmeye uğraşırken ben kıs kıs gülüyorum içimden; "Biz de bu aşamalardan geçtik mi yani şimdi? Anne ve babalarımızın ve de teyzelerimizin her birinin ayrı ayrı sevdiğini bilmeden?" diye gülüyorum. Bilemiyormuşuz meğer, anlamıyor ve de anlamak istemiyormuşuz. Ama şimdi biliyorum... Kendim teyze olduktan sonra bilebildim tabii ki; ardından annemin kuzeni doğdu, bir de sonrasında küçük bir kuzene de sahip oldum... :)

Üstteki kalpler, yarım saat kadar arayış ve de çocukları odaklayıştan sonra yapabildi eniştem çocuklarla. Bu kalpler sevdiklerimizi sığdırabilen ve iyi bakarsak ve iyi bakılırsa büyüyebilen kalplerimizi simgeliyor olsun o zaman; bir tek çocuğu ya da bir tek sevdiğimizi değil, aile dost ve tüm çocukları sığdırabiliriz kalplerimize seversek...


Bu tablomsu kağıttan etkinlik, eniştemin 1-1,5 saatini aldı. Çok uğraştı surat ifadelerini yapabilmek ve aynı zamanda da çocukları organize edebilmek için... Her birinin "renkli kağıt, uhu, o öyle olmasın böyle olsun" gibi istekleri ile kalk otur derken epey ilgilendi. Ben şaşırdım, ilgilenmiyor diye değil, iki çocukla birden ilgilenebilecek kadar koruduğu sabrına. Meğer onun da kağıttan etkinliklere becerisi ve merakı varmış, "yapmadan bırakmam" dedi beğendiği şeyler için... 

Üstteki tablo, değişken ifadelerimizi anlatıyor olsun; bir trip atar üzülürüz, bir kahkahalara boğulur neşeleniriz, bir severiz seviliriz, evimize de içimizdeki kelebeklere de sahip çıkar, hayata devam ederiz... Vay be, ne döktürdüm gerçekliğimizle bağdaştıracağım diye! =)


Eniştemin kelebekleri örnek aldığı video burada...
Gülen yüzlerin yapımını gösteren video ise burada...


Gelgelelim en zoruna ama en güzeline, kartonu kapatınca katlanan, 3D gül yapma etkinliğimize. Bu çiçeği yapmak eniştemin 2 saatini almış. Ben eniştem çocuklarla uğraşırken, odamda yazılarımla ve de fırsat bulmuşken yarına doğru hazırlanışlarımda idim annemlerle beraber. E hal böyle olunca, sadece onlar içeride iken saatleri sayabildim. Bu da biz annemle düğün öncesi hazırlıklarımızı sürdürürken eniştemin elinde idi. İncim uyumuş, Kağanım ise babasıyla etkinlik yapmaya devam ediyor. Günün en mutlusu Kağan idi galiba, İncim minik kuzenim de biraz kırgın idi. Uyuması zaman aldı ama sonrasında da iyice dinlenebildi nihayet... Şimdi iyi de olsa azıcık huysuz yine kuzum...


Bu çiçek neyi anlatıyor derseniz, bence içimizde biriktirdiğimiz güzel duyguları ve sabırları anlatıyor. Toplanınca görünmüyorlar ama açılınca hepsi bir bütün görünüyorlar ya hani... İçimizde kötü hisler veya huysuzluklar da böyle biraraya toplanıp birikiyor elbet, ama iyi ve güzelliklerle pozitiflikle bir çiçek gibi açabilmek ve atlatabilmek yine bizim elimizde. Çabalamalı ve bu çabayı gerçekliğe aktarabilmeye uğraşmalı. Çevremize de, hayatımıza da ancak böyle verimli olabiliriz. Zoru başararak, başardığımız zaman ise tadını çıkararak... :)

Eniştemin karton üzerine yaptığı 3D gül örneği ise, buradan...



Eniştemin ve de İncim ile Kağanımın emekleriyle çıktı bu yazı; onların emeklerine, eğlencelerine ve sabırlarına sağlık. Daha nice etkinliklere olsun inşallah... 

Not almak istiyorum mesela; Kağan bugün etkinlik yaparken çok mutlu ve sakindi diğer günlerle kıyaslanınca biliyor musunuz? Fırsat oluşturup kaliteli vakit geçirmek adına, çocuklarla sık sık zaman yaratıp o zamanları güzelce değerlendirmeliyiz. Yaşı gelmişken bizim şu an yapabileceğimizin en iyisini yapmamız gerek ve şükür ki uğraşıyoruz bu ara iyice, yoksa hep asabiyet hali mümkün olabiliyor Kağanın... 

Aile büyüklerinin sabırlarına sağlık olsun ve eğlencesi bol bir yaz tatili olsun inşallah... 

Sevgilerimle...

29 Haziran 2017 Perşembe

Okudum - İyimser - Laurence Shorter


2017'de bitirdiğim 9. kitap oldu; Laurence Shorter'ın İyimser adlı kitabı. 15. Bursa Kitap Fuarı'nda April Yayınları'nın standından aldığım indirimli kitaplarından biri idi. 2017 Bursa fuar yazıma ulaşmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz... :)


Daha bugün bitirdim ve taze taze yazısını yazmalıyım dedim. Fazlasıyla konusu değişik ama bir o kadar da gidişatı da tahmin edilesi olduğunu sandığım bir kitap oldu. Sonucuyla beni epey şaşırtsa da, güzel bir kitaptı ki fazlasıyla alıntı yaptığım ve ilham aldığım noktaları bol olan bir kitaptı... Ne sıkıyor ne de beklenildiği gibi çıkıyor oldu benim için, sonu şaşırtıcı idi... :)



Kitabın konusu; Laurence Shorter'ın dünya üzerinde kötüye gittiğimizi görüşünün ve bu durumdan ancak iyimserlikle kurtulabileceğimizin düşüncesini İyimserleri bularak ve onlarla konnuşarak başaracağını düşünmesiyle başlıyor. Ancak Laurence Shorter İyimserliği yaymaktan çok "İyimserlerin çokluğunu ispatlamaya" dönünce, işler istediği gibi gitmiyor. Tabii uğraşları sırasında kendi adına başarıları da oluyor, kendini geliştirmeyi ve eksikliklerini de tamamlamayı ihmal etmiyor. Gerçek hikayesini yazarken, bir kitap yazılana dek konu hakkında ne çabalar harcanabiliyor onu da yazmış tabii ki...

Gelgelelim üst paragrafta da söylediğim gibi; İyimserlikle kurtulabileceğimizi düşünürken, daha çok İyimser olduklarını söyleyenlere daha çok yöneldiğinden pek fazla bir şey başarıp başaramamak konusunda gel gitler yaşadığını düşünüyorum. Yer yer kendi hatalarını da görse, düşündüklerini yeteri kadar savunamadığını düşündüğüm bir kitap içeriği hakimdi. Söz hakkı verdiği ünlü veya ünsüz halklardan insanların fikirlerine daha çok yer veriliyor. Onların İyimserlik tanımlarına bağlanma ve onları hayata geçirmek hakim gibi bir kitap olmuş bana göre...

Kitabı okurken çok alıntı yaptım, öyle ki bazı teknikleri bilmeden kullandığımı keşfettim. Hayallerle hayatı gerçekleştirme diye tanımlayabileceğim bir "Hayalinde Canlandırmak, Evrenden Sipariş Etmek ve Kendi Gerçekliğini Yaratmak" olguları var ki, her birimiz bilerek veya bilmeyerek deniyoruz gün içerisinde ve bazen yeteri kadar sabır ve çaba göstermediğimizden olmuyor belki de. Kararsızlığımız öyle büyük ki; Dünya, bizlerle beraber büyük bir karamsarlığa uçuyor, kendimizi toparlayamıyoruz...


Daha da iyi de olabileceğine inandığım bir kitap olmuş bana göre İyimser. Öyle ki, yazarının en gel-gitli döneminde başka arayışları esnasında eksik yanları kalmış bir de... Aldığım birçok not var demiştim ya; bu notlar kitabın yazarının bizlere aktardığı düşüncelerinin (kendi çare ve fikirlerinin netliğini veremediği kararsız düşünceleri ile beraber) yanı sıra, birebir görüşmeler yaptığı İyimserlerin veya İyimserliğe yanaşan kişilerin görüşleriyle beraber;


“Kültürel anlamda büyük başarılar, tarihin iyimser dönemlerinde ortaya çıkmıştır.”  Diyor Psikolog Doktor Martin Seligman.

“Aydınlanma, her Budist’in nihai amacıdır. Acıların son bularak kişinin huzura ermesi anlamına gelir.” diyor kitabın yazarı ise...

İstediğiniz ve dilediğiniz şeylere dikkat edin; göz açıp kapayıncaya kadar gerçek olabilirler! diye bir keşfini dile getirirken, esas olarak iyimserliğin ve de düşüncelerimizin pozitifliğinin hayatımıza nasıl yansıdığını anlatıyor daha sonra yazar...


Srikumar; “Sorun şu ki; hep kendini düşünürsen, hep mutsuz olursun. Bu kaçınılmaz bir durum. Dünya senin istediğin gibi dönmez ve sıkıntılar hiçbir zaman sona ermez. Eğer iyimserliğinin odağında her zaman sen varsan, hiçbir zaman mutlu olamazsın.”

“Sevgi, ancak özgürlük içinde var olabilir. Güvenmen lazım. Her şeyin yolunda gideceğine güvenmen lazım… Sistem böyle işliyor.”

İyimserlik, tamamen kontrolle ilgili bir şey… Depresyonun temelinde, kişinin kendini güçsüz hissetmesi yatıyor. (Öğrenilmiş İyimserlik)




Ve kitaptan en sevdiğim teknik Seligman'ın en sevdiği teknik olduğunu söylediği "Üç Şükür Egzersizi" idi. Benim yazarak değilse de çoğu akşam deneyimlemeye çalıştığım kitaptan önce teknik olduğunu bilmediğim bir şeydi. Deneyin, beraber yazarak da deneyimleyelim;

Üç Şükür Egzersizi; bir hafta boyunca, her gece uyumadan önce o gün yolunda giden üç şeyi yazın. Yolunda giden şeyler için minettar olmanın insanı mutlu eden temel unsurlardan biri olduğunu göreceksiniz. Bu somut bir veri.” Diye ekledi. “Bu egzersizi yapmalarını istediğim insanlar kendilerini daha mutlu hissediyorlar ve bu mutluluk hali altı ay boyunca devam ediyor.”

Güzel bir kitap daha böyle bitti işte. Yer yer eksik buldum, yer yer gülümsedim ama sonunda kitabı sevdiğime karar verdim; sonu her ne kadar bana sürpriz de olsa... Bol okumalı günler olsun hepimize... :)


Kitaptan aktardığım alıntılarımdan son iki notum da şunlar olsun ;

"Yapabileceğin en akıllıca şey, ne kadar kötü olursa olsun başına gelen her şeyin kıymetini bilmektir. Çok değil, hayat kısa bir süre sonra pes eder. Zihniniz bu yaklaşıma uyumlu hale geldiğinde başınıza sadece güzel şeyler gelir. Barbel Mohr."

“Eğer iyimsersen, iyimserliğinin sağlam temellere dayandığını göstermek için çok çalışman gerekir. Eğer herkes arkasına yaslanıp hiçbir şey yapmazsa, o halde iyimser olmamız için hiçbir sebep kalmaz ortada. İyimserlik insanı tatmin eden bir şey olsa da sıkı çalışmayı da beraberinde getirir.” 

28 Haziran 2017 Çarşamba

Avucuma Kuş Koydular - Suna Ablamın Kınası


Dün (27.06.2017- Salı) Suna ablamın kına gecesi vardı ve karılan kınadan avucuma yaktığım kınanın dün gece eve geldiğimde yıkadığımda kuşa benzediğini gördüm. Bu durum beni çok mutlu etti ve eski kınalar kadar derin derin kokmuyorsa da, sık sık kokluyor ve mistik anlara gidiyorum yine dünden beri... Bu akşam Meroma telefonda konuştuğumuzda anlattım da, "Kuş mu koydular avucuna?" dedi gülümseyerek. Tabir doğru idi, "Kuş koydular avucuma" dedim. Avucuma kuş koydular işte, resimde de görüldüğü üzere... :)


Uzun zamandan sonra ilk defa bir kınaya gidiyor olmamın güzelliğini ve heyecanını dün tamamen yaşadım. Öncesinde heyecan ve düşüncelerimi bu yazımda yazmıştım. Sonrasında yaklaşık 45 dakikaya yakın zaman boyunca, bizim evdeki hanımların kuaförden gelmesini bekledim. Sonrasında da nihayet hazırlandık... :)

Dün uzun zamandan sonra yeniden elbise giyecek olmamın heyecanı da vardı tabii. Giymek için sabırsızlandığım elbisemi giyip, bir süre saçımın yapılmasını beklemek durumunda kaldım. Herkes hazırlandıktan sonra Hatice yengem saçımı yaptı ve gün boyu elbisemin rahatlığının tadına vardım. Elbisem çok rahat ve güzeldi benim için, öyle ki kına gecesinin sonrasında bizim eve gelip birkaç aile saat 1'de oturup 4'te yataklarımıza yatana dek çıkarmadım... Dün saat 4'te yatınca tabii bu sabah 11;30'da zor kalktım... :)



Kına gecesine gitmeden önce benim saçım, annemin de makyajı yapıldı ve nihayet beklenilen kına yerine gittik. Gece boyunca gördüğüm şey; kına alanında, kına yakmak ve o geleneği yaşamak için benim kadar hevesli ve heyecanlısının olmadığıydı. Oturduğum masadaki yakın akrabalarımın bilmediği bir çok gelenek olaya hakim olmak beni mutlu ederken, bu kadar bilmem de onları şaşırtıyordu ama bazı geleneklerimizin güzelliğini seviyorum işte. Sevince de biliyor insan... :) 

Suna ablam çok güzel olmuştu, alandan içeri girdikten sonra bir süre göremedim ama görünce de gözümü alamadım. Aklıma gece boyunca, aynı okula gittiğimiz zamanlar geldi, hal böyle oldukça da düşünüp duygulandım habire... Kına yakma zamanında sahneye epey uzak ve çocuklara bakabilmek için oyun alanına çok yakın olduğum için, duygulansam da o sahneleri yakından izleyemediğimden ağlayamadım. Ağlamadığım iyi oldu, birçoğumuz da ağlayamadık. Hissettiğim düğün öncesi ve sonrasında, o anların büyüsü ile çok ağlayacağımız... 

 Tamam, çok uzak yerlere göndermiyoruz ama o kına gecesinin ve de düğünün hissettirdiği hissiyatlar dolayısı ile duygulanmamak elde olmuyor ne yazık ki... Böyle günlerde cicili bicili giyinmekten sonra, o atmosferi doya doya içime çekmeyi de ihmal etmiyorum. Ben kalabalık aile ortamlarını ve de o uzak yakın herkesin kavuşmasına sebep olan bu güzel günleri çok seviyorum... :)


Gelelim gecenin fotoğraflarına... Kına gecesinin olacağı alana girmeden önce talihsizlik oldu; annemin çantasına koyduğumuz parfüm şişesi ile annemin telefonu üst üste denk gelip sıkışınca, kına alanına girmeden önce gördüğümüz üzere annemin telefonunun ekranı boydan boya çatlamış ve de dokunmatiği çalışmıyor. Bu sebeple evden çıktıktan sonra bir daha fotoğraf çekemedik annemin telefonu ile.  Benim telefonun kamerası bozuktu zaten, 2 gün önce de benim fotoğraf makinesinin de bataryasının deşarj olduğunu gördüğümden bahsetmiştim; teknolojiden yana sitemde bulunduğum o yazım da burada... 

Kına boyunca Yurdagül yengemin telefonundan çekildik fotoğraflarımızı biz de bu sebeple... Öncesinde evden çıkmadan önce telefonun hiçbir şeyi yoktu. Öyle ki, evde çekindiğim özçekim pozlarım ve de annemin makyajının yapıldığı sırada İnci'mle çektiğim fotoğrafı annemin telefonundan çekmiştim... 

Gelelim üstteki dörtlü kolaja; 

Üst sol fotoğrafta; annem ve küçük kuzenim İncimin (hala-yeğen) evden çıkmadan önce, annemin makyajı sırasında çekilen fotoğrafları var...

Üst sağ fotoğrafta; kuzenim Gizem ve benim kına alanında kına yakılmasını beklerken ki fotoğrafımız. Ki Gizoşla da beraber büyüdük ve büyüdük de kuzenleri evlendiriyoruz birer birer, şaka gibi diye düşünmeden edemiyor insan. Ne garibiz valla, büyümek için uğraştıktan sonra büyüdüğümüze şaşırıyoruz şimdi de... Neyse! =)

Alt sol fotoğrafta; Hatice yengem ve ablam, kına alanını ve kına alanındakileri yorumlarken planlanan doğral fotoğraflardan biri. E kına ve düğün gibi toplu eğlencelerde yorumlamalar adettendir... :)

Alt sağ fotoğrafta ise; gece boyunca annemle aynı kareye bakarak fotoğraf çekinemeyişimize rağmen, ikimizin de güzel çıktığı tek pozumuz var. Zira diğer iki fotoğrafta da birimizden birinin gözü kapalı çıkmış. :) Uğraşmadık sonrasında da tekrar fotoğraf çekinmeye...


Gecenin en güzel olaylarına gelince; erkeklerin de dahil olduğu anlarda toplu pozlara geçmelerimiz ve de herkesin dans marifetini gösterdiği anlardı gördüğüm üzere... 

Suna abla ile Eren abimin kınasına adını yazdıranlar ise; gelinin annesi Aysel yengem ve kardeşinin çiftetellileri ve Azeri oyunları, Yengelerimin ve annem ile teyzelerinin bir arada döktürdüğü zamanlar, Eniştemin ve ablamın roman havasına çıktıkları ve de Hatice yengemin gecenin kapanışını yaptığı Teke zortlatması oyunu idi...


Bizim akraba düğünlerimizin geleneği olduğunu nihayet benim de dahil olarak anlayabildiğim bir şey var ki, toplu fotoğraf çekinmelerimiz müthiş. 5 kişi başlıyorsa, "ben de, ben de" diye eklenen kişiler ile beraber tüm ailenin toparlanarak bitebildiği fotoğraf çekimi faslı, komik olaylara ve muhabbetlere sebep oluyor. Üstteki kolaj da bu durumu anlatıyor sanırım. 3 gün sonra 1 Temmuz 2017 Cumartesi günü düğünü olacak gelin ve damadımız ise, Hatice yengem ve Mehmet dayımın da bulunduğu 4lü resimleriyle üstteki kolajda...

Evimiz kalabalık yine bu sıra ve benim en sevdiğim şeylerden biri bu durum; kalabalık aile ortamına karışıp, o anları doya doya yaşayabilme fırsatına sahip olabilmek çok güzel... Dün kına gecesinde de, kına gecesinden sonrasında da bu durum tamamiyle hakimdi ve düğünümüz bitene kadar da hakim olacak şükür yine.

Dün kınamı yaktırıp da o kokuyu aldım ya, benden mutlusu yoktu deyimi hakimdi yine. Siz de ben kadar mutlu olun dilerim. Özlediğiniz herhangi bir şeyi yaptığınızda, mutluluğunuz bir kına yaktırmak, bir kalabalıkta bulunmak veya en sevdiğiniz kişi veya kişilerin yanında bulunmaktan da ibaret olsa; o anlarda kalın ve doya doya yaşayın.

Öyle ki, sizin de avucunuza kuşlar konsun ve bunu gördükçe hep mutlu olun... Avuçlarımıza kuşların konduğu hissiyatına eriştiğimiz mutluluklarımız olsun. Suna ablam ve Eren abimin de ve düğününü bekleyen tüm sevenlerin de mutluluklarına kavuştuklarını görebilelim dilerim. Sevgilerimle... :)

27 Haziran 2017 Salı

Aksesuarım Benim Makyajımdır - Yılın Kınasına Doğru


Her sene bir evlenen olmuyor akrabalarda, ama birkaç senede bir yılın düğünü ve kınası oluyor tabii. Büyüdükçe kuzenler de büyüdü ve sıra sıra düğünlerimiz dizildi artık... Bu seneki yılın düğününün kınası ise bugün (27.06.2017). Suna ablamı evlendiriyoruz bu yaz, Eren abi ile. Annemin kuzeni oluyor Suna ablam ve biz beraber büyüdük aynı ilçede, belki de bu yüzden hala garip gelmesi... :) 4 sene büyük benden Suna ablam ve bana ablamdan sonra abla olan kişilerden biridir kendisi. Şimdi ailemiz iyice genişliyor efendim onun da evlenmesi ile...

Emre abim ve Neslihan ablamı evlendirdiğimiz 2015 sezonundan sonra, yakın olarak yapılan diğer bir düğüne Suna ablamın düğününe geldi sıra. 2015 senesinde de yakalayamadığım kına geceleri vardı ki, bana getirdikleri kınaları bile yakamadım. O kınaya bilhassa gidilecek, kınalar orada yakılacak ve eve gelinip öyle tadı çıkarılacak artık... Bu sefer sizlere sevdiğim iki şeyden bahsetmeye geldim yani; Aksesuar takmak ve kına koklamak candır... :)


Bir düğün veya kınamız varsa, "benim makyajım aksesuarımdır" der ve dalarım aksesuarlarımın arasına. Küçüklüğümden beri takılara olan merakımı bilen yakınlarımın genelde hediyeleri takı üzerine oldu hep. Sırf bu yüzden takılarımın çoğunu ben değil, sevdiklerim zevkli seçimleri ile alır. Zaten sizinle yaşayan ve sohbetinize ortak olan biri sade veya abartılı nasıl giyinmeyi sevdiğinizi de bilebiliyor olduğundan, sorun yaşamadım bu zamana dek şükür... Kolye küçüklüğümde en sevdiğimdi ama büyüdükçe bileklik ve küpe de katıldı ve bırakamaz oldum takı takma alışkanlığımı. Yaş 24 ve şimdi her defasında değil ama planlı bir yere çıkarken genellikle üzerimde en az bir adet aksesuarım bulunur.  Çok küçükken kış aylarında bile takmaya bayılırdım ama şimdilerde yaz vakitleri takıyorum daha çok, bilhassa bilekliklerimi... :)

Kına ve düğün için elbiselerimizi bir ay öncesinden hazır ettiğimiz sebebiyle, bugüne kalan tek iş aksesuarlarımı belirlemekti. Elbiseme yazlık sallantılı bir kolye aradım ama bendekileri yengemler yakıştıramadı. Bayramın ikinci gününde Antalya'dan gelen Mehmet dayım ve Hatice yengemlerle beraberiz, küçük kuzenim İncimize de kavuştuk. Ve resimdeki sallantılı küpe ve kolyeyi yengemin kombinlemesiyle ödünç aldım yengemden. Bilekliklerim ise, yeşil olan yine hediye ve yanındaki yusufcuklu ve nazar boncuklu künyem de Hatice yengemden...

Diyeceğim o ki; bana göre bir elbiseyi tamamlayan makyajı değil aksesuarıdır da aynı zamanda. Makyaj yapmasını bilemediğim ve de pek sevmediğimden ötürü konuşuyor olabilirim de, ama bana göre durum tam anlamıyla böyle. Aksesuar seçimimle de hazırım işte... :)

Bir tek elbise ve takılarım olarak da değil, ruhen de hazırım demeye geldim esasında. Herkese göre pek sevilen bir olgu değilse de kına gecelerini hep sevdim ve herhangi bir kına gecesine katılıp kına yakmayalı da epey oldu dediğim gibi. Bugün iki elimin avucuna da kınamızı yakacağım ve koklayacağım. :) Heyecanlanıyorum ve akşamı merakla bekiyorum -ki çok az kaldı-.

İtiraf Etmeliyim Ki; Her genç kız gibi, büyüdüğümüzde gerçekleşmesini istediğim hayallerimden birçoğu evlilik ve o merasimler adına idi. Benim o hayallerimden biri de kına gecemin nasıl olacağı merakı üzerine idi. Ben o ortamın ve o gecenin özelliğinin esas olarak büyüdüğün anne-baba evinde son geceye hazırlık ve evden uçuşu sembolize ettiğini hep bildim ve hep deneyimlemek istedim. Yeri gelir o da olur hayırlısıyla inşallah diyelim...

Geleneklerimizi sevmeyen ve bu konuda da bir şeylerin silmeye çalışan kişilere rağmen, ben o geleneklerimizi seviyorum. Ama benim sevdiğim evlenen kızın ailesine kurban olsun diye kına yakılması değil; evden ayrılmadan önce anne ve babasının hala kınalı kuzusu olduğunu ve ailecek evlerine ve evliliklerine sahip çıkmalarının gerekliliğini anlatan bir gece olması işte...

Kombinimle, heyecanımla ve de bir ablamızı daha evlendiriyor olmanın garip duygusuyla; akşamki kına gecesine hazırım. Kına,  kokusu ile ve rengi ile fazlasıyla mistik ve bizden hissettiriyor bana kendisini. Uzun zaman sonra kına yakacağım bugün işte, heyecanımı dile getirmek istedim. Bir de şu var ki; herkes gibi makyaj videosu-yazısı yazabilecek bilgide ve istekte değilim. Ama her bir makyaj gördüğümde aklıma gelenin "Makyaj dediğin aksesuarımdır" olduğunu fırsatı gelmişken belirtmek ve bu heyecanlı anlarımın anısını bloğuma eklemek istedim. Hadi ben yılın kınasına doğru hazırlanmaya gideyim. :)

Okuduğunuz için teşekkürlerim ve sevgilerimle. Umarım beni yorumsuz da bırakmazsınız... :)

26 Haziran 2017 Pazartesi

Teknolojiden Yana...


Başlıkta "Teknolojiden Yana Şanssızım" diyecektim ama şimdi okuduğum kitaba göre (İyimser- Laurence Shorter) böyle söylememem gerek, düşünce gücüyle de yerleşiyormuş olaylar hayatımıza. Bunu elbet biliyorum ama siz söyleyin, her teknolojik alet mi bana karşıdır? :)



Teknolojinin benden yana ne derdi vardır anlamıyorum, anlamaya çalışmıyorum da üstelik. Çünkü öyle bir şeyi düşünmeden kullanıyorum teknolojiyi, ya da yıllar öncesine kadar öyleydi.

Donanım değilse de yazılım konusunda bilgisayarlarda kullanabileceğim ve yeri geldiğinde kurtarabileceğim durumlara yönelik bir bilgim var. Telefonlardan yana ise, yeri gelince onlara da sistem yükleyebildiğimi geçmiş senelerde gördük. Ama bilgisayarda meydana gelen; ekran kayması, mavi ekran ve de dün karşılaştığım beyaz ekran mevzuusu epey can sıkıcı olmaya başladı zamanla... Dilerim tekrarlanmaz ama dün karşılaştığım beyazlaşan ekran, birkaç gün öncesinde Kağanımın düşürdüğü bilgisayarımın ekran kartının yandığına delalet ediyor sanırım...

Daha 1,5 ay önce mavi ekran sorununun üzerine Bilgisayar Hastanesi'ne gönderdiğim bilgisayarım, şimdi de beni beyaz ekran sorunu ile tehdit ediyor ve tehditlerinde de başarılı oluyor... Halim durum komedisi resmen. :)

Diyeceksiniz ki; günümüz teknolojisinde bilgisayar yoksa telefonunla veya tabletle hallet işini. Bu bloğu oralardan değil, bizzat bilgisayardan yazmayı seviyorum ama ben... Buralardan yazmayı geçeyim desem, düzenlemek işkence. Bir de herşey blog yazmak da değil; benim bilgisayarımda düzenlediğim dosyalarım var, sakladığım birçok resim dosya şiir ve eski yeni yazılarım... Bunları tablette yapabilmek hiç kolay değil ne yazık ki. Yazmanın en iyisi kalem ve kağıtla ise, ondan sonra geleni ise bilgisayarımın tabletinde yazmaktır... :)
Şanssızlık değil sınanma diyelim madem, çağırmamaya ve düzgün çağrışımlarda ve düşüncelerde olarak şu an yenisini alamayacağımızdan ötürü bayram sonrasında bir güne büyük masraf çıkmaması adına dua ediyor ve hayal ediyorum...

Bugün bilgisayarımı açtığımda; dün öğlen kapattığımdan bugünün akşamına dek açmamıştım bilgisayarımı ve 2 saatlik açık kaldığı süre zarfında hiç sorun çıkarmadı. Kesin sınanıyorum ama o fırsatı D dosyamdaki dosyalarımı yeniden eksikleri ile depoladım ve kendimi garantiye aldım kendimce. Bozulmasın diliyorum, bozulursa da dosyalarımı kurtarayım demiştim. Umarım herşey güzel olacak.

Teknolojiden yana şansımız bol olsun, iyi şeyler hayal edip iyi şeyler bulalım. 4 telefonu olup 4ü de arızalı seri olan, tek bilgisayar alıp onu da hatalı üretim olan bilgisayarı denk getirebilen ve de dün bilgisayarım bozulmadan hemen öncesinde fotoğraf makinesinin bataryasının deşarj olduğunu keşfeden biri olarak; YALNIZ DEĞİLSİNİZ TEKNOLOJİDEN YANA ŞANSSIZ DOSTLARIM. " Teknolojiye düşkün ve hakim olan bizler sınanıyoruz sabır yönünden diye düşünüyorum yine de...

Sevgilerimle. :))

25 Haziran 2017 Pazar

Pazar Yazısı #34 - Bayram Pazarı



Bu resimleri Arife akşamının önceki akşamı çekilmiştik Kağanımla. Şimdi yeğenim, ablam ve eniştemle beraber babaannesigildeler. Bu bayram uzağız yani ve benim aklımda bayramı tam yapan şeyin o olduğu düşüncesi var... Kağanımdan önceki bayramlar hep; bayramlık giysiler, şekerler, tatlılar, dolmalar ve bilimum lezzetli yiyecekler eşliğinde akrabalarımızla bol kalabalık içerisinde bir arada olmaktan ibaretti. Bayram bizimdi yani... 

Bugün bir bayram pazarı ve yeğenim doğduğundan beri bayramlar hep onun olduğu için bayramı kendimin değil, onun bayramı olarak düşünüyorum artık. Yani bayramların bizim olması, aile ve akrabadaki gençlerimizin çocuklarının doğup büyüdüğünü gördükten sonraya kadarmış... :)


Bu gibi durumları yazmaya giriştiğimde "Vay be, büyüdüm mü şimdi ben?" diyorum. Zira içimdeki çocuk hala en az giydiği veya yeni aldığını giymek istiyor her bayramda; bu bayramda da olduğu gibi. :) Bu bayram giydiğim, sayılı şekilde giydiğim mavi beyaz çizgili pantolonum ve geçen sene yengemlerden hediye gelen ama yazın sonuna denk geldiğinden giyemediğim lacivert gömleğim... Yani hala bayramlık ve bayramların tutkunuyum, ama en çok çocuklara yakıştırıyorum bende artık. Çocukların gülümseyişi, onların coşkulu kutlamaları ve can hıraş tatlıların ve de şekerlerin peşlerinde dolanışları çok hoşuma gidiyor. Bayramı sadece bu sebeplerle bile sevebilirim artık, eskiden "kesinlikle en güzel bayram, kalabalık geçen bayramdır!" diyorduysam da... :)

Sabah yeğenimle telefonda konuştuk. Önceden aramış ama her birimize de duyuramamış arayışlarını, sonra tekrar aradığında da Annem ve babam ayrı ayrı telefonlarında bayram görüşmesi yapıyorlardı büyüklerimizle. Derken yeğenim beni aradığında, "Teyze, anneannem ve dedem kimle konuşuyorlar?" diye sordu "İkisi de aile büyükleriyle görüşüyorlar." deyince ikna oldu. Bayramlaştık, "Bayramını kutluyorum aşkım." dediğimde, "Bende senin bayramını kutluyorum teyzecim." dedi. "Teşekkür ederim kuzum, öpüyorum seni çok." dediğimde, "Öp o zaman!" diye yanıt almak beni bu sabah çok mutlu etti. Öpücük atıp karşılığını aldım ve bayramım esasen böyle başladı. :)

Çocuklar bayram şekerlerimiz, belki yeğenim bayramdan sonra babaannesigil ile kalacak gelemeyecek bayramın üçüncü gününde buraya ama yarın akşama dayım, yengem ve minik kuzenim İncim geliyor; bayram şekerimi illa ki yiyeceğim yani... :)

Bayram kutlamamı da şöyle yapacağım efendim;  lezzetli ikramlar eşliğinde, yanımızda yer alan sevdiklerimizden oluşan kalabalıkların kıymetini bildiğimiz bayramımız mübarek olsun. Çocuklarımızla ve de sevdiklerimizle yüzümüzden gülücükler eksik olmasın. Sağlıkla, huzurla ve selametle dolu bir bayram bizlerin olsun... :)

24 Haziran 2017 Cumartesi

Şiirlerle Hayat #20 - Seni Saklayacağım #ÖzdemirAsaf


Geldik Şiirlerle Hayat yazı dizimde 20. yazıma, maşallah... :) Diğer Şiirlerle Hayat yazılarımı da burada bulabilirsiniz...

Bu ay en çok şiirlerinden dizeleri aklıma gelen ve de bu sebeple bol bol okuduğum şair Özdemir Asaf... Daha önce de bahsetmişimdir, bahsetmediysem de anlatayım; uzun zamandır tuttuğum bir şiir dosyam var bilgisayarımda ve de ilk şiir okuma tutkum ortaya çıktığında sevdiğim şiirleri daha sonra yine okumak için yazdığım birkaç defterim de var...

"Edebiyat Dünyam" isimli bilgisayar dosyamın içerisinde "Şairlerle Şiirler" klasörünün içinde en sevdiğim şiirlere sahip olan bir diğer şair olan Özdemir Asaf'ın da dosyası var... Ama bu yazı dizisini yazmaya başlayalı, hiç baştan sonu bir şiirini paylaşmamışım; sadece dizelerinden notlar eklemişim. Büyük eksiklik olarak görüyordum, ki bu eksikliği kapatma vakti bu ay en çok Özdemir Asaf dinlemem ile gerçekleşecekmiş meğer... :)


Özdemir Asaf, Cumhuriyet Dönemi Türk Şairlerindendir (1923-1981). Birçok şairimiz gibi şahsına münhasır bir şair olarak görüyorum Özdemir Asaf'ı ben. Çok kısa cümleleriyle, ne demek istediğini karşıya geçirebilen yegane şair kişiliklerinden biri... Anlatımında büyük bir gizem var bir yandan da bana göre. Nazım Hikmet ve Cemal Süreya haricinde, aşk hayatını bilmediğim şairlerinden biri. Ama öyle ki, Özdemir Asaf'ın şiirlerini okurken sevgisini bilmeden de tahmin edebiliyorum sanki. Acılı değil, sevmeyi sevmiş biri. Sevmenin değerini bilmiş, cümlelerini seçerken o kadar kibar ve dikkatli kullanmış ki; "sanki sevmiş, sevilmemiş ama isyan etmemiş" diyor insan. Gerçek sevgiyi biliyormuş, bilmiş tatmış ve bunun tadını çıkarmış diyorum istemsiz. Acı değil, gerçek sevgi görüyorum onun şiirlerinde. Yorumlamak veya tanımlamak haddim değil, benim onun şiirlerini okurken hissettiklerim bunlar...

Şiirlerini kime yazdı bilmiyorum, açıkçası öğrenirsem büyü bozulacakmış gibi araştırmadım da. Hep şöyle düşündürüyor bana; "Özdemir Asaf ilk olarak birini sevmiş ama hiç karşılık göremediği biriymiş. Bu karşılık göremediği kadın, kendisini sevdiğini bildiği için ve umut vermemeyi ona karşı hoş davranmayarak gerçekleştirebileceğini sanmış biriymiş gibi geliyor. Özdemir Asaf kızmaz, kırılmazmış yine de ona. Sadece sevildiğini de bilse yanında kalmasını ve hor görülmemeyi dilermiş ama o da olmamış. Özdemir Asaf tekrar aşık olmuş ama şiirlerini hep o'na yazmış, bir karşılık istemediğini şiirleriyle anlatmış sanki. Hep anlaşılmayı dilemiş ama anlaşılmasa da olurmuş. Öyle bir yazmış ki, her okuduğumda bana ve benim gibilere ilk aşklarının hoş davranmayışlarını hatırlatmak olmuş onun şair kişiliğinin bir özelliği bence...

Özdemir Asaf'ın şiirlerinden kendimce çıkardığım hikaye bu. Ben onun şiirlerini, ilk aşkıma duyduğum kırgınlık adına okudum başlangıçta belki de... :) Bu yazıda, "Seni Saklayacağım" adlı şiiri, kendim adına hissettiğim kırgınlığımı her defasında doğrulayan bir şiir benim için.

En azından ben her okuduğumda şöyle hissediyorum; ilk defa seviyorum ama hoş karşılanmıyorum ve ilk defa sevdiğim kişi tarafından sevgime kötü tavırlarla karşılık alıyorum. Sanki bu şiiri okuduğum her defasında o eski anlara dönüp, o kişiye karşı dizeleri dile getiriyorum ve onun tarafından anlaşılıyorum. (İlk okuduğum andan beri böyle hissediyorum, hayat işte.) (:


Özdemir Asaf'a saygılarımla, kalemine sağlık. Toprağı bol olsun, ruhu huzurlu olsun...


Seni Saklayacağım – Özdemir Asaf

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.


Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.


Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.


Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.


Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.


Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.


Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.



Son olarak demek istediğim bir şey var ki şairimizin bu şiiri üzerine; en güzel sevmek budur bence, aşkı kazanç sağlamak olarak görerek acı çektirerek değil, kabullenerek her şeyiyle sevmekten ibaret olduğunu bilerek... 

Yine Özdemir Asaf şöyle demiş ki mesela; 

"Herkes fazlasıyla sevmiş, 
ben eksiklikleriyle de sevdim oysa..."

Hayat şiirlerle güzel, hepimize bol şiirli günler ve şiir tadında bir bayram dileyerek bitiriyorum bu yazımı da. Bugün arife, yarın Şeker Bayramı. Mübarek olsun hepimize bayramımız. Sevgilerimle... :)

23 Haziran 2017 Cuma

İnternet Günlüğüm 2017 #2 - Değişiklik Arama Mevzuum


Sevgili İnternet Günlüğüm;

Değişiklik arayışım hâkimdi yine bu ara, ne şu andan memnun olmadığımdan ötürü bu ne de geçmişte düşündüğüm hayatın bu olmadığından. Esas nedeni şu ki, insan hep faydalı olmayı diliyor ve bende hep olduğu gibi şu an fazlasıyla bunu dilemeye devam ediyorum... Şu aralar bu dediklerime dair bir şeyler gerçekleştiremesem de...



Zaman geçiyor, yaş büyüyor, hal böyle olunca geçmişimizde kurduğumuz hayaller daha da gün yüzüne çıkıp gerçekleştirmemiz adına şekilleniyor. "Esas istediğim şudur" dediğinizi yapamadığınız an sizin en büyük hayal kırıklığınız olabiliyor.

Gel gelelim bununla da sınırlı kalmayıp, bugünü düşlediğiniz anlar uzak gelmeye başlıyor zaman zaman... Böyle anlarda kendinizi soyutlayıp yeniden dinlenmeye çekilme ihtiyacı duyuyorsunuz; değişiklik arayışımda hissettiğim değişimler vardı yine ve ayak uydurmaya çalıştığım süreçlerdi bunlar... Ben ne mi yaptım? Buyrun anlatıyorum...



2017 Haziran ayındayız, yarıyı da geçtik bu ayı da bitiriyoruz diyebilirim. Düşünceler şekillenmeye devam etti bu senenin ilk 6 ayında da. Bu seneye dek geleceğe bazı düşündüklerimden utanırdım, hayal ettiklerimden. Yani şöyle ki; bulunduğumuz konumda iken geleceği hayal ediyoruz ya, sanki şu andan şikâyetçiymişiz gibi. Oysa aksine, şu anda mutlu ve geçmişe göre daha sağlıklı da olsak ideallerimiz oluşuyor her dönem geleceğe doğru aslında. Gelecekte olmak istediğimiz başarmak istediklerimizi hayal ediyoruz istemsiz… Bu vazgeçemediğimiz bir alışkanlığımız...


Bu durumlarda bazen kendi adıma utanıyordum işte, ta ki Mayıs ayındaki yeniden gelişmelere erişene kadar. Şimdi içinde bulunduğum değişim ve gelişim arayışında mutlu da hissediyorum kendimi. Artık biliyorum ki, bu durum şu anı beğenmediğimden değil; neden öyle hissediyorum bazen bilemiyorum ama, gelişmeyi ve de hayata faydalı olarak yaşamaya devam etmeyi istediğimden bu arayışlarda bulunmam gerektiğini hissetmem…


Bu seneki ders dönemim, değişiklik arayışlarım ama hayallerimi gerçekleştirmek üzere ertelemelerimle dolu geçti yine. Hayallerimi duraklattım epeydir. Ömrüm boyunca, hastalığım sebebiyle en dibe battığımı düşündüğüm süreç olmadı çok şükür ki; 2013’ün Haziran ayında son atağımı geçirdiğimin ilk günü haricinde... Ama deli düşüncelere kapılıp, değişmeyeceğini umduğum anlar ve de aralıklarda, yazmayı ve de hayal kurmalarımı bıraktığım oldu sadece. Son 2 senedir de bu durum daha fazla yinelenir oldu… Bu son 6 ay ise; yazamamalarıma da hayal kurmalarımı reddettiğim anlarımda da, yaptığım tek şey zihnimi her defasında boşaltmak ve de düşünmemeyi tercih etmem oldu. Sonucunda yine değişiklik arayışlarımın şekil bulduğunu bildirmeye geldim…

Yani şöyle ki; bitirmem gereken bitirmek istediğim derslerimin varlığı çok fazla odaklanmamı gerektiriyordu, bunun haricindeki gelecek hayallerimi bir süre dinlenmeye aldım-erteledim. Çevremde çok kavga edildiği veya kötü haberlerin varlığıyla dolu geçirdiğim günler de oldu, yine yazmayı reddettim…



Derken günler geçtikçe, içimi düşüncelerimi ve de değişik tepkiler verip karışan taraflarımı yeniledim. Sakinleştirdim düşüncelerimin yoğunluğunu bir nevi. Eski kurduğum hayallerin ve de yapmak istediklerimin varlığını bile unutmuşum meğer; tek yaptığım şeyin ertelemek olduğu, yapacağım deyip zihnimde tutmaya devam ettiğim gelecek düşlerimin vaktinin gelmesini beklerken hatırladım şükür ki…



İş hayatına atılabilirim demiştim Nisan 2017'de. İlk başvurularımı da yapmaya girişmiştim. Ancak çok geçmeden, henüz -o kadar da değil- "Erken" dememiz de gerçekleşti. Oysa iş hayatına atılmamı öne süren bizlerdik ailemle, geri adım atan da bizler olduk 1,5 ay sonrasında. Üzüldüm, istediğim iş hayatına atılıp "kendimi hayallerimdeki gibi gerçekleştirmekti". Şimdi bu sefer de belki Eylül'e belki de daha sonrasına kaldı. Ama vardır bir hayır diyorum yine şimdi, iş hayatına atılmayı ertelemem sağlık sebeplerimden ötürü iş ortamına ayak uydurmamın zorluğundan sebep oldu...


Evet, şunu anladım ki; yapmak istediklerimizi karmaşık his ve işlerin arasında yapamayacak boyuta geldi isek, ileri bir tarihe atıp içimizde sadece boyutlarını bulana dek kısa notlar alıp fazla düşünmemek gerekliymiş. Sonrası günlük güneşlik olabiliyormuş inanalım yeter ki…


Hep bahsediyorum, çoğu zaman yazmaya başladığımı, çoğu zaman yazamadığımı, çoğu zaman kafamın karıştığını ve belki de başaramayacağımı; hayat hikayemi yazma hayalimle ilgili… Ben hikayemin nasıl yazacağım konusunda şu ana dek kaç kez fikir değiştirdiğimi bilmiyorum bile, ama esas olarak nasıl yazmak istediğime ertelediğim çerçevenin sonrasında ulaştım...


Değişiklik arayışımda, eski yeni her şey çıktı karşıma. Mesela çok ama çok istediğim, büyük bir kitleye kendimi anlatırken yardımcı olabilmek mevzuusu. Çok basit geliyor belki okurken ama ölmeden önce böyle bir amaca hizmet edebilmiş olmayı ta ergenliğimden beri istiyorum. İşte tam geçmiş gelecek, -olması için hayaller kurup umut ettiğim şeylerin arasında biriktirdiğim düşlerimde- nelerin saklı olduğunu unuttuğumu fark ettim; beklemeye aldığım hayallerimin gerçeğe kavuşturma sürecinde değişiklik arayışında ve yenilenme arayışında iken…

"Bunları neden anlatmıyorsun? Neyi unuttun, neden unuttun Didem?" Dedim kendime ve geçmişe ait esas unutmamam gereken ne varsa onu yeniden bu an’a çekebildim. Hepsi değilse de büyük bir kısmı, kendimi sakinliğe alabilmeyi başarabilmekti. Kendimize yüklenmemek gerekiyor bazen…

Değişiklik arayışımda gün yüzüne çıkan bir şey daha var ki, son 1,5 senedir çok ama çok fazla dilime düşer oldu. Bir İtalya hayalim var benim, gönlümün bir yanı İtalya’ya akıyor istemli-istemsiz. Gerek televizyonda, gerekse ilgimin şekillendiği zaman dilimlerindeki geçmiş zamanlardan şimdiye dek uzanan bir düş bu. Bütünleşti ve öyle büyüdü ki, şu an gidemiyorsam da hayallerim yetiyor. İtalyanca öğrenmeye başlamıştım kendi kendime bir ara, birkaç aydır bu konu üzerine bir yazı yazacağım derken bu konuyu da ihmal ettim. Bu konuya detaylı bir giriş de yapacağım, belki bu ayın sonuna yetişir belki de bir daha ki aya…


Değişiklik arayışlarımın arasında iş hayatına atılabileceğimi düşünmelerim vardı ki, bu hala henüz olabilir gibi görünmüyor. Bunu da fark etmem Haziran ayının ortasına ulaşmak üzere iken oldu. Ve yapmam gereken şeylerin yoğunluğu içine girmeden, dingin kafa ile girişmem gereken esas şeylerin bütünlüğüne ayrı ayrı odaklanabilmeyi dileyerek bu yazıyı yazmaya başlamıştım işte…



Belirtmeliyim ki; üst fotoğraftaki halime aldanıp, söylediğim maddeleri sonuçlarına kavuşturduğumu sanmayın. Kavuşturabilecek miyim onu da hala bilemiyorum. Kendime inancımı sürdürüyorum, "başarabilirim" diye hatırlatmayı ihmal etmiyorum. Ancak şu var ki bir süredir beynimi tek bir yere değil, böyle birden fazla noktaya odakladığımdan olsa gerek sonuçlara varamıyordum. Dersler ne zaman bitti, biraz rahatladım. Ama değişiklik arama mevzuularım, kararlarımı şekillendirmiş olsa bile, kafamın karışmasına engel olamamıştı ne yazık ki son 6 ayda...

Diyeceğim o ki; ne iş hayatına atılabiliyorum, ne de kendimi esas doyuma ulaştırabildiğim şekilde yazabiliyorum. Bu ara yapabildiğim en güzel şey, sağlığıma daha da fazla odaklanabilmek. Bu konuda yazabilirim, yazmaya da devam edeceğim. Sadece yine ama yine zaman...


Bir yazının daha sonuna geldik bile. Arada dinlenmek ve de değişiklik arayışlarına kendimizi bırakmak, esas anın bütünlüğünde hayalleri ve planları da ileri tarihlere bırakmak gerek. Esas olarak o zaman sisteme bütünleşebileceğiz belki de. Bugün İnternet Günlüğüme bunları yazıp devam etmek istedim...

Velhasıl, hayallerden ve de yazmalardan uzun süreli vazgeçmek diye bir şey var ama bırakmak diye bir şey yok; olmasın da inşallah. Değişiklik arayışlarımız güzel yerlere varsın, dileğim bu. Sevgilerimle…

17 Haziran 2017 Cumartesi

Not Aldım Veya Not Ettim #33 - Dinlenmek, Gözlemek, Sevmek...


Ne zamandır bir tam yazıyorum bir kayboluyorum buralardan. Yine ihmal ettiğim Not Aldım Veya Not Ettim yazı dizimle geri dönüş yapayım dedim. Dönemin son sınavlarına girmeden önceki son haftalara doğru azalan yazma durumumu, o zamandan bu yana aldığım notlarla telafi edeyim diyorum. Başarabilirim ve yeniden dönebilirim buralara inşallah...


Durup Dinlenmeli!


Pek fazla yazamadığım süreçte bolca gözlemledim yine, çevremdekileri ve de en çok kendimi. Bu üstteki resmi Nisan ayında Bursa'da bir çadır şenliklerinin bulunduğu sokak üstünde annem ve ablam gezerler ve Kağan ile ben onları arabada bekler iken babam çekmişti... Arabada, evde ve de birçok yerde, bulduğum her fırsatta durup gözlemlemeye sınavlardan sonra daha çok fırsat bulabildim. Kafam biraz ferahladı, en azından sadece aklımda daha çoğunlukla dersler yok; dönem sınavlarının bitmesinden beri. Geçenlerde açıklandı da, iyi de geldi şükür yine sonuçlar. 5 dersin 1'i zayıf geldi sadece, bir dahaki seneye o dersi tekrar alacağım bakalım... :)


Durup dinlenmek konusunda not aldığım bir cümle vardı, Aşkım Kapışmak'ın şu sözü;

Bazen dur ve sadece izle! İşte o an, yavaş yavaş önüne dökülecek gerçekler. Sonra yüzüne hafif bir tebessüm yakışacak. Aşkım Kapışmak. 

Durdum, izledim ve izlemeye devam ediyorum. Bu sıra Aşkım Kapışmak gibi, olumlu konuşan kişi ve kişiler eylemlerimi harekete geçirebilmem için adım atmama vesile oluyor. Dilerim o büyük tebessüme ulaşırım yakın zamanda. Yavaş yavaş ne yapmak istediğim net olarak önüme dökülecek yine diye daha yakın hissediyorum eylemlerim konusunda...


Doğallıkları Yıkarak Sevenler Gözüme Çarpıyor...


Birçok kötü haber, birçok büyük yokluğa düşenlerin haberlerini almak hiç ama hiç iyi gelmiyor bu sıra. Ne yapmak istiyorsam vazgeçiyorum bazen. Sadece bir tek sandalyeye oturup beklemek istiyorum, insanların da doğanın da doğallığını ve kendine haslığını bozanların doyuma ulaşmalarını. 

Korkuyorum bu hallerin varlıklarından. Sevginin varlığını unutanları ve de insanları bencillikle sevenleri kabullenemiyor, endişe duyuyorum artık daha çok bu durumdan. Sürekli konuşmamayı veya yazmamayı tercih etsem de, bağırmak istiyorum tüm dünyaya; bizi sevgi kurtaracak ama bencil sevgi değil, karşılıksız da olsa saygı ile sevenlerin sevgisi!


Gözümün önüne geldiğinde son zamanlarda bu dediklerimi en güzel anlatan ve en sevdiğim söz haline gelen şu söz var;
Bir çiçeği seviyorsan koparma, bırak var olsun. Sevmek sahip olmak ile ilgili değildir. Sevmek değer vermekle ilgilidir! Şiir Sokaktadır İnstagram

Bir De Özdemir Asaf'ın Dizelerini Çok Okur Oldum Bu Ara...

Sizlere birkaç Özdemir Asaf dizesi ile veda edeceğim bu kısa yazımın sonunda bu konulardan sonra;


Mesela der ki Özdemir Asaf;

Herkes fazlasıyla sevmiş,
Ben Eksiklikleriyle de sevdim oysa...
(Eksikleri unutmamak gerek, eksiklerle sevmek en önemli şeydir; bilmek gerek!) 

Sonra sevgisini anlatırken şunu söyler;

Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor... 
(İnce tatlı bir kıskanma ve de koruma söz konusu aslında burada da, acıtmadan üstelik.)


Anlamak ve Anlaşılmak konusuna gelince de sözü şöyle bitirir;

Senden yana olanın da
Sana karşı olanın da bir değeri yok;
seni anlamadıkça... 
Özdemir Asaf...


Sevgilerimle yine görüşmek üzere; sevilmesek de sevgimizde saygıyı ihmal etmeden, güzelliklere olsun inşallah...


16 Haziran 2017 Cuma

Okudum - Yeni Moda Turuncu


Yazarı Piper Kerman isimli bir kadın olan ve gerçek hikayesini yazmak hususunda büyük yüreklilik sergilediğini düşündüğüm Yeni Moda Turuncu kitabını iki gün önce bitirdim ve bu yazıyı yazmalıyım diye düşündüm. Bu sene kitap fuarı gezimizden aldığım indirimli kitaplardan biri idi. April Yayınları'nın 3 kitap 10 TL kampanyasından almıştım ve kapağında New York Times Besteller'da 1 numara olmuş bir kitap olduğu yazıyordu... Bestseller'a gerçekten yakışacak bir kitap olduğunu, bitirirken daha iyi anladım. :)

2017 Bursa Kitap Fuarı yazıma buradan ulaşabilirsiniz...


İçinden bu kadar garip bir hikaye çıkacağını düşünmüyordum alırken açıkçası. Beni heyecanlandıran kitaplardan biri idi ama yine de beklediğim böyle bir kitap değildi.

Klasik düşünürüz ya, filmlerde ve hikayelerin çoğunda anlatılan dram şudur bizlere; çiftlerden biri kötü bir durumda bir hata yapıp içeri düşse veya düşmese bile geçmişte bir hata yaptı ise (kötü madde kullandı ise, biri ile birlikte oldu ise, şu ana etki etmeyecek olsa bile geçmişe utanılacak bir anı bırakacak bir hatada bulundu ise), bu durum kişinin sadece kendisini etkiliyor olsa bile bırakılır gidilir karşı taraf tarafından. Ülkemizde tek mantık vardır; geçmiş veya gelecekte tek bir hata yeterlidir, terketme eylemini gerçekleştirmenin haklılığı adına!

Kitapta bu durumun klasikliği olacak diye çok korktum okurken hep ama olmadı. Gurur duydum, "seven budur destek çıkan ve yanına olandır!" dedim; Piper Kerman'ın sevgilisi ve nişanlısı olan hapis hayatı sırasında bekleyeni ve de sonrasında evlendiği sevgilisi Larry Smith için...


Kısa olması için uğraşacağım bir şekilde anlatmak istiyorum o zaman şimdi sizlere kitabın hikayesini. Çünkü böyle güzel hikayelere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum... (Kitabı okumak isteyenlerden ricam, bundan sonrasını okuduktan sonra özet yapmış gibi algılayabilirsiniz.Bu bilgiyi ekleyeyim, ona göre devam edin okumaya.. =) )


Piper Kerman; gençliği sırasında büyük bir hata yapıp iş hayatına atılamadığı sırada, uyuşturucu taşımacılığı yapan bir çete ile çalışmaya başlar. Bu kısa çalışma esnasında, bir lezbiyenlik macerası da geçer başından. Belki de bunun etkisindendir, bu işi de yapabileceğini düşünüp bir kereliğine mahsus olacağını bilmediği taşımacılık işine girişir. Epey korkunç ve stres içerisinde geçirdiği işin sonucunda, yakalanmadan sonuçlanan taşımacılığının ardından sevgilisinden de işinden de ayrılır. İlerleyen senelerde, üzerinde büyük bir pişmanlık taşımakta ama bunun telafisini de gerçekleştirememektedir. Hayatını bir şekilde, eski hatalarından ders çıkartarak şekillendirmeye girişir...

İşlediği suçun üzerinden geçen 10 senenin sonrasında Piper Kerman'ın cezasını çekmesinin sırası gelir. 2 sene öncesinden adı bir suç çetesinin davasının dosyasında suçlular arasında geçmektedir. Tek yaptığı bir kereliğe mahsus yaptığı sonuçlarını baştan tahmin edemediği bir suçtur ama suçunun cezası da olmalıdır. Bunu kabul ederek bu sürece giriştiği ve bir nebze olsun cezasını çekebileceğinin rahatlığı ile sevgilisine olan biteni anlatır ve sevgilisinin de desteği ile mahkeme süreci başlatılır. Mahkeme süreci 5 yıl kadar sürer, daha sonrasında da Piper Kerman 15 ay hapis cezasına çarptırılır. Nihayetinde hapishanesine teslim olurken, mahkeme süreci başladığından beri 6 yıla yakın bir süre geçmiştir ve bu süreç içinde de sonrasında da ailesi ve arkadaşları en büyük destekçisi olmaya gönüllüdürler...

Piper Kerman mahkeme sürecinin sonunda nihayet cezasını çekmek için Danbury Hapishanesine gönderilir ve burada içeride yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret eder; çünkü içinde işlediği suçun bedelini ödemek için yanıp tutuşan bir vicdanı yanmaktadır. Hapishaneye girerken hem çok korkar, hem de gönüllüdür. Ama hapishane beklediği gibi değil, aşırı şekilde insan dışı muameleler ile doludur ve yaşam standartlarını düzeltmiş biri için bu durum onun için epey zorlayıcıdır.

Piper Kerman'ın beklediği şey elbette ki büyük ölçüde iyi davranış değildir, ama topluma kazandırılacak bir süreç beklemekte ise de tam tersi ile karşılaşarak hayal kırıklığına uğramayı kabul edemediğini sürekli belirtmiş kitabında.

Birçok kadın ile tanışmış, bu kadınların hayat hikayelerini dinlemiş, elinden geldiğince yardım etmiş ve de çok yardımlarını görmüş.

Kitabı okurken Piper Kerman'ın anlattığı bu süreçler içerisinde büyük öğretilerle sarmalanırken, acı acı gülümsediğim oldu birçok kez. Hiç kimse için kolay olmayacak bu süreçleri tüm açık yüreklilik ile anlatmış kitabında Piper Kerman. Kendisi kadar şanslı olmayan kadınlar varmış içeride. Şanslı olduğunu hissetmenin iyi ve kötü yanlarıyla da ele almış suçlu hayatını. Dışarıda bir tek destekçi bulamayacak kadınların yanı sıra, kendisinin bir sevgilisi, ailesi ve de birçok dostu varmış onu destekleyen, mektup gönderen, ziyaret eden, kitaplar gönderen...

Bir de site açılmış arkadaşları tarafından ona, sesini tüm dünya duysun ve bu süreci nasıl göğüslediğine şahit olsunlar diye; http://www.thepipebomb.com/

Bir de kitabın arka kapağında da yazdığı gibi; Netflix'in ses getiren dizisi Orange İs The New Black'e konu olmuş Yeni Moda Turuncu, Piper Kerman'ın kadınlar hapishanesinde geçirdiği bir yılın sansürsüz hikayesi.



Ekleyeceğim son notlar olarak şunlar var;

Herkes hata yapar; yeter ki hatasından döndüğünde bu hatasının sonucunun sorumluluğunu üstlenebilsin.

Hep okurum, "Bir kez yapılan yanlış hata, aynı yanlışın tekrarlanması tercihtir." Kimi zaman onaylarım, kimi zaman da "yok ya illa da tercih değildir insanız kanarız, yanılır-yanarız..." derim. "Topluma kazandırılma ve de dinleme unsuru gerçekleşmez, bir şans verilmez ise hatalar tercihlere dönebilir."'i özetliyor kitap aslında bence. Büyük suçları tenzih ederim, o konu çok farklı boyuta giriyor onun bende farkındayım.

Kitapta çok düşündüren ve de üzerinde durduğum bir paragraf var, tamamiyle paylaşmak istiyorum;


Sayfa 354;

Başta benim işlediğim suç olmak üzere, işlenen her suçun sebebi aslında insanın karşısındakiyle empati kuramamasıdır; ancak empati aynı zamanda eski bir mahkumun yeniden topluma ayak uydurabilmesi için de anahtar kelimedir. Hapishanelerimizde olan her şey tamamen toplumun kontrolü altında. Halk, mahkûmiyetlerin hem cezai hem de iyileştirici olmasını bekliyor; ancak hapishaneden beklediklerimiz ve aslında bize sunulanlar tamamen farklı şeyler. Hapishane sisteminin bize öğrettiği ders, hapishanede bir vatandaş, kendine ya da döneceği topluma yarar sağlayabilecek bir birey olarak değil de bir mahkûm olarak nasıl hayatta kalmayı başaracağımızdır.


Bir toplum çocuklarını yetiştiremiyor, toplumu sevgi ile değil nefret tohumlarıyla besliyorsa gençlerde hatalar kaçınılmaz olabiliyor belki de. Aynı şekilde bir devlet; insanlarına yeterli iş imkanı sağlayamıyor, her evladına bakamıyor ve de yeterli şekilde denetimlerini gerçekleştiremeyip, her türden insana ayrı standartlar biçiyorsa, o toplumda da bir istikrarsızlık söz konusudur...

Diyeceğim o ki; bu kitabı okuyacak olursanız, gerçek hayata dair başka bir açıdan da "suç" konusuna gözlemleyerek bakacağınızı ve her insanın hata yapabileceği konusunu sizin de düşünmeyi seçeceğinize inanıyorum.

Yine söylemek istiyorum ki; büyük suçlar, travma sonucu ve de altında çok büyük etkeni kendisine sebep edinenlerin konularını tenzih ederim. "Herkes hata yapabilir, yeter ki hatasının telafisini karşılama sorumluluğunu üstlenebilsin!" diye yanıtlamak isterim...

Allah bizlere; Larry Smith gibi, geçmişimize sığdırdığımız utançlarımıza rağmen sevebilecek kişilerle ve de bizleri desteklemeye hazır yüce gönüllü aile ve arkadaşlar nasip etsin... Ben okudum ve çok sevdim, gerçek hikaye olması da ayrıca etkiledi sanırım. Okunmalı ve de dersler çıkarılmalı diyorum; hem kararlar almadan önce sonuçlarını düşünmemiz gerektiği, hem de bilerek veya bilmeyerek gerçekleştirdiğimiz hatalarımızın sorumluluğunu da üstlenmemizin gerekliliğini anlatan bir kitap...

Sevgilerimle... :)


Not; Başta da söylediğim gibi, fazlasıyla hikayeyi anlatmış bulundum ama dayanamadım. Yine de anlatmadığım birçok ayrıntı var kitapta. Hem dram hem de gerçek hayata dair deneyim içerikli bir kitap okumak isterseniz, o kitap bu kitaptır. Onca drama rağmen, eğlenceli anlatımı da sizi çok sıkmıyor özellikle. Yazarı Piper Kerman'a hem geçmiş olsun hem de yürekliliği için tebriklerimi sunuyorum. Sevgilerimle...

10 Haziran 2017 Cumartesi

Mayıs 2017 Nasıl Geçti?


Mayıs 2017 "şu ana dek -bu sene için- en çok yazı yazdığım ay" olarak tarihe geçti bile; 12 Yazı ile... Bol ders çalışmalarımla geçti bir de tarihe; nihayetinde fazlasıyla sağ elimin zedelenmesine ve de yorulmalarıma sebep oldu. Ama şükür ki geçtiğimiz Pazar günü bitti, o günün yazısı da Çarşamba günü tarafımdan yazılıp yayınlandı; burada.




Bu dönem ile 10. Ders dönemim bitti. Mayıs bitti ve ben bir kez daha rahata kavuştum biten bir sınav dönemi ile yani. Mayıs ayı benim bu ders dönemimin son sınavlarına çalışırken son ders dönemime doğru ilerlerken sonrasında neler yapacağımın konusunda net kararlar almama da vesile oldu tabi.. Ne zamandır vaktinin gelmesini beklediğim iş hayatına atılma vaktinin geldiğini anlamama vesile oldu. Eylül ayını beklemeye karar vermemi sağladı bir de. Eylül ayını bekleyeceğim, zira sağlığımda güzel gelişmeler de kaydetmiş olsam yaz tatilinden sonra atılacağım bu duruma. Ondan öncesinde de, son bir dönem kalan okulumun derslerini tamamlamak adına yaz vaktinden çalışmalarımı tamamlayacağım inşallah... (:

Ve evet, sağlığım konusunda küçük görünen sağlam gelişmeler kaydettiğimizi gördük 2017 Mayıs ayında... Sürpriz Gelişmelerim Var adlı yazımda bunlardan bahsetmek, benim için büyük mutluluklardı. Bir de instagram hesabımda şu resimin altına yazıp sevdiklerim ve sevenlerimden güzel dileklerle dönüşler alabilmek, Mayıs ayının diğer güzeliği idi... :)

Bunlar haricinde hatırladığım bir diğer konu da, Ailemle 2017'nin ilk pikniğini yapmanın mutluluğu idi. Onun da yazısı burada... Mayıs genel anlamıyla güzel geçti yani; dönem sonu sınavlarımının 4 gün önce bitmiş olmasına rağmen, hala kafamı toparlayamıyor halde yorgun olmam, gözlerimin ağrıması ve odaklanışlarımın düzgün olmayışı haricinde. Sınavlara hazırlanışlarımın etkisi sanırım, sınavlara yetişemediğimizi gördüğüm rüyalarım da cabası... Ama sağlık olsun yine de, Mayıs güzeldi; yordu ama amaçlarının hepsine de ulaştı şükür ki.

Hiç kitap bitiremedim ders çalışma süreciyle geçen 2017 Mayıs ayında tabi ki. Ama ara sıra fırsat yarattığımda izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler bu sürecin yoğunluğuna rağmen iyiydi doğrusu... :)


6 Film İzledim, Mayıs 2017'de....


1. Kötü Çocuk; kitabını okuduğum ve de filmini Mayıs ayına kadar izleyemediğim bir Türk yapıtı idi. Nihayet filmini de izledim ve değerlendirmesini de yapabildim Mayıs 2017'de, yazısı burada. Ben kitabı çok beğendiğimi söylemiştim öncesinden de, Büşra Küçük'ün yazı dili çok hoştu. Bu düşüncelerimi kitabın filmi ile ilgili değerlendirmelerimle de beraber yazımda belirttim. Tavsiye ederim bu güzel gençlik öyküsünün filmini de kitabını da. Kitabı epey iyi ama filmi de en azından iyi vakit geçirmeye yetiyor... 

2. Bridget Jones'un Bebeği; Bridget Jones serisinin ilk iki filmini, birkaç sene kadar öncesinde çok severek neredeyse ard arda olmak üzere izlemiştim. İlk iki film gibi olmasını beklemem hata imiş aslında. Bu seferkinde başka bir hava vardı, aynı gibi görünmeye çalışsa da. Üstelik kendimi bu filmde karşımıza çıkan yeni karakteri de sevmiş halde bulunca, epey garip bir hal aldı film. Sonuna dek nedense yeni gelen adamla aşk yaşamasını istediğimi gördüm. Esas adamımızı en son sahneye kadar kabul edemedim. :) Velhasıl olan oldu bitti film ve benim için film esas olarak ikinci filmde bitmişcesine kabul ettim bu seriyi. Yeni filmin de çıkabilir olmasını yorumlamayı da hepten geçiyorum şimdilik...


3. Dünyanın En Güzel Kokusu; Tuba Ünsal ve Rıza Kocaoğlu'nun oyunculuklarına bir kez daha hayran olduğum bir filmdi. Bir başka zamanlarda yeniden yeniden izleyeceğimi düşündüğüm bir film kesinlikle. Sahneler çok ama çok hareketli değil elbet. Ama o son var ya, benim için çok duygusaldı işte. Mayıs ayında en sevdiğim ilk filmdi o sebeple... :)

4. Barfi; Hani bir filmin çok met edildiğini duyarsınız ve de merak edersiniz ama çok da güzel olmadığına inanırsınız ya; Barfi'ye bu düşünceyle başladım. Ama güzel olduğuna da inandım bir yandan. Beni nadiren büyük beklentilerin sonucunda üzmeyen filmlerden artık Barfi. Beklentilerimi karşılayan, mutlu eden, hüzünlendiren çok güzel bir Hint filmi. Bir daha izlenesi ve izlemeyen sevdiğinize izletirken yine izlenesi... Mayıs 2017'nin en sevdiğim ikinci filmi oldu bu sebeplerle Barfiiii... =)

5. Hırçın Sevgilim; Çok sevilen-övülen ve övgüleri pek fazla hakketmediğini düşündüğüm bir Kore filmi idi bana göre. Sonuna dek izlemekte yer yer zorlandım, sonunun tatmin edici olması ile avundum bir de işte. 10 üzerinden 3,5 bana göre, o derece yani...

6. Talaash; Amir Khan filmlerini tamamlama gibi bir arzum oluştu seneler içinde. Hint filmlerini seviyorum, Hint dizilerini bir o kadar seviyorum. Bu film bana göre yavaş bir aksiyon filmi de olsa, konusuyla beni inandıran bir filmdi. Ve filmden çok sevdiğim bir deyim vardı; bir replikte "Gökyüzünde kaleler kurmayı bırak." diyordu bir karakter. Ben bu deyimi çok sevdim. "Gökyüzünden kaleler kurmayı sürdürelim." derim... =)


Mayıs 2017'de En Çok Dinlediğim Müzikler;

Mayıs 2017'de ders çalışmaktan az film izledim. Film izlemekten çok yaptığım eylem ise müzik dinlemekti yine... İki değil altı tane dinlediğim müzik çoğunlukta idi. Sırasıyla;

İnna-Gimme Gimme

Marian Hill -Down
Marian Hill - One Time

Something Just Like This
Scared To Be Only

Burcu Güneş - Darmaduman

Derseniz ki bunlardan en çok dinlediğin iki şarkı; Gimme Gimme ile Down şarkılarıdır benim için. Resmen bu yazın şarkısı olmaya adaylar benim için. :) Ama benden size Something Just Like This şarkısı gelsin. Zira Mayıs sonu Haziran başı olarak 1 haftadır en çok dinlediğim şarkıdır kendisi. Ama ben size şu sözlerin söylendiği yeri sevdiğim Scared To Be Only şarkısından alıntı yapacağım;


Is it just our bodies?
Are we both losing our minds?
Is the only reason you're holding me tonight
'Cause we're scared to be lonely?

Bunlar sadece bizim bedenlerimiz mi?
Aklımızı mı kaybediyoruz?
Bu gece beni bırakmamanın nedeni ,
Yalnızlıktan korkuyor olmamız mı?


Kafa karıştırıcı şarkı tavsiyelerimi de verdiğime göre bu yazımı da bitiriyorum. Okuduğunuz için teşekkürlerim ve de sevgilerimle... :)



7 Haziran 2017 Çarşamba

10'uncu Ders Dönemim De Bitti - 04.06.2017


Geçtiğimiz Pazar günü (04.06.2017) 10'uncu ders dönemimi de bitirdim Açıköğretim Lisans Sosyoloji bölümümde... 2012 senesinin Eylül ayında bu bölüme başlarken "Bu bölümü de tam zamanında bitiririm." diyordum, oysa hayat bana sürprizler hazırlamış bile... Bir ders dönemini daha bitirmek bu kadar mı rahatlatırdı? Öyle bir rahatladım ki Pazar günü öğleden sonraki dönemin son sınavlarından çıktıktan sonra... O günün notlarıdır bu yazı da işte, Bir Sınav Haftasonundan Daha Kalanlar yazısı. :)


Yeşilin İçindeydik...

Üstteki resimler, Pazar gününün öğleninden... Bu dönem sınav yerim, Uludağ Üniversitesi'nin İlahiyat Fakültesi'ndeydi. Bu dönemki her sınavımda oradaydım. 2 sene kadar önce yine orada sınava girmiştik babamla beraber, bu sefer annem de yanımızdaydı... Gelgelelim oranın yeşilliğini gerçekten seviyorum. Bu seferki gittiğimizde çevre düzenlemesi de tamamdı. Sabahki tek dersimin sınavına girdim-çıktım ve öğlen 14.00'daki 4 derslik sınav oturumum için beklemeye koyulduk ön tarafında; annem, babam ve ben... İlerleyen saatlerde babam gazete aldı, annem arabada babam yanıbaşımda gazete okumaya başladılar, bense ders notlarımı tekrar etmekle meşguldum... :) 


Güzel bir öğle vakti geçirdik yeşilin içinde. Şehrin içinde o kadar çok yeşili unuttuk ki artık, burasının da şehir içinde olmasına rağmen şaşırıyor insan. 2 sene kadar öncesine kadar bu fakültenin ön tarafından Bursa'yı seyretmeye kalkıştığımızda daha çok yeşil görmüştük babamla. Şimdi mi? Yeşil Bursa diye bir şey kalmadı diyebilirim size içtenlikle, her yer bina. 

İnanmaya devam edelim ki, çevre bu gidişe dur deyip kendini yenilesin; yollardan ve taşlardan ve de evlerin olmadık köşelerinden kendisini doğurmaya başlasın. Yoksa insanoğlunun doyacağı yok binaya, yola ve de tüketim kültürüne...Okulun bulunduğu yer ve baktığı yer, Bursa'nın Nilüfer semtinin mahallesi Fethiye... Bursa'nın güzel yerlerinden, benim en sevdiğim semt Nilüfer açıkçası; gerek sanata ve eğlenceye önem vermesi, gerekse de yapılanması açısından... 



Sınavlarımdan bahsedecek olursak;

Bu dönem girdiğim dersler, bu dönem adına kalan son 5 dersimdi. Şayet sonuçlar beklediğim gibi gelirse, bir daha ki seneye bu döneme dersim kalmamış olacak ve de okulum bitmiş olacak... Sadece ilk dönem 5 ders için sınavlara gireceğim. Bu senenin derslerine başlarken 14 ders kaldı demiştim en son, umarım bu dönem sonu sınavları açıklandığında da 5 ders kaldı diyebileceğim... :)

Pazar günü sabahı Endüstri Sosyolojisi dersimin sınavına girdim, 09.30'da; bu dönem bu dersi ikinci kez alışımdı. Bu sefer oldu galiba, ara sınavı gibi dönem sonu sınavı da güzel geçti ve umarım ara sınav sonucu gibi dönem sonu sınavının sonucu da güzel gelecek... Öğlene dek, okulun önünde oturduk; ben akülü sandalyemde, annem ile babamda arabaya aldığımız pufta dönüşümlü olarak oturduk. 

Derken; o yeşillikler arasında 4 dersin sınavına tek bir oturumda girecek olmanın stresi ile ders tekrarlarımı yaptım. Tekrarları da, sınava girdiğimde derslerin sorularını da yetiştirdim. Medya Sosyolojisi dersi hariç diğerleri (Din Ve Toplum, Suç Sosyolojisi, Türk Sosyologları) epey iyi de geçti. Şimdilik tek yapılacak şey beklemek... :) 

Umuyorum ki sonuçlar beklediğim gibi gelir. Malum; emin olmadığınız soruları boş da bıraksanız, sınav esnasında olan oluyor (4 Yanlış 1 Doğruyu götürüyor ya, sanki yanlış yapmak insanlara özgü bir şey değil de bir hata imiş gibi!). Sınav sistemimizi zerre sevmiyorum, ezberci eğitim olması ve harfi harfine aynı fikirleri sizden istemesini yok sayamıyor insan. Oysa öğrenmeyi öylesine çok seviyorum ki, keşke sınavlar bu kadar tek düze ve ezberci olmasa!


Sınav Sonrası Farkındalığım Oldu Bir De Yine;

Pazar günü sınavlara girmek için fakülteye gidene dek ara sıra da olsa hissettiğim şey, kendimi ders çalışırken ara sıra istemsiz soktuğum stresli hallerimdi. Bir bitse de rahatlasak halleri, ders çalışmalardan tamamen değilse de bu sınav stresinin gereği sıkı çalışma hallerinden bir an önce kurtulmaktı derdim içten içe... Sonra, sabah sınavıma girip çıktıktan sonra yine bir güne odaklanma, yapabileceğime ve yapmak istediğime inanış ve sınav esnasında yapabildiğimi gördükçe kendimi mutlu hissetme evreleri gerçekleşti sırasıyla...

Sınavım bitti; bir dönemin daha bittiği düşüncesiyle cevap anahtarımdaki ve de soru kitapçığımda işaretlediklerimi kontrol ettim, görevli öğretmenlere teslim ettim ve sınıftan çıktım. Size o rahatlamayı tam olarak kısaca şöyle anlatabilirim; henüz çalışamayan ben için, bu çok güzel bir doyumdu. Buna ihtiyacım varmış dedim resmen. "Geçmiş olsun" diyerek selamlayan sınıftaki ve koridordaki görevli öğretmenleri selamlayarak çıktım akülü sandalyemi kullanarak. 

Annem ve babam arabada idi ve onlara doğru okuldan çıkıp ilerlerken soracakları şu soruya vereceğim cevabımı düşündüm; "Sınavın Nasıl Geçti?" Çok şükür güzel geçmişti. Annemler beni görene dek tuttum da kendimi, biraz arabaya yaklaştığım esnada onlar da beni gördü ve gülümsememi salıverdim onlara. Onlar sormadan önce ben cevap vermiştim bu sefer. "Gülerek geliyor, iyi geçmiş demek ki." dediler birbirlerine gülümseyerek... 

Sonra arabaya binmeden önce anlattım onlara da üzerimdeki rahatlığı; "her şey bitmeye yakın bir nebze verdiğin emekle mutlu ederken hüzünlendiriyor da aynı zamanda" diye düşündüm kendi kendime... Arabaya bindik, tekrar sordular tekrar anlattım. Ağacın altında durduğumuz için öğlen, kafamdan çıkan minik bir örümceği biraz korksam da üfleyerek nasıl yolladığımı anlattım. Büyüyor muyum ne? Kalp krizi geçirmem gerekirdi oysa benim?! Sadece biraz ürküntü ve akşam eve dönene dek kaşınma yaşadım o gün epeyce. Eve gelince de lavaboya eğilip kafamı olabildiğince karıştırdım ve o hissiyatı da geçirebildim biraz...

Yavaş Yavaş Bitiyor Bu Da Yani İşte...

O gün yine klasik Avm gezimizi yapıp yazın Annemin kuzeni Suna ablamın düğününde giyinmek üzere düğünlük kıyafetlere baktıktan, ihtiyaçlarımızı alıp eve döndükten sonra da o doyum vardı üzerimde. Şimdi hala yorgunluğum olsa da, o doyum benimle. Düğün için ise kıyafetlerimizi hala almadık ama fikirlerimiz oluştu en azından... 

Değinmek istediklerim şunlar; bir ders dönemimin ve hatta bir okulumun daha bitiyor olmasına seviniyorum. Çünkü kendime ve hayatım adına güzel amaç edindiğim bir hayalime daha kavuşuyorum, lisede iken okumak istediğim ikinci bölüm dalımdan birini daha bitirmek üzereyim; Sosyoloji-Psikoloji idi o dal. Asıl doyumum bu işte... 

Ve artık bundan sonrası adına fikirlerim de netleşmeye başladı; artık bir işe girme zamanımın geldiğini düşünüyorum ve bundan sonra da eğitim hala hayatımın bir köşesinde olmaya devam etsin istiyorum. Ama bu sefer, ezberci sınav sisteminin hakim olduğu şekilde değil. Epeydir beklediğim; sınav sisteminden uzak, istediğim gibi öğrenme ve bu öğrendiklerimin hayata uygulaması kolay olan cinsten. Dil öğrenmelerim mesela, enstrüman çalmayı öğrenmeler ve bilimum kursların sırası geldi bence. 

 İşte yavaş yavaş amaçlarıma ve de hayallerime bir kez daha kavuşuyorum. Gün gelsin dediğim aşamaları tamamlamayı görebilmeyi de nasip etsin rabbim hepimize. 10. ders dönemimi de bitirdim, AÖF Sosyoloji bölümümde. Hayırlısı bitirmeye ve de yeni planlara olur inşallah önümüzdeki senelerde... 

Sevgilerimle. :) 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...